Mizah nedir? Neden güleriz? Mizah ve gülme insan için gerekli midir? Gülmenin insana faydası var mıdır? Bir şeyi komik yapan özellik nedir? Mizahın ahlaki sınırları var mıdır? Her şeyin şakası yapılabilir mi? Mizah toplumsal eleştiri için neden güçlü bir araçtır?
Son günlerdeki olaylar, mizah felsefesinin bu en temel sorularını yeniden konuşmamıza vesile oldu. Zaten çok tartışmalı bir alan olan mizah felsefesi, söz konusu bizim ülkemiz olunca iyice karmaşık bir hal alıyor. Tartışmanın ayrıntılarına girmeden önce belki en temel olarak konuya “mizah nedir?”, “insan neye güler?” sorularıyla başlamakta yarar var.
Üzerinde uzlaşılmış, net bir tanım olmamakla birlikte mizahı; insanlarda gülme, gülümseme veya eğlenme duygusu uyandıran; çoğunlukla yaşamın çelişkilerini, uyumsuzluklarını, abartılarını ya da beklenmedik yönlerini ortaya koyan bir anlatım ve düşünme biçimidir, şeklinde tanımlayabiliriz sanırım.
Mizahın en temel faydasının insanı gülümsetmek ve topluma mutluluk katmak olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında insanların birbirleriyle sosyal bağ kurmasına, bu anlamda birbirlerine yaklaşmalarına yardımcı olduğunu da biliyoruz. Ortak bir şakaya gülmek, "aynı gruptanız" mesajı veriyor. Ya da politik bir hicve gülmek, baskı altında olduğunu hisseden insanların yalnız olmadığı duygusunu yaşamalarına ve dayanma/direnme güçlerinin artmasına yol açıyor.
Diğer taraftan gülmek, biriken gerilim ve stresi boşaltmanın da bir yolu oluyor. Bu yüzden zor veya tabu konular hakkında yapılan espriler, insanlar üzerinde daha etkili oluyor. Örneğin Cem Yılmaz’ın ölüm, cinsellik vb. konularda ya da Levent Kırca’nın politik konularda yaptığı esprilerin yıllarca insanlar tarafından tekrar tekrar beğeniyle izlendiğini görüyoruz.
Özet olarak mizahın genellikle “beklenen ile gerçekleşen arasındaki farktan” doğduğunu söyleyebiliriz. Yani zihnimiz bir şeyin belirli şekilde olmasını beklerken aniden başka bir şeyle karşılaşırsa bu durum, sürpriz bir gerilim yaratıyor ve bu gerilim -ortam da uygunsa- gülmeye dönüşebiliyor. Dolayısıyla mizahın, zihnin kurduğu düzenin güvenli bir şekilde bozulmasından doğduğu ifade edilebilir.
Bu kurulu zihne daha geniş açıdan bakarsak, aslında mizah çoğu zaman insanların dünyadaki çelişkileri, zorlukları ve saçmalıkları da fark etmesini sağlıyor. Yazar Mark Twain, bu durumu şöyle açıklıyor: Mizahın kaynağı neşe değil, çoğu zaman acı ve çelişkidir. Bu nedenle en güçlü mizah türleri bazen en ciddi konulardan çıkar.
Dolayısıyla genel olarak baktığımızda gülme ya da onu sağlayan bir araç olarak mizah, aslında kendi içinde bir risk ya da gerilim alanı taşıyor. Bir kişi ya da toplum açısından önemli olan ve bir anlamda onun niteliğini belirleyen de bu alanın yönetiminin ne şekilde yapılacağına ilişkin yaklaşım farkı oluyor.
Mizah ile ilgili tartışmaların temeli
Mizaha ya da güldürü sanatçısına yapılan eleştirilerle ilgili en temelde iki anlayıştan bahsedebiliriz. Birincisi, konuya yönelik felsefi yaklaşımdır. Bu yaklaşımda mizah hayata etkileri üzerinden tartışılarak özgürlük ve değerlerin korunması ekseninde toplumsal yaşam için en sağlıklı çözümün bulunması hedeflenir. Buna göre neler mizah konusu yapılabilir, nelerin yapılmaması gerekir, yapılan mizahın toplumsal yaşama olumlu ve olumsuz etkileri, mizaha konu olan kitlenin niteliği vs. gibi konular özgür bir şekilde tartışılır. Bu anlamda mizahın insan ve toplum yaşamına olumlu etkileri kadar varsa olumsuz etkileri de masaya yatırılır ve bunun üzerinden “Mizaha bir sınır çizilmeli mi?” sorusuna yanıt aranır. Bu önemli, gerekli ve konuya katkı sağlayan bir yaklaşımdır. Burada tartışmaya katılanların hiçbirisinin aklına yapılan mizahla ilgili -mizah sert bile olsa- yapanı cezalandırmak, şiddet göstermek, hapse atmak vs. gelmez. Çünkü tartışma hala canlıdır ve neyin suç neyin özgürlük, neyin iyi neyin kötü olduğu felsefi olarak belirlenmiş değildir. Prof. Mustafa Öztürk’ün konuyla ilgili videosu, bu yaklaşıma örnek olarak verilebilir. Söz konusu görüşlere katılmasak bile cezalandırma amacı gütmeyen ve konuyu entelektüel bir seviyede tartışan bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
Diğer taraftan mizaha ya da gülmece sanatçısına yönelik siyasi eleştirilerin amacı, bu tartışmaya düşünsel ve felsefi düzeyde bir katkıda bulunmak değildir. Burada önemli olan bir nedenle beğenmediği mizahı ya da mizahçıyı cezalandırmak ve aslında onun kişiliğinde herkesin özgürlük alanını daraltmaktır. Beğenmediği her söz veya espri ya da hoşuna gitmeyen her düşünce için sahibinin içeri atılmasını isteyen ve buna yönelik ilgili yerlere baskı yapmaya çalışan birisinin, insanlığın entelektüel hazinesine bir katkıda bulunma amacının olmadığı ortadadır. Aksine yaptıkları, bu hazineye zarar vermekte ve içinin boşalmasına neden olmaktadır. Örneğin Deniz Göktaş’ın tutuklanmasına varan sürecin medyadaki aktörlerinin felsefi ve entelektüel bir tartışma yoluyla insanlığın birikimlerine katkı yapmaya çalıştıklarını söyleyemeyiz. Daha çok bir kişinin hedef gösterilmesi ve cezalandırılması üzerinden toplumun geri kalanına mesaj verip herkesin sadece belli düşüncelerde (“makbul görüşler”) olmalarını ve sadece bunları ifade etmelerini sağlamak olduğu ileri sürülebilir.
Dolayısıyla akıl, vicdan, özgürlük, düşünce ve ifade hürriyeti, hak, hukuk, toplumsal gelişme, adalet vb. gibi dertleri olan insanlar için belki turnusol kâğıdı işlevi görecek olan soru şudur: Benim beğenmediğim bu mizahı ya da hoşuma gitmeyen bu sözü söyleyen kişiye bir ceza öngörülüyor mu? Eğer öyleyse -düşünce ve ifade özgürlüğü açısından- bu davranışa karşı çıkmak ve mizahından rahatsız olsak bile ilgili kişinin yanında yer almak gerekir. Çünkü burada artık söylenen sözün içeriğinden bağımsız olarak düşünce ve ifade özgürlüğünün kendisi tehlike altındadır. Böyle bir durumda da herkesin belki de ilk görevi, düşünce ve ifade özgürlüğünün sağlanması olmalıdır. Bu özgürlükler bütünüyle sağlandıktan sonra artık söz konusu mizah konusu ya da güldürü sanatçının kendisi, entelektüel bir tartışma çerçevesinde en sert şekilde eleştirilebilir.
Her şeyin mizahı yapılır mı?
Mizah felsefesinin en temel tartışma konularından birisi olan bu soruyla ilgili de temel olarak iki görüşten bahsedebiliriz.
Birinci görüşte daha çok özgürlüklerin korunduğu ve her şeyin düşünülebildiği, tartışılabildiği bir anlayış egemendir. Buna göre hiçbir fikir, kurum veya değer, eleştiriden ve mizahtan muaf olmamalıdır. Din, komünizm, liberalizm, milliyetçilik, ateizm, kutsallar vd. bütün görüşler her zaman eleştirilebilir ve mizahı da yapılabilir olmalıdır. Aynı şekilde mizah tarih boyunca "iktidara karşı zayıfın silahı" olarak görülmüştür. Krallar, din adamları, siyasetçiler, zenginler, vd. mizah yoluyla eleştirilebilmeli, denetlenebilmelidir. Yine bir toplumda insanlar bir konuda şaka yapamıyorsa, o toplumda zamanla korku egemen olmaya başlar ve özgürlükler kullanılamaz hale gelir.
Bunun karşısında yer alan ikinci görüşte ise daha çok değerleri ve toplumsal barışı koruma iddiasında olan bir anlayıştan bahsedebiliriz. Bu görüşe göre bazı değerler (insanlık onuru, ölülerin hatırası, dinî semboller, ulusal simgeler, liderler vb. gibi) özel bir saygıyı ve korunmayı hak eder ve mizahın da bu açıdan sınırları olmalıdır. Bu görüşün temel argümanı, mizahın yalnızca fikirlere değil, o fikirle yaşayan binlerce/milyonlarca insana da zarar verebileceği, incitebileceği, hakaret olarak algılanabileceğidir. Mizah yapılırken din, etnik kimlik, şehitlik, bayrak vb. gibi hassas kabul edilen değerlere yönelik yapılabilecek hakaretlerin çatışma, linç, nefret, şiddet üretebileceği düşünülür. Aynı şekilde insanların daha duygusal olarak bağlandıkları ölüler, engelliler, çocuklar gibi savunmasız gruplarla ilgili mizahın daha dikkatli olması gerektiği ileri sürülebilir. Yine bu anlayış, özellikle mizahın iftira, tehdit, şiddete çağrı, kişilik haklarının ihlali, nefret vb. şekilde anlaşılacağı yerlerde sınırlanması gerektiğini savunur.
Bu çerçevede her iki yaklaşımı birlikte düşündüğümüzde mizah ile ilgili şu soruları sormak ve değerlendirmeleri bunlar üzerinden yapmak anlamlı görünüyor:
· Mizahın hedefi kimdir veya nedir?
· Mizahın amacı düşünmeye sevk etmek mi yoksa aşağılamak mıdır?
· Mizah güçlü olana mı yöneliyor yoksa zayıf/kırılgan/dezavantajlı bir grubu mu hedef alıyor?
· Mizah yapıldığı toplumsal kesimde nasıl bir etki yaratıyor?
Deniz Göktaş örneğinde olduğu gibi özellikle güçlü bir otoriteye, devlete, iktidara, çoğunluğa vb. yönelik sözlerin ve yapılan mizahın gerçekten onları ne ölçüde kırdığı ya da zarar verdiği konusunun çok daha adaletli ve vicdanlı bir şekilde değerlendirilmesi gerekir. Örneğin Göktaş’ın gösterisinin tamamı izlendiğinde özellikle hedef olarak alınan bir bireyin veya toplumsal bir kesimin bulunmadığı, buna karşın hemen her konu ve kişiyle ilgili mizah yaptığı rahatlıkla görülebilir. Aynı şekilde mizahını yaptığı onlarca, yüzlerce belki binlerce kişiye yönelik herhangi bir aşağılama niyetinin olmadığı da hem kendisi hem de izleyen hemen herkes tarafından ifade ediliyor. Diğer taraftan mizah yaptığı kesimler genellikle son derece güçlü (iktidar, ünlü gazeteciler, bilinen akademisyenler vb.) ya da toplumun çoğunluğunu oluşturan kesimler (örneğin Türkiye’de Müslümanlar, gibi). Dolayısıyla tek bir insan olarak Deniz Göktaş’ın yalnızca sahnede söyledikleriyle ne iktidara ne devlete ne de milyonlarca/milyarlarca Müslümana herhangi bir zarar veremeyeceği de açık bir şekilde görülüyor. Bu anlamda ilgili kişilere/kesimlere yönelik somut bir etki ya da zarardan söz edemiyoruz. Bu felsefi temelde yaklaşırsak D. Göktaş’ın sözlerinin her durumda ifade, düşünce ve mizah sınırları içerisinde kalmasının ve hiçbir şekilde bir cezalandırmaya konu olmamasının gerekliliği rahatlıkla savunulabilir.
Nelerin mizahı yapılabilir?
Eğer gülmek insanı mutlu eden ve bu anlamda iyi bir şey, mizah da bu işe yaradığı için faydalı bir faaliyet ise o zaman mizahın hayatımızın doğal bir parçası olduğunu iddia edebiliriz. Nitekim dünyada gülmeyen, mizah yapmayan bir toplum yoktur. İnsanlar, en zorlu koşullarda, en umutsuz durumlarda bile mizah yapmaktan, gülmekten vazgeçmemişlerdir. Dolayısıyla mizah hayatımızın bu kadar içinde olduğuna göre sanırım “Nelerin mizahı yapılabilir?” sorusu anlamlı bir soru olur.
En genelde sanatta, edebiyatta, müzikte, bilimde yaratıcılık için söz konusu alanda özgürlüğün olması, bir ürün ortaya koyacak kişilerin bu çalışmaları sırasında kendilerini özgür hissetmeleri gerektiği, aksi bir durumun yaratım sürecini olumsuz etkileyeceği kabul edilir. Gerçekten de -çok karikatürize ederek söylersek- örneğin bazı renkleri kullanma hakkı olmayan bir ressamın üretimi ile istediği her rengi ve şekli kullanma özgürlüğüne sahip bir kişinin üretimi arasında doğaldır ki -potansiyel olarak- çok fark vardır. Bu anlamda nelerin mizahının yapılabileceği ya da yapılamayacağı konusu da mizah üretimi yapan kişinin ne ölçüde özgür olup olmayacağını doğrudan belirler. Yani, “Belli konularla ilgili mizah yapılamaz!” dendiğinde daha baştan mizahçının üretim alanını kısıtlamış oluyoruz.
Denebilir ki; ”Kısıtlansın, mizah da yapılmayıversin.” Tabii bu da bir görüş. Ama nasıl bilimin, sanatın, edebiyatın, müziğin üzerinde baskı olduğunda ortaya çıkan ürünler de bundan olumsuz bir şekilde etkileniyorsa, mizah da olumsuz etkileneceği için daha az gülen insanlar yani daha mutsuz bir toplum olacak. Bu da sağlıklı bir toplumun çok da isteyeceği bir şey değildir herhalde.
Kutsallar ile ilgili mizah yapılabilir mi?
Mizah konusunun belki de en kritik kavramı kutsallardır, denebilir. Bu nedenle öncelikle kutsal kavramından ne anlıyoruz, belki biraz ona bakmak gerekir.
Yine üzerinde uzlaşılmış bir tanım olmamakla birlikte “kutsal”, bir toplumun veya inanç sisteminin, diğer şeylerden farklı gördüğü; korunması, saygı gösterilmesi veya ihlal edilmemesi gerektiğine inandığı değerler bütünüdür, diyebiliriz. Dinler, peygamberler, bayrak, kurucu figürler, aile, anne-baba, şehitlik, gazilik gibi kavramlar, insanlık onuru, çocukların korunması gibi evrensel etik değerler, sıklıkla kutsal olarak görülen kavramlardır.
Kutsallarla ilgili mizah yapılabilir ya da yapılamaz gibi bir sonuca varmadan önce aslında belki şu soruyu sormak gerekir: Kutsal sayılan bu kavramlarla ilgili yapılan mizahın bu kavramlara ya da ilgili kişilere/topluma ne zararı var? Yani temel olarak mizah, bu kavramlara (ya da bunlar üzerinden ilgili kişilere ve toplumsal kesimlere) bir zarar veriyor mu? Veriyorsa nasıl bir zarar söz konusu?
Yapılan mizahın bu kişi ya da kesimlere gerçekten, somut, gözle görülen bir zararı varsa doğaldır ki artık bunu mizah olarak nitelendirmek mümkün değildir. O zaman zaten sosyal, ahlaki, hukuksal olarak bir insana/topluma zarar vermenin sonucunda nasıl bir cezalandırma süreci varsa burada da o süreç işleyecektir.
Ancak eğer yapılan mizahın gerçek anlamda bir kişiye ya da topluma zarar verme durumundan bahsedemiyorsak, yani ortada somut bir zarar/etki yoksa o zaman konunun düşünce ve ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kaldığını kabul etmek durumundayız.
Sonuç
Aslında mizah konusunda tartışmanın esası, insanlar/toplumlar tarafından kutsal kabul edilen varlıklar, değerler ve nesneler üzerinde düğümleniyor. Ancak öte yandan görülüyor ki kişisel ya da toplumsal düzeyde kutsalların listesi, sabit bir liste değildir. Bir toplumda din dokunulmaz olabilir; başka bir toplumda devlet, başkasında ulusal lider, hatta bazen piyasa, bilim veya belirli ideolojiler bile eleştirilmesi zor alanlar hâline gelebilir. Kutsal, toplumun belirli bir dönem ve bağlamda eleştirilmesini ahlaken veya hukuken sınırlandırdığı değerler bütünüdür. Dolayısıyla kutsallığın yalnızca dinî değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal bir olgu olduğunu da vurgulamamız gerekir. Dolayısıyla kutsal kavramının kendisi de kutsal bir şey değildir aslında. Yere, zamana, topluma, koşullara göre değişkenlik gösterir.
Dolayısıyla kişinin konuyu sadece kutsallaştırılmış bir “kutsal” kavramına getirip bunun üzerinden hayatı düzenlemeye çalışması, son derece öznel bir yaklaşımdır. “Bu benim kutsalımdır ve hiç kimse, hiçbir zaman buna dokunamaz.” tarzı bir anlayış, toplumsal hayatta, barış ve mutluluk içerisinde bir arada yaşamayı zorlaştırır. İnsanların, toplumların arasına kalın duvarlar örülmesine, giderek birbirlerinden uzaklaşmalarına, izole olmalarına neden olur. Toplumsal yaşamın en temel dinamiklerinden birisi esneklik ve hoşgörüdür. Söylenen her sözde, yapılan her mizahta yaralanmaya hazır bir kutsalımızı bulmaya çalışırsak hayatta ne bilim kalır, ne sanat, ne mizah, ne gülme, ne mutluluk. Başkasının özgürlük alanını daraltmak, bunu sağlayana geçici bir süre bir başarı hissi verebilir. Ama daralan her özgürlük alanı, azalan her bilimsel/sanatsal üretim, yok olan her mizah, aslında -başta kutsal sahibi kişiler olmak üzere- toplumdaki herkesin mutluluğunu azaltır, yaşamı çekilmez kılar. Kutsalların da zamana ve yer göre değişken olduğunu ve nihayetinde insanlar için var olduğunu unutmamak gerekir.

