"The Platform" (El Hoyo) filmi, dikey bir hapishane metaforu üzerinden tüketim toplumunu, kapitalist sistemi ve insan doğasını sert bir şekilde eleştirir. Film, kaynakların yetersizliğini değil, adaletli dağıtılmadığını ve üsttekilerin alttakileri umursamadığı bir tüketim çılgınlığını yansıtır.
Bu açıdan da film eski olsa da; güncelliğini koruduğu, insan doğasını anlamak ve tüketim çılgınlığını aforizmalarla gözler önüne sermek adına üzerine yazılmayı da hak ettiğini düşünüyorum.
Pedro Rivaro ve David Desola'nın yazdığı, Galder Gaztelu-Urritia'nın yönettiği The Platform, Toronto Film Festivali'nde beğeni toplayıp pandemi döneminde altın çağını yaşayan Netflix'te yayınlanmaya başladığı an global üne kavuştu. Kapitalizmin acımasızlığını gün yüzüne çıkaran film, her sahnesinde izleyiciyi mesaj yağmuruna tutuyor. İmgeler veya açık mesajlar yerine diyaloglar üzerine kurulu eserin bu durumu pek de tesadüfi değil. Zira Desola, tiyatro eseri olarak kaleme aldığı eserini Rivaro ile beyaz perdeye taşıyor.
Film, gösterişli bir mutfakta onlarca çalışanın hummalı çalışmasını tasvir ederek başlıyor. Mutfağın sorumlusu olan şef, film boyunca sağa sola emirler yağdırıp terör estirmekle meşgul. Kendisi adeta kapitalist dünya düzeninin otorite figürü olarak salınıyor. Ardından Ana karakterlerden Goreng ve Trimagasi ile karşılaşıyoruz. Goreng "delik" dedikleri bu tesise diploma almak için gelirken, Trimagasi ise işlediği bir cinayetten dolayı buradadır. Film boyunca inişli çıkışlı ilişkileri olan ana karakterlerimiz, temelde günümüz insanını temsil ediyor. Goreng, kitap okuyan, devrime ve eşitliğe inanan biriyken; Trimagasi hiçbir davranışının sorumluluğunu almayan, bencil ve alaycı biridir.
48.katta başlayan macerada Trimagasi, delik sakinlerini üç gruba ayırarak söze giriyor: "Yukarıdakiler, aşağıdakiler, düşenler." Dini ve siyasi göndermelerle dolu filmin ilk mesajını almış oluyoruz bu sayede: Toplumsal sınıf farkları. Oscar ödüllü Parazit gibi nahif yoldan değil, çoğu zaman rahatsızlık verici bir tonda iletiliyor bu mesaj. Bir aylık 48.kat maceralarının ardından kahramanlarımız gözlerini 171.katta açıyorlar ve ihtiyar dostumuz hayatta kalabilmek için yeni oda arkadaşını yeme kararı alıyor. Bu mücadele ise Asyalı gizemli kadın Miharu'nun desteğiyle Goreng lehine sonuçlanıyor ve sistemin parçası haline gelmesini sağlayan ilk adımı atmış oluyor. Artık o da yaşamak için öldürenlerden... Goreng ve Trimagasi film boyunca diyalog halinde çünkü modern bireyin yansıması gibiler. Trimagasi insanın bencil ve saldırgan yanını temsil ederken, Goreng hümanist bir soluk adeta...
33. kata geldiğimizde Goreng'in de kabul mülakatını yapan "delik" yetkilisi Imoguiri ve köpeği II.Ramses ile tanışıyoruz. Deliğe "Dikey Ön Denetim Merkezi" diyen yetkililerden biri olan Imoguiri, insanların yemeği paylaşmasına inanan romantik bir birey gibidir. Alt kattakileri ikna etmeye çalışmaktan yorulmaz. Medeniyetin ve empatinin sembolü gibidir ancak bizi bekleyen kötü sürpriz şudur ki kanserin son evresindedir. Tıpkı yaşadığımız çağda empati ve medeniyetin yok olmaya başlaması gibi... Goreng'te değişim fikrini uyandıran odur. Bu konuda mücadele ettiği kişi de odur. Yine bir iç çatışma kokusu alıyoruz değil mi? Çatışma Goreng'in "Değişim, spontane değildir hanımefendi." çıkışı devrimin ayak sesleri gibi dalgalanmaya başlayarak son buluyor adeta.
202.kat... Kahramanımız Goreng'e "Mesih" diye hitap edildiğine şahit oluyoruz. Filmdeki tek açık mesaj burada veriliyor belki de. Goreng tüm delik sakinlerinin kurtarıcısı mı olacak? Imoguiri köpeği Ramses'i Miharu öldürünce kendi canına kıydığı için Goreng hücresinde artık tek başınadır. İncilden alıntılar duyarız. Hatta Goreng içindeki insanı yitirmemek adına, hayatta kalmak için yanında getirdiği kitabının sayfalarını yer. Bu kitap "Don Quijote"dir. Goreng ve Don Quijote'nin hikayesi nasıl da benzer bir çizgide ilerliyor fark etmeye başlarsınız. İkisi de amaçsız ve çılgınca bir mücadeleye baş koymuş gibidirler.
6.kata yükselen Goreng, yeni arkadaşı Baharat ile tanışır. Bu kat toplumun insanlara biçtiği etiketlerin sembolü olarak karşımıza çıkıyor. Baharat, yukarı çıkmaya çalışan bir delik sakinidir. Goreng onu gerçekleştireceği devrime yardım etmesi yönünde ikna eder ve yolculukları başlar. Kaç kat ineceklerini bilmeden, vahşice yemekleri korumaya çalışırlarken Bilge Adam ile karşılaşırlar. Bilge Adam tekerlekli sandalyededir ve Baharat ile konuşmalarından anladığımız kadarıyla onu önceden tanımaktadır. Saygın ve sakin duruşuyla adaleti temsil eder ve yürüyememesi de bu tezi kanıtlar niteliktedir. Bilge Adam'ın tavsiyesiyle panna cotayı sembol olarak belirleyen ikili, aşağı kata inip bu sembolü çalışanları vermeyi planlamaktadır. Bu uğurda çok kan dökerler. Kaç kat daha ineceklerini bilmeden kan revan içinde son kat olan 333'e ulaşırlar.
En alt kat olan 333'te varlığından şüphe ettikleri küçük çocukla karşılaşırlar. Sanılanın aksine bir kız çocuğudur karşılaştıkları. Sembol olarak korudukları panna cotayı aç kalmaması için küçük kıza verirler. Ölümcül yaralarından kurtulamayan Baharat, değişim uğruna feda edilen hayatlardan biri olur. Goreng, küçük kızı sembol olarak 0.kata yani yetkililere göndermeye karar verir. Çünkü bu küçük kız, umudun temsilcisidir. Film boyunca oğlunu aradığını düşündüğümüz Miharu'nun hayatına mal olan mücadeleyi oğlunu aramak için değil, kızını yaşatmak için verdiğini anlamış oluruz. Bu mücadeleyi sürdüren Goreng'in desteğiyle küçük kız, yani yaşam ve umudun 0.kata yükselmeye başlar. O sırada kahramanımız Goreng, eski dostu Trimagasi ile sonsuzluğa yol alır.
Günümüz toplum yapısını ve değerlerini yerden yere vuran The Platform, her izlediğinizde yeni mesajlar bulabileceğiniz bir yapıt. Dini ve siyasi mesajlar arasında başınız döner hale geldiğinizde bile heyecanınızı yitirmeden izleyebilirsiniz. Çok basit bir örnekle, delik 333 kattan oluşuyor ve her katta 2 kişi yaşıyor. Kutsal kitaplarda 666 sayısının şeytanı simgelediğini duymayanınız yoktur. Ancak bir yandan da kahramanımız mesih olarak anılıyor ve bir kurtarıcı gibi davranıyor. Ezilen çoğunluk için mücadeleye girerken fani bir insan gibi de sisteme yavaş yavaş ayak uyduruyor. Bununla birlikte Hristiyanlık inancında yer alan Yedi Ölümcül Günah'ın(gurur, açgözlülük, şehvet, kıskançlık, oburluk, öfke, tembellik) her biri filmde yer buluyor. Bu durum zaman zaman bir karakterin, zaman zaman da bir nesnenin üzerinden sembolize ediliyor.
Umarım keyifle okuyup filmi yeniden izleme isteği duymuşsunuzdur. İlginiz daim olsun.

