Bilim tarihi üzerine çalışan Evgeny Morosov yazısına “kapitalizmin sonunu hayal etme yasağı nihayet sona erdi” diyerek başlıyor (1). Bu kinayeli sözün kime referans verdiği belli.
Bilmeyenler için söyleyelim: Asıl provokasyonu 90’larda Fredric Jameson yapmış, “bugün bizim için dünyanın ve doğanın tamamen bozulmasını hayal etmek, geç kapitalizmin çöküşünü hayal etmekten daha kolay gibi görünüyor.” demişti (2).
Jameson gibi muzip bir filozofun bu kinayeli denebilecek bu sözü bir çok defa farklı şekillerde yorumlandı.
Kimileri için kapitalizmin kalıcı bir şey olduğu, dünyanın sonuna kadar süreceği şeklinde. Kimileri için de dünyanın felakete doğru gidişini görüyor veya biliyor gibi oluşumuzun paradoksal bir şekilde bu koşulları yaratan asıl nedeni, yani kapitalizmin işleyişini perdeliyor olabileceği şeklinde.
Bu sözün ortaya koyduğu paradoksu bu şekilde yorumlayarak eleştirel bir alet, bir sorgulama aracı haline getiren Mark Fisher de günümüzün en tehlikeli ve en sinsi sorununun “kapitalist gerçekçilik” olduğuna işaret etmişti.
Eğer yanlış almadıysam dünyanın gidişini gösteriyor gibi yapanların bunu yani, gösterdiklerini kendilerini -veya ne yaptıklarını- göstermemek için kullandıkları ihtimaline dikkati çekmişti. Gerçeklikle dolaysızlığın, mesafesizliğin nasıl çelişkileri gizlediğini göstererek. (3).
Morosov yazısında Jameson’un yaptığı bu kinayeli karşılaştırmayı tersine çevirerek müjdeyi veriyor: “Önce iyi bir haber” diyor. Yasak sona erdi. Artık dünyanın sonunu hayal etmek, bildiğimiz haliyle kapitalizmin devamlılığını hayal etmekten daha zor (4).”
Ancak kapitalizmin sonu gene de daha kötü bir geleceğin başlangıcı da olabilir. Eğer onun çöküşünü görüyorsak, bu dünyanınkiyle birlikte olabilir. Zaten kimileri herşeyi yakacak-yıkacak büyük bir fırtınanın içine girdiğimizi söyleyip duruyorlar.
Dolayısıyla bu ironik tersine çevirme, yani Morosov’un “kapitalizmin sonunu hayal etme yasaklarının sona erdiğini ilan etmesi” kimileri için daha da kötümser bir hal kazanabilir: Kapitalizmin sonunu, çöküşünü görsek bile artık çok geç. Yapacak bir şey kalmadı!
Bu apokaliptik söylemlerin her birinde tekrarlanan şey ise aynı: “Artık çok geç, geri dönmek imkansız!”
Hatta belki de şöyle: “Evet, fırtınanın içine girdik, bakalım kimler gemiye binebilecek? İnsanlık ya da insanlık dışında kalanlar, artık herkes tehdit altında!”
O zaman şunu sormadan durmak da mümkün değil: Bu durumda kapitalizmin küresel bir felaket yaratma riski ile dünyaya büyükçe bir meteor çarpması ya da yanardağların aniden faaliyete geçmesi ihtimali arasında bir fark kalıyor mu?
Bu durumda her ikisi de bilinmeyen güçlerin eseri olabilir. Mücadele etmenin de bir manası yok! Dünyaya büyükçe bir meteor çarpması ihtimali ile ortaya çıkan küresel ısıtmanın bir felaket yaratma riski arasında bir fark kalmıyor. Tıpkı büyük bir depremde binaların yıkılması ve bir felaket yaşanmasını tanrıya bağlamak gibi. Yeni bir düzen eğer olacaksa, ancak bu felaketten sonra kurulacak.
Varsayım şu: Kimse ölüm travmasıyla bütün hayatını geçirmek istemez, bu yüzden bilmezden ve görmezden gelmeyi tercih eder. Ne de olsa hiç bir canlı, ister deprem, ister yangın, ister sel baskını diyelim, ne olursa olsun bilerek ölmek istemez.
Bu durumda felaketleri, krizleri gösteren şeyin bizzat kendisi, bilme şekli onların nedenini örtme, kapitalizmi güçlendirme pratiği olarak karışımızda beliriyor. Bu yüzden Fisher’e göre felaketlerin nedenleri gizleyen kapitalist gerçekçilik çok daha sinsi ve tehlikeli.
Örneğin Türkiye’de şehirler büyük felaketlere karşı kırılganlaştırılmış, doğal ve tarihi ne varsa tahrip edilmiş, neredeyse her yer birer enkaza, çöplüğe dönmüş vaziyette.
Bruno Latour’un söylediği gibi zaten öyle bir modernlik hiç olmadı (5). Yalnızca kamu gücünü ele geçirenlerin, sermayenin şiddetine maruz kalındı. Kapitalizmin tarihi bu kontrol altına alındığı zannedilenlerin başka yollarla geri döndüğü bir tarih. Şehirleri, ülkeleri, toplulukları tasarlama idealleri mesela. yalnızca yıkımlar yarattı. Kötü şehirciliğin örnekleri her yerde.
Başlangıçta mevcut şeyler, şehirler üzerine konuşurken üst-diller, kurgular ve gösterilen sorunlar yararlı oldu. Ama kurgular temsil ettiklerinin yerine geçmeye başlayınca şehirleri enkaza dönüştürdü.
Eğer gene Jameson’ın baştaki sözüne referans verirsek, işte tam da bu nedenle kıyameti hayal etmek, bunun nedenlerini görmekten daha kolay. Ancak bu ironik söz aynı zamanda kışkırtıcı bir politik argümana dönüşebiliyor, bilgiyi işleyenleri edinmiş oldukları kimlikleriyle, sermayeleriyle yüzleşmeye, kapitalist gerçekçiliğin karanlıkta bıraktığını açığa çıkarma sorumluluğuyla karşı karşıya bırakıyor.
Mesela fay hatlarının yerleri, depremlerin zamansallıkları gibi bildiklerimiz tamam da bilmediklerimiz nasıl belirleyici oluyor? Bildiklerimiz kötü şehircilik uygulamalarının arkasındakileri sorgulamaya ve dönüştürmeye neden yetmiyor?
Tam da burada küçük bir hatırlatma: 99 felaketinden sonra soğuklar bastırdığında depremzedeler planlı ve projeli yapılmış ayakta kalan evlere değil, ahşap çatkılı, hımış dolgulu “geleneksel” denilen yöntemlerle yapılmış eski evlere sığınmışlardı.
Demek ki bilinmeyen nedenlerin bile bilinen tarafları var!
O zaman biz de Morosov gibi yapalım. Madem yasaklar sona erdi, o zaman ağzımızdan baklayı çıkaralım. Gösterilene değil, gösterene bakalım.
Jameson’un sözünün düşündürdüğü gibi krizleri, kötülükleri görüp infial içinde olmanın onları dönüştürmeye yetmediğini, hatta iktidarların krizler karşısında en çaresiz kaldıkları durumlarda dahi sanki isterlerse sorunları çözebilirlermiş gibi göstererek onlara nasıl yeniden can suyu verdiğini, gösterilenlerin nasıl birer fikri mülksüzleştirme araçlarına dönüştürüldüklerini, çelişkileri görünmez, çözümleri nasıl erişilmez kıldıklarını gösterelim.
Örneğin kentsel dönüşüm projelerinde olduğu gibi oligarşinin afetlerden, krizlerden beslendiğini söyleyelim. Gerçeği gösterirmiş gibi yaparken kendisini gizleyen, kendi topluluk yararı kavramını iktidarların arkasına saklayan oligarşik ilişkileri deşifre edelim. Bilgiyi potansiyelsizleştirerek şehirleri yutulacak kolay bir lokmaya çeviren oligarşiye teslim olmayalım.
Hep diyorlar ya: “Biz bilim adına bu koltuğa oturuyoruz.” Şehirlerin planlanmasını, müştereklerin nasıl kullanılacaklarına dair kararları bilim adına tekeline alan, kapalı bir kutu içine hapseden, büyük altyapı projelerini yüklenicilerle birlikte karanlıkta geliştiren, iktidar ve piyasa güçlerinin arkasına saklanan, kamu imtiyazlarıyla kendilerini donatan, kariyer imkanları elde eden ruhban sınıfının kutsallarını ellerinden alıp bilimi tekrar özgürlüğüne kavuşturmayı, yaratıcılığını geliştirmeyi bir deneyelim.
Oligarşik ilişkiler aracılığıyla devingen, hatta akıcı bir şekilde gerçekleşmekte olan mülksüzleştirme dinamikleriyle sürekli yüz yüze olanlar olarak en başta fikri mülksüzleştirmeyi, işaretsizleştirmeyi sorun etmekle işe başlayalım.
1. https://terrabayt.com/dosya/teknofeodalizm/tekno-feodal-aklin-elestirisi/
2. https://www.google.com/url?esrc=s&q=&rct=j&sa=U&url=https://vesaire.press/dunyanin-sonunu-hayal-etmek-kapitalizm-sonunu-hayal-etmekten-kolaydir
3.https://www.google.com/url?esrc=s&q=&rct=j&sa=U&url=http://images.ykykultur.com.tr/upload/document/146e55fb-7cac-40ee-9748-
4. https://terrabayt.com/dosya/teknofeodalizm/tekno-feodal-aklin-elestirisi/
5.https://www.google.com/url?esrc=s&q=&rct=j&sa=U&url=https://www.academia.edu/122296438/Notlar_Bruno_Latour_Biz_Hic_Modern_Olmadık

