Uygarlıklarımızın nasıl geliştiği sorunu bugün hâlâ sosyal bilimcilerin üzerinde anlaşmakta zorlandığı pek çok dinamiği barındırır. Kimisi yapıların, kimisi kurumların, kimisi sosyolojik veya antropolojik faktörlerin, kimisi Hegelyen geist faktörünün altını çizer. Bunlardan hangisinin doğru olduğu üzerinde karar vermek ise güçtür.

Uygarlıkların gelişiminin ya da çöküşünün temelinde spiritüel veya fikri dinamiklerin olduğu düşüncesi bana uzak bir düşünce. Ama yine de fikirlerin tarihsel olarak önemsiz olduğunu düşünmek de eksik bir tarih değerlendirmesi gibi görünüyor.

Biz fikirleri nasıl üretiyoruz? Bazı nörobilimciler “default network” yani varsayılan yapı gibi bir şeyden bahsediyor. Esasında tek bir fikir kafamızda şekillenmiyor. Pek çok şey var aklımızda ve fikir, bu düşüncelerin ortak paylaşım kümelerinden ortaya çıkan bir kavram.

Örneğin karşınızda bir problem var. Bu problemi bir türlü çözemiyorsunuz. Ne kadar kafa yorarsanız yorun çözemiyorsunuz ancak kafa yormayı bıraktığınızda problemin çözümünü buluyorsunuz. Çünkü o problemden çıkış yolunu gösteren kavramsal şema beynimizde bir bilgisayar algoritması gibi çalışmıyor. Başka bir fikir ile birlikte çalışıyor, kimi zaman onunla bir kesişim kümesi oluşturuyor beyin. Kimi zaman da kendi haritalandırmasında o başka bir kavram ile kendisini ilişkilendirir.

Kısacası en yüce fikir bile, onun nasıl ortaya çıktığı düşünüldüğünde çok yüce değildir. Daha önceki bir yazımda fikir ve kanı arasındaki farkı anlatmıştım. Dikkat ederseniz burada fikirlere kıyasla hiyerarşik olarak daha altta bulunan kanılarla mukayese etmiyorum. Fikirlerin kendisi bile yüce değildir derken çıktığın yerin onu üreten insanın kendisi olması sebebiyle o insana çok eşsiz gibi gelmesinden bahsediyorum.

Bu yazıyı yazdığım gün, Türkiye’de dil devrimlerini savunan birisiyle karşılaştım. Üzerine kitaplar yazmış. Dil devriminin Atatürk’ün en önemli devrimi olduğunu inatla savunan birisiydi. Benim için dil devriminin siyasi yönü çok önemli değil, tartışmaya da değer bir mevzu değil. Benim için beynimin ardiyesinde sahte problemler klasörüne atıp unuttuğum diğer pek çok problemden sadece birisi. Tıpkı Ermeni soykırımı, mübadele, Kürt meselesi gibi zaman israfı geliyor böyle şeyler.

Bunun sebeplerinden biri ise tartışma kültürünün olmaması. Sahte bir problemin bile sahte olduğunu gösterebilmeniz için karşınızdakinin argümanınıza katılmasa bile ne kastettiğinizi anlıyor olması gerekiyor. Çoğu anlamadığı için ben de bu konuları tartışmayı bırakalı yıllar oldu.

Her neyse, yaşça benden büyük bu yazar kişi o an okuduğum kitaba bakıp içerisinde Türkçenin içerisine “hain gibi sızmış” Arapça ve Farsça kelimeleri filtreledi. Bunları “düzeltirken” bana bakışında yatan psikolojik bir jesti çok iyi fark ettim: Ben haklıyım.

Bir fikri savunup arkasında durmakla, vardığınız noktada haklısınız demek çok büyük bir iddia değil mi? Ama bu soruyu sonra soralım. Haklı olduğu kanısına nasıl varmıştı? Çünkü fikir doğruydu. Bu aslında mantıksal safsatanın birinci adımı. Fikri neden doğru ya da değil? Bunun mahiyetine girmeyeceğim. Elbette dil devriminin bir önemi var ama bu yazarın takıldığı o da değildi; Türkçenin içerisinde en ufak bir Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce kökenli kelime kalmamalıydı.

Bana kitaplarından bahsetti ama bu yazarda ben bu konuda bilimsel bir endişeden daha çok bir tür obsesif konvulsif bozukluğa benzer bir entelektüel endişe fark ettim. Bu “yabancı” kelimelere takılan yazar, tıpkı bir mobilya kumaşının üzerinde kalan ufak tefek bir lekeye takılan bir insan gibi onlara muamele ediyordu.

Nazizmin “temizleme” ile ilgili alegorilerine benziyor. Belki abartıyor da olabilirim. Nevrotik bir şey vardı bu yazarda. Ama varsayalım ki nevrotik bir takıntı olmasa da dil devriminin “bitiremediği” işi bitirmek için en ufak Arapça kelimeyi bile avlamak günümüzde tüm bilimlerin geldiği yerde bana aşırı önemsiz bir ayrıntı gibi geliyor.

Ben bir dilbilimci değilim. Senelerdir amatör olarak ilgilendiğim bir alandır. Dildeki değişikliklerin, argo da dahil her kelimenin toplumsal ve siyasi olarak çok önemli olduğu bilincindeyim elbette. Ama yazarın başka bir iddiası vardı ki beni benden aldı. “Sen bir Türksün, başka dilin ne dediğini asla bilemezsin, tıpkı başka bir ulusun vatandaşının (vatandaş da Arapçadan bir kelime ve Türkçe ile karışık ama olsun) Türkçeyi bilemeyeceği gibi” demesi bana oldukça saçma geldi.

Nasıl? Mesela Dostoyevski’yi Türkçeye çevirsek bile anlayamayacak mıyız? Ayrıca bu dil felsefesinde başka bir soruna, ta Platon’da adı konulan Meno paradoksundan, bugün semantik döngüsellik denilen soruna da tekabül eder: Eğer bu bağlam içerisinde dönüşürsek birisi kendi anadilinde ne kastedildiğini asla anlamayabilir. Anksiyete ne demektir? Endişe. Endişe ne demektir? Tasa. Tasa ne demektir? Kuruntu. Bazıları tam olarak eşanlamlı olmayabilir ama ne demek istediğim anlaşılmıştır sanıyorum. Sonsuza kadar geri giden bir anlam döngüselliği ile karşılaşırız bu bakış açısından.  

Onunla tartışmanın beyhude olduğuna ilk on dakikada kanaat getirmiştim ama en basit itirazımda bile bana olan aşağılayıcı tavrından onunla dalaşmak istemedim. Ama mühim olan fikirlerinin mahiyeti değildi. Ben hayatım boyunca termodinamik kanunlarını (ki gerçekten de herhalde evrende sorgulanması bu kadar zor bir yasa bulmak zordur) bu fevrilik ve dogmatiklikte ele alan bir fizikçiyle karşılaşmamış olabilirim.

Benim anlamakta zorlandığım şey, fikrinin bu kadar önemsiz olmasına karşılık bu seviyede bir dogmatizm ile nasıl savunduğu. Bu tür insanlar bana artık o kadar banal geliyor ki onlarla tartışmak bile büyük bir zaman kaybı. Yıllar önce üniversitede birlikte kurduğumuz düşünce kulübüne Oktay Sinanoğlu’nu bir düşünür sanıp davet etmek isteyen arkadaşlarım aklıma geliyor.

Karanlık yıllardı…

Gerçekten Oktay Sinanoğlu gibi insanlar vardı. O da sanki bir grup kardeşin kurduğu şirket dağıldıktan sonra hepsinin aynı soyadıyla öz-yılmazlar, has-yılmazlar diye ayrı ayrı şube açması gibi, başka bir öz-Türkçe şubesi açmaya çalıştı. Şükür ki ciddiye alan olmadı.

Neden ciddi değildir? Kısaca açıklamam gerekirse; tanımlar değişebilir de ondan. İzafiyet nazariyesi değil, görelilik kuramı diyebilirsiniz. Ama bununla ne kastettiğiniz değişmez. Bu sosyal bilimler için de geçerlidir. Çoğu kişinin sandığının aksine sosyal bilimler bir “atış alanı” değildir. Matematiksel kanıtlarla desteklenen pozitif bulgular fizikte olduğu kadar sosyal bilimde olmayabilir ama çoğu sosyal bilimin metotları açıktır, ölçülebilir, herkes kafasına göre bir şey uyduramaz.

Burada kastettiğim semantik ve sentaktik olarak tanımın nasıl olması gerektiği değil. Tanımı refere eden ve ona anlamı veren kelimenin kendisi. Bu Frege’den beri bilinen bir şey. Kelimenin anlamı ve onun refere ettiği ayrı olabilir. Bunu ayırabildiğimize göre tanımlar değişince de yerine yenisini koyabiliriz.

Dolayısıyla muhafaza kabı yerine saklama kabı demek arasında fark yoktur. Anlamlar dönüşlüdür çünkü ikisinin de anlam referansı aynı olsa da aralarındaki etiyolojik ve etimolojik farklar dilbilimin konusudur. Artık muhafaza kabındaki “muhafaza” kelimesindeki hafz etmenin Arapça kökeni konusunda tartışmaya gerek yoktur çünkü kelime Arapça olmaktan çıkıp Türkçeye geçmiştir.

Evet ister istemez bu saçma öz-Türkçe fikrine karşı itirazlarımı belirttim. Ama bu benim fikrim. Amatör olarak dilbilimle ilgilenen bir felsefecinin kendi fikirleri. Bunları bilim olarak satma hakkım yok, objektif bir iddiası da yok. Tıpkı o yazarın bana söyledikleri gibi. Ama o yazar belli ki bunu “kendince” yaptığının farkında değil.

Bence sosyal bilimler çoğu durumda pozitif bulgulardan yoksun diye “kendince” yapılacak bir şey değil. Ama benim fikrimi kim takar? Sonuçta fikir.

Tuvalette de aklımıza fikirler geliyor. Bence efkâr-ı beşer, necasetten hallicedir.

Son cümlem de “Osmanlıca” olsun.