Dil en güçlü silahtır. Sömürgecilik, emperyal devletlere ekonomik ve siyasi gücün de ötesinde bilgi üretme, tarihi kendi tarafından yazma, insanları ve hatta insanlığı sınıflandırabilme gücü sağlar. Bu yüzden de tıpkı Orta Doğu ifadesinin İngiltere’nin sömürge devletlerinin ana karaya göre konumuyla ilişkisi üzerinden belirlenerek türemesi ve herkes tarafından kabul görerek kullanılması gibi Latin Amerika terimi de kendi yerli halklarının adlandırmaları ile değil, Avrupa’nın dilleri ve siyasi çıkarları üzerinden tanımlanmasıyla dilin sömürgecilikle olan ilişiğinin görünür olmasını sağlar. Bu durum, kullandığımız e sıradan coğrafi ifadelerin dahi var olan bir güç dinamiğinin ürünü olduğunun göstergesidir.

Siyasi arenada güçlü olmak, sömürgeciliğin sağladığı dili eğip bükebilme avantajını bambaşka bir boyuta dönüştürebilme potansiyelini mümkün kılar: kabullenilme. Latin Amerika teriminin ilk kez kim tarafından kullanıldığı kesin olarak bilinmese de kullanımının kabul görmesinde Fransa’daki siyasi ve entelektüel ekolün etkisi hakimdir. İlerleyen yıllarda Napolyon tarafından Güney Amerika kıtasındaki olası bir Fransa etkisini meşrulaştırmak amacıyla da kullanılmıştır. Giderek yaygınlaşan ve toplum tarafından kabul gören bu kavram günümüzde alternatifsiz bir biçimde varlığını sürdürüyor. Sınıflandırmaların norm hâline gelip gelmemesi de büyük ölçüde onları yapanın kim olduğuna bağlıdır. Latin Amerika ifadesine alternatif olarak dekolonyal bir perspektif ile ortaya atılan, ancak geniş ölçekte pek de karşılık bulamayan kavramların varlığı da bunun en somut örneklerinden biridir.

Bu bağlamda, geçenlerde “Latin Amerika”lı arkadaşlarımla yaptığım bir sohbet sırasında farkına vardığım bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bir arkadaşım Amerika Birleşik Devletleri’nden bahsederken, İngilizce karşılığıyla veyahut Türkçede, yalnızca Amerika dediğimi belirtti. Amerika’nın bir kıta, ABD’nin ise bir ülke olduğunu söyledi. Kuzey Amerika dememesi ilgimi çektiğinden bu ayrımı neden yapmadığını sorduğumda ise ABD ve Kanada’nın bulunduğu kıtanın Amerika, benim Güney Amerika diye ifade edeceğim kıtanın ise Latin Amerika olduğunu söyledi. O noktada, Amerika ifadesinin yalnızca ABD ile özdeşleştirilerek kullanılmasının Amerika kıtalarındaki diğer ülkeleri görünmez kıldığı kadar, Latin Amerika ifadesinin de aslında sömürgecilik geleneğinden miras kalan Avrupa merkezli bir adlandırma olduğunu, Orta Doğu örneğinden de faydalanarak açıkladım.Hatta kıta ismi itibariyle “Amerika” isminin de bölgedeki Aztek, Maya, İnka gibi toplumlardan değil orayı keşfeden Amerigo Vespucci’den gelmektedir.

Arkadaşlarımla yaşadığımız bu karşılıklı bilgi alışverişi, farklı kültür ve ülkelerden gelen insanların kelimelerini seçerkenki odağının bile ne kadar değişkenlik gösterebildiğini gösterdi bana. Benim gözüme, ABD’den Amerika olarak bahsetmekten ziyade, Latin olmayan fakat Latin halklar tarafından sömürgeleştirilen bir bölgeye Latin Amerika denmesi daha çok çarparken; “Latin Amerikalı” arkadaşlarım ise ABD’nin Amerika kıtasındaki tek ülkeymiş gibi kıtanın ismiyle anılmasından çok daha fazla rahatsız oluyorlardı. Aynı olguya farklı tarihsel hafızalar üzerinden bakıyor olmamız, kullandığımız kelimelerin yalnızca dilsel değil, aynı zamanda politik tercihler de içerdiğini gösteriyordu.

Güney Amerika kıtasının önemli derecede büyük bir bölümü 15 ve 16. yüzyıllarda İspanya ve Portekiz tarafından sömürgeleştirildi. Bölgeye kendi dilini, dinini, kültürünü ve yönetim biçimini dayatan Avrupalı sömürgeci devletler, yerli halkının dillerini, kültürel ve dini ritüellerini baskıladı. Yüzyıllarca sömürülen Orta ve Güney Amerika ülkelerinin birçoğu, emperyalizmin etkisinden sıyrılarak 19.yüzyılda Portekiz ve İspanya’dan bağımsızlığını kazandı. Eş zamanlı olarak kuzeyde Amerika Birleşik Devletleri hızla büyüyordu ve İngiltere bölge üzerinde ciddi bir ekonomik güce sahipti.

Bu noktada Amerika kıtasındaki güç mücadelesinde etkisini arttırmak isteyen Fransa, Napolyon döneminde “Latin Amerika” fikrini ortaya atarak bölgedeki eski İspanyol ve Portekiz sömürge devletleriyle ortak bir kültürel kimliğe sahip olduğu iddiasında bulunmuştur. Böylece Avrupa merkezli adlandırmada İngiliz sömürge mirasından gelen, Protestan ağırlıklı ve İngilizce konuşan Anglo-Amerika’nın karşısına; İspanyol, Portekiz ve kısmen Fransız sömürge mirasından gelen, Katolik ağırlıklı, İspanyolca, Portekizce ve Fransızca konuşan Latin Amerika yerleştirildi. Yapılan ayrım yalnızca kültürel bir sınıflandırma değil, aynı zamanda Fransa’nın bölgedeki siyasi varlığına meşru bir dayanak olmaya hizmet eden bir söylemdi.

Dekolonyal düşünce biçimine göre Avrupa’nın gözünden yapılan bu sınıflandırmalar, literatürde her yer bulduğunda yalnızca coğrafi konumları  tanımlamaz; aynı zamanda jeopolitik etki alanlarını, dil ve sömürgeciliğin yakın ilişkisinin de altını çizer. Bu bağlamda bakıldığında “Latin Amerika” ifadesi ilişkilendirildiği anlamlardan soyutlanabilecek bir coğrafi terim değildir, aksine sömürgeciliğin dil üzerindeki kalıcı hale gelmiş ve kalıplaşmış etkilerinin sembollerinden olarak yorumlanabilir.

İster günlük ister akademik dile ait olsun, kolonyalizmin izlerini taşıyan kelimelerin varlığı insanlığa günümüzdeki güç dengelerinin eşitsizliğinin yanı sıra kimlik mücadelesinde göz ardı ettiklerimizin belki de en önemli göstergelerindendir. Dil yalnızca iletişim ve etkileşimin en yalın hali değil, aynı zamanda toplumsal hafızanın taşıyıcısı ve güç dinamiklerinin elinde güçlü bir silaha dönüşme potansiyeline sahip bir olgudur.