Bugün Türkiye’nin ihtiyacının ne olduğu sorusu yöneltildiğinde, kim olduğu sorusu yöneltilmiş gibi yanıt verenler var. Örneğin AK Parti çevrelerinden, henüz adaylığını açıklamamış olsa da “bir dönem daha Sayın Cumhurbaşkanı” diyenler çıkıyor. Buna karşılık bu soruya adaylığını erken açıklayarak halka açık ön seçim mekanizmasıyla sandığa giden 15,5 milyon gönüllü seçmen tarafından adaylığı onaylanan ama bugün tutuklu yargılanan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, o olmazsa ABB Başkanı Mansur Yavaş, o da olmazsa Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel yanıtını verenler de var. Bu konuda herkesin düşüncesini açıklama özgürlüğü bulunuyor elbette ama anketlerin ortalamasına bakıldığında muhalefetin üç adayının da Sayın Cumhurbaşkanı’nın önünde olduğu görülüyor. Ama asıl yanıtı sandığa giden seçmen verecek doğal olarak.
Bu itibarla, Türkiye’nin ihtiyacının kim değil, öncelikle ne olduğu sorusuna yanıt aramak, bunun için de objektif olarak bugün yaşanan sorunları ve olası çözüm yollarını analiz etmek gerekiyor. Seçmenin siyasi tercihlerini son kertede belirleyecek olan kişisel olarak herhangi bir siyasetçi değil, bu sorunlara önerilen çözümler elbette. Konuya bu açıdan yaklaşıldığında, seçmen ilk planda sorunlara hangi politikaların neden olduğunu değerlendirir, sonra ülke ve kendisi açısından olması gereken çözüm yollarına en yakın önerileri tartar ve kararını verir.
Kabul etmek gerekir ki seçmenin yaşadığı sorunlar ne kadar büyük ve hayatiyse ne kadar yanlış politikalardan kaynaklanıyorsa, seçmenin iktidarı değiştirme güdüsü de o kadar güçlüdür. Başka bir deyişle, seçmen öncelikle mevcut iktidara dönem karnesini verme eğilimindedir. İktidarların yola devam edebilmelerinin koşulu, yasama dönemi boyunca icraatının geçer not almasına, muhalefetin daha iyi bir çözüm önerememesine bağlıdır.
Türkiye’nin bugün seçmen açısından biri hayati önemde olmak üzere iki büyük sorunu var. Bu sorunların başında, milyonlarca seçmeni etkileyen geçim sıkıntısı geliyor ki iktidarın yanlış ekonomi ve sosyal politikasından kaynaklandığı açık. İkincisi, bu sorunu doğrudan etkileyen, iktidarın yargının bağımsızlık ve tarafsızlığını ortadan kaldırmak suretiyle yarattığı demokratik hukuk devleti sorunu. Cumhur İttifakı’nın önümüzdeki seçimlere en çok 20 ay varken bu sorunlara bulacağı çözümlerin sandıkta kaderini belirleyeceğini kabul etmek gerekir.
Yanlış ekonomik ve sosyal politika
Yurttaşın tüketimini çeşitli önlemlerle (gelir düşürmek, kredi edinimini zorlaştırmak gibi) kısmaya, yüksek TL faiziyle kuru baskılayarak (enflasyon altında arttırarak) sıcak para çekmeye ve MB (Merkez Bankası) rezervlerini arttırmaya dayalı enflasyonla mücadele politikasının yanlış olduğunu üç yıldır söyleyegeliyorum. Bugüne kadar kamu tarafında kaydadeğer radikal bir tasarruf yapılmadığı için enflasyon hedeflerini büyük oranda tutturamayan bu politika artık açlık sınırının altında kalan asgari ücret ve emekli maaşlarıyla milyonlarca aileyi geçim sıkıntısı altında yaşamaya mahkûm ediyor. Ayrıca enflasyonun üç yıldır altında artan döviz kuru nedeniyle TL sanal olarak aşırı değerlenmiş durumda. Bu nedenle son günlerde Golden Sachs gibi bazı yabancı bankalar, kontrollü devalüasyon olasılığından söz ediyor. Çünkü aşırı değerli TL, ihracatın düşmesine ve ithalat ve üretim maliyetinin artmasına yol açıyor. Mevcut programın aynı minvalde sürdürülmesi halinde, üretim maliyetlerinin yükselmeye devam etmesi, ithalatın çok ucuzlaması ve ihracatın durma noktasına gelme riskinin artması kaçınılmaz. İthalat arttıkça cari açık da büyüyor; bu açığı kapatmak için de sıcak paraya bağımlılık daha da artıyor doğal olarak.
Ekonomist Mahfi Eğilmez 26 Temmuz günlü yazısında “yüksek enflasyon, baskılanmış döviz kuru, artan yaşam maliyetleri ve finansmana erişimde yaşanan güçlükler hem yurttaşların hem de işletmelerin ekonomik kararlarını doğrudan etkiliyor” diyor ve ekliyor: “döviz kurunda kalıcı istikrar sağlamak için yüksek faiz aracılığıyla kur baskılaması yapmak ancak geçici çözümler sağlayabilir. Kalıcı sonuçlar alabilmek için enflasyonu ve onunla birlikte faizleri ve riskleri düşürmek, güven ortamını oluşturmak gerekir.”
Bazı ekonomistler, cari açığın büyümeye devam etmesi halinde kurun patlaması, yani ani devalüasyon olasılığına işaret ediyor. Yaklaşan seçim öncesi sermaye çıkışı ve rezerv yetersizliğiyle kur patlarsa maliyet enflasyonunun sıçraması kaçınılmaz. Yüksek faiz ve rezerv kullanımıyla kur hala tutulabilse dahi bu kez ekonomi durgunluğa girebilir. Asıl önemli olan ise, her iki şıkta da asgari ücret ve emekli maaşlarının açlık ve yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmasının mümkün olmaması. Başka bir deyişle, Cumhur İttifakı’nın son dönemeçte seçim ekonomisi uygulayarak sabit gelirlilerden oy alma hayalinin suya düşmesi. İktidarın zaten seçim ekonomisine geçerek para basmaya başladığı anlaşıldığı zaman, Türkiye’ye gelen tek yabancı kaynak olan sıcak para geldiği gibi hızla ülkeyi terk eder. Bu da seçime gidilirken ayrıca ödemeler dengesi krizi ve döviz kıtlığı demektir doğal olarak.
Özetle, yapısal reformlarla desteklenmeyen 3,5 yıllık (Ocak 2027’ye kadar) kemer sıktırma politikası halka sadece acı çektirmekle kalabilir. Çünkü önümüzdeki Ocak ayında seçimlere kalacak olan en fazla 15 aylık süre içinde bu durumun olumlu yönde değişmesi mümkün değil. O zaman Yılmaz-Şimşek politikasının 3,5 yılda neden olduğu, aileleriyle birlikte 45-50 milyon yurttaşı etkileyen geçim sıkıntısı, her ülkede olduğu gibi, seçmen tercihlerini iktidar aleyhine yönlendirecektir doğal olarak.
Demokratik hukuk devleti krizi
Yapısal reformlar denildiğinde söz konusu olan bazı hukuki reformlar elbette. Son seçimlerden bu yana, Anayasa’nın 2. maddesinde kayıtlı demokratik hukuk devletinden uygulanmayan anayasa ve yasa maddeleri nedeniyle tamamen uzaklaştık. O bakımdan öncelikle anayasa ve yasalarda mevcut düzenlemelerin yeniden hayata geçirilmesine ihtiyacımız var. Bu bağlamda, “yaparsa AK Parti yapar” mottosunun işlemesi mümkün değil. Çünkü bu konuda güveni yok eden yanlış uygulamaların altında AK Parti’nin imzası var. Bu tuhaf bir durum. Tuhaf zira anayasa ve yasaların çiğnenebilmesi akla gelebilecek bir olasılık değil, hiç olmadı. Anayasalar bir kere halkın onayıyla yürürlüğe giren metinler. Seçimlerde halk seçtiği siyasetçilere anayasayı ihlal yetkisi veriyor mu? 11. maddesinde yazılı olduğu gibi, mevcut anayasaya uymamak mümkün olabilir mi?
Bu konuda bugüne kadar çok yazdığım için aynı şeyleri yinelemek istemem ama bu hukuksuzluğun doğrudan ekonomiyle de ilgisi olduğunu bu vesileyle vurgulamakta yarar var. 2024 Nobel Ekonomi ödülü sahibi Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’ ın "Ulusların Düşüşü" başlıklı çalışmasında da ortaya koydukları gibi, güçlü ve kapsayıcı kurumlar ile yargı bağımsızlığı olmadan sürdürülebilir ekonomik büyüme mümkün değil. Türkiye’nin ivedilikle ihtiyacı olan yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda anayasamızda mevcut açık kapının kapanması için Anayasa’nın 159. maddesi başta olmak üzere anayasa değişiklik önerilerimin yer aldığı 3 Temmuz tarihli “Yargının siyasallaşması nasıl engellenebilir?” başlıklı yazımı anımsatmak isterim. Bu zorunlu değişiklik için de “yaparsa AK Parti yapar” demek mümkün değil. Çünkü bu kapıyı ardına kadar açmış olan bir iktidarımız var.
Anayasa hukuku derslerinin okutulduğu fakültelerde sınıfını geçen hiçbir öğrencinin vermeyeceği mutlak butlan kararı bir tarafa bırakılacak olursa, AYM ve AİHM kararlarının uygulanması (Madde 90), şirketlere keyfi el koymaların önlenmesi ve öngörülebilir bir mevzuata sahip olunması, ivedilikle yapılması gereken yapısal reformların başında yer alıyor. Bu bağlamda somut olarak şirketlere kayyum atama, mal varlıklarını dondurma kararları sona erdirilerek mülkiyet hakkının tam güvenceye alınması, ayrıca vergi, ticaret veya yatırım kurallarının bir gece ansızın kararnamelerle değiştirilmesi alışkanlığından vazgeçilmesi gerekiyor.
Öngörülebilirlik ilkesi çerçevesinde ayrıca Merkez Bankası (MB), TÜİK, BDDK, Rekabet Kurumu ve SPK gibi kritik kurumların özerkliği mutlaka sağlanmalı ve yönetimine siyasi sadakatle değil, liyakate dayalı kriterlerle atama yapılmalıdır. Bu konuda, “Sosyal devlet” başlıklı yazımda yukarıdaki ölçütleri esas alan birçok anayasa değişikliği önerim var. Yapısal reformlar arasında ayrıca Kamu İhale Kanunu’ndaki yer alan istisnaların birçoğunun kaldırılması, adrese teslim ihale yöntemlerinin kısıtlanması da önem taşıyor kuşkusuz.
Bu ihtiyaçları kim karşılar?
Özetle, Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu ekonomik darboğazı ve demokratik hukuk devleti krizini giderecek önlemlere ihtiyacı var. Yukarıda özetlediğim sorunların hepsi ayrı yazı konusu. Bu yazılarımda değindiğim çözüm yollarını Cumhur İttifakı’nın bulması mümkün değil. Bulacak olsa neden bu sorunlara yol açtığı ve neden bir önceki seçimlerden bu yana geçen üç yılı aşkın süre içinde bu sorunları giderme girişiminde bulunmadığı sorgulanır. Üç yıl, beş yıllık iktidar dönemini değerlendirmek için yeterli. O bakımdan halkın çoğunluğunun eğiliminin, Cumhur İttifakı ve Cumhurbaşkanı adayıyla yola devam edilmesinden yana olmadığı anketlere yansıyor. Seçimlere kadar kalan 20 ayda ne ekonominin ne de demokratik hukuk devletinin restorasyonuna dönük kaydadeğer bir iyileşme beklenmediğinden, bu eğilimin daha da güçleneceğini tahmin etmek güç değil. Bu tercihte, Cumhur İttifakı’nın 10 yıl, büyük bileşeni AK Parti’nin ise 24 yıldır iktidar olmasının rolü var elbette.
Bu varsayımdan yola çıkıldığında, Türkiye’nin ihtiyacının sözünü ettiğim sorunları ve çözüm yollarını sürekli dile getiren Yeni Parti (YP) ve Cumhurbaşkanı adayı olduğu sonucuna varılıyor. CHP’deki butlan yönetimini tanımayan İyi Parti ve Zafer Partisi başta olmak üzere diğer muhalefet partilerinin seçilecek milletvekillerinin de TBMM’de YP ile birlikte hareket edeceğini ve muhalefetin salt çoğunluğa ulaşacağını varsaymak mümkün.
Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, önceki gün YP’nin kuruluşu hakkında özetle, “ Bu Yeni Parti özgün bir politika üretemez. Çünkü politik bir tutum üzerinden değil kişisel ihtiyaçlar üzerinden kurulmuş bir parti oldu. CHP bu ayrışma ile esasında önlerine koydukları arınma perspektifine uygun bir temizlenme sürecine girmiş oldu. CHP sonuçta yine CHP’dir. Sel gider, kum kalır" açıklaması yapmıştı. Yeni Parti Grup Başkanvekili Murat Emir ise özetle “atanmışlığın kibriyle ahkam kesmek kolay; mesele ilk seçimde sandıkta tartıya çıkabilmek” yanıtını vermişti. Görebildiğim kadarıyla, Uçum Özgür Özel’in toplantılarını ve gerçekleştirdiği politika ve tüzük değişikliklerinin farkında değil. Öyle olmasa Özel bu halktan bu kadar destek alabilir miydi?
Özgür Özel’i dikkatle izleyenler YP ile Kılıçdaroğlu CHP’si arasında belirgin bir siyasi tutum farkı ve YP’nin özgün bir politikası olduğunu görüyor. Özel CHP içinde kalsaydı, Atatürk’ün Partisi ilk kez “Doğru zamanlama” başlıklı bir önceki yazımda aktardığım bagajındaki olumsuz öğelerden tümüyle arınmış demokratik sosyal hukuk devletini tüm ilkeleriyle savunan bir siyasi partiye dönüşmüş olacaktı. Ama CHP’lilerin kemik seçmen dahil çoğunluğunu öfkelendirdiğini gözlemlediğim hukuksuz butlan kararıyla bu fırsat kaçmış oldu. CHP’nin CHP olduğu yanlış bir ezber. Buna karar verecek olan CHP’liler başta olmak üzere, seçmenler çünkü.
Seçilmediği halde taraflı yargının uydurduğu arınma söylemini benimseyen ve bugüne kadarki tartışılmaz başarısızlığına karşın, 78 yaşında hala kendisini vazgeçilmez gören Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi DSP gibi tabela partisine dönüştürme olasılığı çok yüksek.
Hukuksuz kararlarla siyasi partileri dizayn etmek mümkün belki ama seçmenleri tıpış, tıpış birilerinin belirlediği bir yöne sevk etmek imkânsız. Öyle olsaydı, AK Parti 2002’de askeri vesayete karşın iktidara gelemezdi. Bugün de AK Parti öyle istiyor diye, seçmen çoğunluğu YP yerine CHP’ye oy verecek değil. Siyasette hayaller değil, sandıktan çıkan gerçekler önem taşıyor, öteden beri.
Odak Noktası 42 yazı Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi? CHP'nin kurumsal kimliğini ikiye bölen anketler ve hukuki krizlerin ötesinde; yargı kıskacına alınan muhalefetin, eski usul iç hesaplaşmaları bir kenara bırakıp demokratik iradeyi ve seçmen meşruiyetini koruyacak yepyeni, dirençli bir siyaset dilini inşa edip edemeyeceği tartışma konusu. "Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi?" odak noktasında bu gelişmeleri ele alan yazı ve söyleşilere yer vereceğiz. Tüm Yazılar

