Okullarda şiddet: Neler değişti?

Türkiye, geçtiğimiz Nisan ayında Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da genellikle ABD’deki haberlerde gördüğümüz tarzda bir okulda şiddet vakasıyla karşılaşarak, büyük bir şok yaşadı. İki öğrenci, okullarına silahla girerek bir çok kişiyi öldürdü.

Niye bu kadar şaşırdık? Okullarda şiddet bizlerin bilmediği yahut görmediği bir şey değildi oysa. Geçmişte daha çok, hocalar öğrencilere uygulardı. Kendi kuşağım adına konuşmam gerekirse, ilkokulda öğretmenlerin öğrencilerin kulağını çekmesinden, cetvelle eline vurmasına şiddeti bizzat gördüm. Ortaokul ve lisede de, sokakta başkalarının ve okulda diğer öğrencilerin elleme, sıkıştırma, gruplaşma ve dışlama gibi fiziksel ve duygusal şiddet pratiklerini yaşadım.  Bunların bugün de bazı yerlerde değişen derecelerde devam ettiğini; bunların arasına -sosyal medyanın etkisiyle- yenilerinin eklendiğini duyuyor ve biliyorum.

Değişen ne?  Halihazırda, öğretmenlerin öğrencileri eğitimdeki hiyerşik konumlarına dayanarak disipline etme yahut başka amaçla dövmesini değil, öğrencilerin hem diğer öğrencilere hem de öğretmenlere silahla saldırmasını konuşuyoruz. Dolayısıyla, şiddetin hem öznesi hem de nesnesi değişmiş durumda. Aynı zamanda, şiddeti uygulamaya yarayan araç da, silah olarak kullanılan bir cetvel, sopa yahut kitap gibi fonksiyonu başka bir alet değil artık. Ateşli bir silah!

Şiddet, amaçları ve uyarılar

Bunları hatırladığımızda, şiddetin birden bire ortaya çıkmadığı net. Şiddet bu toplumda her zaman bir toplumsal kontrol aracı olageldi. Böylece, kişi yahut gruplar bir şeyleri yapmaya veya yapmamaya zorlandı; korkutuldu; sindirildi ve yola getirildi. Şiddeti devlet topluma; erkek kadına; yahut güçlü güçsüze (bugün mesela mültecilere) çeşitli şekilleriyle fiziksel, duygusal ve yapısal olarak uygulayageldi.

İlişkilerin sırf güçle ve onun araçlarından birisi olan şiddetle yürümemesi için hukuk var. Ancak, demokratik gerileme ile yaşanan hukuk erozyonu, bırakalım kişiler arasında görmeyi devletlerarası ilişkilerde bile, şiddeti geçmişe göre daha fazla görmemize neden oluyor. Diğer yandan, okullar yanında işyerlerinde de mobbing veya zorbalık iddialarını okuyoruz. Eskiden görünmez olan ve saklanan cinsel şiddet ve taciz vakaları artık ortaya çıkıyor. Tüm bunları, şiddetin artmayıp sadece görünür olduğu gibi, kolaycı bir sonuca varmak için söylemiyorum. Şiddetin eskisine göre daha görünür hale geldiği zaten açık. Sadece Türkiye’de değil bir çok ülkede de giderek artan ifşalarla, mağdurlar daha görünür, dinlenir ve inanılır oldu, orası kesin. Bu da daha fazla insanın dile gelmesini sağlıyor.

Ancak “şiddet artmadı” demek de çok gerçekçi olmayabillir. Her ne kadar, devletin meşru şiddet tekeli sadece devletin elinde olmaktan çıkalı çok olmuş olsa da, önemli olan devletin, bu tekeli ihlal edildiğinde ne yaptığı. Devlet, zaman zaman belirli grupların veya kişilerin uyguladığı şiddeti soruşturmayarak; yargılamalarını yapmayarak; yahut adalet dağıtmayarak şiddeti dolaylı yahut dolaysız teşvik etti. Bunun ötesinde, bireysel silahlanmanın giderek arttığı[1]; siyasetin kullandığı ataerkil dilin erkek failleri cesaretlendirdiği[2], siyasilerin söylemlerine dikkat etmesi gerektiğine dair yahut başka konuda yapılan uyarıları üç tipik cevapla defetmeye çalıştı.

Bunlardan  ilki, dile getirilen şeyin bir sorun olduğunu inkar etme (deny). Türkiye’nin o çok sevdiği “münferit” ifadesi: sadece bir kişi yahut olay. Ancak okul meselesinde bile görüldüğü üzere, bunlar münferit değil. İkinci en çok kullanılansa, inkar işe yaramayınca, başkasını suçlama. Nitekim okul şiddetinde hemen gördüğümüz üzere, şiddet Z kuşağı; medya; sosyal medya; aileler; feminizme mal edilmeye ve hatta bir yasakla günah keçisi ilan edilen kişiye faturayı kesme çabasına dönüştürülmek istendi. Son olarak da, sorunu önemsizleştirme yahut abartıldığını söyleme (deflect). Mesela şiddetin verisini toplamayarak, şiddeti görünmez kılmaya çalışmak buna dahil edilebilir zira artık sorunu inkar aşamasını geçmiş durumdayız en azından kadın cinayetleri bakımından bu böyle[3]. Bu taktikleri, sigara şirketleri, sigaranın kansere ve diğer hastalıklara neden olmadığını iddia etmek için yıllar içinde geliştirdi. Bunlar siyasetten şirketlere ve bireylere her alanda sıklıkla başvurulan bir hesap vermeme menüsünün temel unsurları.

Bu üç metodun ötesinde, devlet elindeki meşru şiddet tekelini, varlık amacı bu uyarıları yapmak olan sivil toplumun bunları gündeme getirmesini engellemeye de yöneltti. Örneğin, sınırlı kaynakları olan sivil toplumu, başa çıkmak zorunda kaldığı toplumsal sorunların yanında, bir çok mali ve hukuki kısıt ve denetimlere soktu. Bu yaklaşım hesap vermemeyi sağlasa da, toplumla devlet arasındaki güç asimetrisinde, güçsüzlerin zaten kısık olan sesinin daha da kısılmasına ve devlet açısından başka sorunların doğmasına neden oluyor. Mesela, toplumsal sorunlar sıklıkla devlet daha onlardan haberdar bile olamadan krize dönüşerek, devletin elinde aniden bomba gibi patlıyor. Bu sorunlara son aşamada müdahele etmekse hem daha zor hem de daha uzun erimli çaba gerektiriyor. Dahası, sözkonusu sorunu çok uzun zamandır yaşayan toplumun beklemeye dermanı kalmamış oluyor.

Önleyici ve koruyucu mekanizmalar kurma:  Şiddet, “geliyorum” diyor

Örneğin, beklemeye dermanı kalmamış olan bir toplumun karşısına ceza adaleti sistemi ile çıktığınızda toplumu yine beklemeye itiyorsunuz. Zira mahkemeler ancak bir olay meydana geldikten sonra devreye giriyor. Oysa toplumun tek ihtiyacı sadece bu saldırıları gerçekleştirenlerin yargılanması ve ceza alması değil. Toplum, olay ertesindeki sabah uyandığında hala çocuğunu okula göndermek durumunda, ama endişeleniyor. Bu da koruyucu mekanizmalara olan ihtiyacı artırıyor. Ertesi sabah, devlet daha bu konuda toplantı yapıp, bu mekanizmaları düşünmeye bile başlayamamış olabilir. Oysa önlemeye ilişkin çeşitli kurumların birbirleriyle haberleştikleri ve potansiyel faile destek olacak bir erken uyarı sistemi kurmak zorunda.

Burada altını çizmek istediğim husus, genelde fiziksel şiddetin öncesinde, buna dair uyarıların gelmesi. Aynı kadın cinayetlerinde olduğu gibi, failler şiddet uygulayacaklarını hedeflerindeki kişilere önceden söylüyorlar, kişileri tehdit ediyorlar. Nitekim okulda yaşanan şiddette de benzer durum sözkonusu. Biri planlamış, diğeri etrafına söylemiş yahut daha önce benzer katliamlar gerçekleştiren bir kişinin fotoğrafını sosyal medyasında görsel olarak kullanmış[4]. Hatta birisinin babasının üst düzey emniyet görevlisi olduğu ısrarla dile getirildi. Dolayısıyla, mesleki anlamda şiddete dair en gözleri açık olmasını bekleyebileceğimiz kişi. Ancak, evladı sözkonusu olduğunda bir çok insan gibi, emniyet görevlisinden çok baba gibi düşünüyor. Kendi ifadesiyle, rast gele kullanılmayacak bir şey olduğunu göstermek için silahla hedef gözeterek, atış yaptırıyor[5].

Peki diyelim ki, baba durumu doğru okuyabildi; yahut tehdide maruz kalanlar yahut çocukların davranışlarındaki tuhaflıkları fark eden kişiler buna dair bir önlem almak istedi. Ortada nasıl bir önleme yahut uyarma mekanizması vardı? Olaylar ertesinde okulların kapısına yerleştirilen metalik sensörler, okullara daha önce konulabilir miydi? Bunu önerenler ne tür tepkilerle karşılaşırdı tahmin edebiliriz. Konsalardı da, saldırganların okulun içi yerine, okulun yakınında böyle bir saldırı gerçekleşmesini engelleyebilirler miydi? Dahası, saldırganların eline silah geçmemesi için ne yapılabilirdi? Yahut saldırganların bu yol başvurmadan yardım veya tedavi almalarının sağlanması içine neler yapılabilirdi? Nasıl bir uyarı, gözetim ve destek ortaya konabilirdi? Bu, ailelerin bir kez sisteme bu şekilde kaydolan çocuklarının daha sonra sosyal damgalanma yaşamayacağından emin olmasını sağlayacak şekilde nasıl kurulabilirdi? Bu sorulardan da anlaşılacağı gibi, şiddetin gerçekleşmesi öncesinde yapılabilecek şeylerin önemli bir kısmı kuşkusuz ki devlete düşüyor.

Son olarak, şiddeti engellemeksadece devletin yapabileceği bir şey değil. Şiddetin devamına katkı sunan erkek çocuklarına silah, kız çocuklarına bebek alan kültürden uzaklaşmak elimizde. Çocukların dijital bağımlılığını engelleyici adımları küçükken atmak; Netflix’in çok izlenen Adolescence dizisindeki “incel” kültürü ve erkeklik krizini anlamak zorundayız. Şiddet kültürünün sürdürülmesinde hepimizin sorumluluğu var.

Bir sonraki yazıda, bazı ülkelerde okullarda uygulanan ve onarıcı adalet prensiplerine dayanan akran arabuluculuğundan bahsedeceğim.

---

[1] Bireysel silahlanma: dünyadaki ateşli slahların %85’I sivillerin elinde https://www.dogrulukpayi.com/bulten/silahli-olay-sayisi-giderek-artiyor

[2] Yaşam Söyleşileri 4: Çocuktan fail yaratan ataerkil sarmal ve eğitimin krizi https://fikirgazetesi.org/2026/04/21/yasam-soylesileri-4-cocuktan-fail-yaratan-ataerkil-sarmal-ve-egitimin-krizi/

[3] Buna karşın devletin kayıtsızlığına karşı, alternatif verileri toplayanlar da yine kadın grupları.

[4] Okul saldırganları önceden tespit edilebilir mi, işaretler neler? https://www.bbc.com/turkce/articles/cx2e1zznxz8o (17 Nisan 2026)

[5] https://x.com/serbestiyetweb/status/2044727233571418553