Atlantik’in İki Yakası

7-8 Temmuz’da Ankara’nın ev sahipliğindeki  NATO Liderler Zirvesi kritik bir zaman diliminde ve Atlantik’in iki kanadı arasındaki ayrışmanın neredeyse doruğunda gerçekleşecek. Bu itibarla Zirve kuşkusuz önemli bir gündeme sahip olacak. Ankara açısından bakıldığında ise temel soru şu: Zirve vesilesiyle Ankara,  Atlantik’in  iki yakasını bir araya getirmek başarısını gösterebilecek mi?

Bu perspektiften bakıldığında Ankara Zirvesi’nin ana eksenini, ABD ile Avrupalı müttefikleri arasında derinleşen ve artık yadsınması imkânsız hale gelen ayrışmanın ne ölçüde tamir edilebileceği veya edilemeyeceği oluşturacak. Transatlantik ilişkilere gerilimin damgasını vurduğu mevcut tablo dikkate alındığında zirveyle ilgili büyük beklentiler içine girmemek daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Bu noktada sorulması gereken temel sorulardan biri ise, bu aşamaya nasıl gelindiği ve NATO’nun tarihinin en ciddi iç krizinin arkasında hangi dinamiklerin rol oynadığında düğümlenmektedir.

Tarihsel Arka Plan

Bugünkü krizi anlamak için son çeyrek asırlık süreci kısaca irdelemek gerekir. 2000’li yılların başından bu yana, farklı derecelerde de olsa, ABD yönetimlerinin çoktaraflılık ilkesinden ve dolayısıyla NATO’dan kademeli olarak uzaklaştığı söylenebilir.

İlk dönemiyle birlikte düşünüldüğünde Trump yönetimlerinin NATO bünyesinde yol açtıkları derin çatlağı yadsımak mümkün değildir  Avrupalı müttefiklerin, ABD’nin tutumunda gözlenegelen bu yapısal değişimi ne kadar sağlıklı okuyabildiği ise ayrı bir tartışma konusudur. ABD’nin NATO’ya yaklaşımında gözlenen değişim sürecinin anahatlarını  görev yaptıkları dönemler itibarıyla ABD Başkanlarının davranış örgülerinde aradığımızda karşımıza çıkan tabloyu çok kısaca şöyle tarif etmek mümkündür:

George W. Bush Dönemi

ABD’nin tek taraflı politikalara yönelmesinin ilk ciddi işaret fişeği bu dönemde atılmıştır. Anti-Balistik Füze (ABM) Antlaşması’ndan çekilme (2001), Irak’ın gayrımeşru işgali (2003) ve ilk aşamada tamamen ABD’ye bağımlı olarak  tasarlanan Füze Kalkanı Projesi (2007) İttifak bünyesinde ilk kırılmaların ortaya çıkmasına sahne olmuştur. Mesele sadece müttefikler arasında görüş ayrılıklarının gün ışığına çıkmasıyla sınırlı kalmamış, başta Putin olmak üzere Rus yönetici sınıfının Batı’ya, dolayısıyla NATO’ya bakışının olumsuz yönde dönüşmesine de zemin oluşturmuştur.

Obama Dönemi

Obama döneminde Vaşington, müttefikleriyle danışma mekanizmalarına özen gösterme eğilimi sergilemiş ve politikalarını çoktaraflılık çerçevesinde yürütmeye mümkün mertebe dikkat etmiştir. Bu dönem, Obama’nın yaklaşımının İttifak genelinde olumlu rüzgârların esmesine sahne olmuş, Avrupalı müttefikler ABD’nin geleneksel NATO politikasını destekleyici bir tutum benimsemişlerdir. 

Birinci Trump Dönemi

Donald Trump’ın ilk başkanlık dönemi Avrupa kanadında ilk ciddi sarsıntıları beraberinde getirmiştir. Trump’ın, "NATO’nun modası geçmiş bir örgüt olduğu" şeklindeki söylemleri ve İttifak’ı küçümseyen davranışları  o dönemki yakın kurmay çevresi tarafından törpülenmiş bulunsa da, 2018 NATO Brüksel Zirvesi öncesinde Trump’ın ABD’yi NATO’dan çekeceği fikrinin Vaşington’da dolaşıma sokulması Brüksel’de soğuk duş etkisi yapmıştır.

Bu dönemde Avrupa güvenliği bağlamında  yaşanan en büyük jeopolitik kırılma ise Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması (Brexit) olmuştur. Brexit sonucunda Birleşik Krallık, Türkiye gibi, AB üyesi olmayan NATO’nun güçlü bir Avrupalı müttefiki konumuna gelmiştir.

Yine aynı dönemde Trump’ın NATO’yu hedef alan hamlelerine karşı dönemin Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in “Avrupa kendi kaderini kendi ellerine almalıdır" şeklindeki çıkışı  hafızalara yerleşmiştir. Diğer yandan,  bu iddialı çıkışı yapan  Almanya’nın, o dönem savunmaya en az kaynak ayıran NATO ülkelerinin arasında yer alması tam bir ironi oluşturmuştur. Bu sarsıntılar karşısında AB, savunmasını güçlendirmeye dönük adımları aşama aşama hayata geçirmeye başlamıştır. Bu çerçevede AB, stratejik otonomi kavramına içerik kazandırmak üzere  2016’da bir yandan küresel stratejisini açıklamış; diğer yandan AB savunmasını takviye etmek üzere daimî yapılandırılmış işbirliği (PESCO) ve eşgüdümlenmiş yıllık savunma gözden geçirme mekanizmalarını (CARD) hayata geçirmiş; bunların yanı sıra 2004’te kurduğu Avrupa Savunma Ajansı’nı (EDA) AB’nin yetenek açıklarını gidermek üzere kurumsal olarak güçlendirmeyi ve 2021’de Avrupa Savunma Fonu’nu tesis etmeyi kararlaştırmıştır.

Biden Dönemi Yanılsamasından  2. Trump Dönemi’ne: Çanlar Avrupa İçin Çalıyor

Trump’ın ilk Başkanlık döneminde ABD Yönetimi’nin NATO içinde müttefiklerle yeterli danışma yapılmaksızın Afganistan’dan ABD kuvvetlerinin çekilmesi sürecini de kapsayacak şekilde 2020’de Doha’da Taliban’la anlaşmaya vardığı görülmüştür. Trump’ın Afganistan’dan çekilme sürecini başlatma kararının ardından ABD’nin dünya sahnesine, dolayısıyla çok taraflılığa geri döndüğü söylemine sahip Biden, selefi gibi müttefik ülkelerle gerekli eşgüdümü yapmadan 2021’de çekilme tarihini daha da öne almıştır. NATO’nun inandırıcılığı ve güvenilirliği Afganistan’dan alelacele ve trajik görüntüler eşliğinde çekilmeyle önemli bir yara almıştır. Bir oldu-bittiye maruz kalan ve kuvvetlerin çekilmelerinde büyük ölçüde ABD’nin stratejik yeteneklerine  muhtaç olan müttefikler, yaşadıkları büyük düşkırıklığına rağmen, “şartlar gerektirdiği sürece Afganistan’da olacaklarına” ilişkin önceki ortak söylemlerini “birlikte geldik, birlikte dönüyoruz” şeklinde  değiştirmek zorunda kalmışlardır.

Afganistan fiyaskosunu takiben Biden, selefinin mirasını sürdürerek, ABD dış politikasının ağırlık merkezini daha da görünür boyutlarda  Asya-Pasifik’e kaydırmış ve Çin’i çevreleme stratejisi doğrultusunda ABD, Birleşik Krallık ve Avustralya arasında  AUKUS paktını imzalamış ve Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (QUAD-ABD, Avustralya, Hindistan ve Japonya)  oluşumunu canlandırmıştır.

Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı geniş çaplı savaş, transatlantik ittifakını Ukrayna’daki savaşa dayalı olarak birleştirmiş ve Avrupa güvenliğinin geleceği meselesinin NATO’nun ana gündem maddeleri arasına girmesine yol açmıştır.

2014’ten itibaren Ukrayna krizinin derinleşmeye başlaması sonrasında  Trump’ın baskısıyla GSYİH’larının %2’sini savunmaya ayırmayı kabul eden Avrupalı müttefiklerin, Biden döneminin kendilerine sağladığını varsaydıkları nispî “konfor alanı” sayesinde kış uykusundan uyanmaya karşı direnç gösterdikleri  gözlenmiştir.

İkinci Trump Dönemi

2024 seçimlerinde daha güçlü bir halk desteğiyle iş başına gelen Trump yönetimi, söylem ve eylemleriyle çok kısa bir süre zarfında Avrupalı müttefikler  için alarm zillerinin şiddetle çalmaya başladığı bir  döneme kapı açmıştır. 

2025’ten bugüne uzanan süreçte Trump yönetiminin, Ukrayna barış sürecinde Avrupa’yı neredeyse tamamen devre dışı bırakan, Danimarka ve Kanada gibi iki NATO müttefikinden toprak talep edecek kadar revizyonist bir çizgiye savrulan dış politika izlediği görülmektedir.

Son olarak Trump, zamanında ABD’nin emrivaki yaparak Afganistan’dan kuvvetlerini tek yanlı bir kararla çekme tasarrufuna benzer şekilde müttefiklerle danışmalar yapmaksızın, NATO üyesi olmayan İsrail’in teşvikiyle İran’a karşı gayrıhukukî savaş başlatmış, ABD-İsrail ikilisinin bu  operasyonuna bağlı olarak Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması üzerine boğazın seyrüsefere açılması için NATO müttefiklerinden istediği desteği bulamayınca, ilk dönemindeki söyleminin de ötesine giderek, bu kere NATO’yu “kağıttan kaplan” olarak nitelemekten geri durmamıştır.

"Avrupa Cini Şişeden Çıktı": Çelişkiler ve İkilemler

Trump’ın bu güvenilmez, değişken ve narsist mizacı, Avrupa’nın sonunda derin uykusundan uyanmasına vesile olmuştur. Nihayetinde savunma alanında "Avrupa cini artık şişeden çıkmıştır." AB üyesi ülkeler gerek ulusal olarak, gerek ulusüstü düzeyde Avrupa İçin Güvenlik Yardımı (SAFE) gibi finansal destek ve kredi programı ve bunun dayandığı Avrupa’nın Yeniden Silahlanması/Hazırlık 2030 gibi strateji ve planlar geliştirerek konvansiyonel açıklarını kapatmaya başlamışlar ve Fransa öncülüğünde Avrupa’ya özgü bir nükleer caydırıcılığın fikrî temellerini atmaya yönelmişlerdir.

Bu arka plan temelinde geçmişte hem NATO hem AB bünyesinde  kullanılan bazı kavramların, çoğu analist tarafından farklı tanımlar doğrultusunda  evrilmekte olduklarını gözlemek mümkündür. Bu çerçevede, “külfet paylaşımı” yerine  artık “külfet aktarımı”; “stratejik otonomi” yerine ise “stratejik sorumluluk” veya “sorumluluk paylaşımı” tanımlarının yaygınlaşmakta bulunduğu görülmektedir. Gelişim halindeki tablo hangi tanımlamaya tabi tutulursa tutulsun Avrupa/AB savunmasının yeni ve geçmişle kıyaslandığında daha otonom bir aşamaya doğru ilerlemeye yöneldiği tespitini yapmak yanıltıcı olmaz.

Nedir Bu Stratejik Otonomi?

Avrupa’nın stratejik  otonomi arayışı esasen yeni değildir; kökleri 1940’ların sonunda gündeme gelen “ Avrupa Savunma Topluluğu” (bilahare Avrupa Savunma Birliği) tesis etme projesine ve 1970'lerde NATO bünyesinde kurulan Bağımsız Avrupa Program Grubu’na (IEPG) kadar uzanmaktadır. Bir sonraki aşamayı, 1954’te Avrupalı müttefiklerin imzaladığı Tadil Edilmiş Brüksel Antlaşması’na dayalı olarak 1990’lı yılların başında hayata geçirilen Batı Avrupa Birliği (BAB) Örgütü teşkil etmiştir.  Diğer yandan, Soğuk Savaş koşullarının da etkisiyle  2000’li yılların başına kadar savunmada Avrupa’ya olabildiğince otonomi sağlamaya dönük arayışlardan somut bir netice alınamamıştır.

Stratejik otonomi kavramı yeni yüzyılla birlikte  AB bünyesinde yeniden serpilmeye başlamıştır. Öte yandan, otonomi arayışının merkezinde çok ciddi bir kavramsal ve pratik çelişki bulunduğu görülebilir.

Özlenen Otonominin Temel Çelişkisi

Başta Fransa olmak üzere AB’nin lokomotif ülkeleri, bu savunma girişimlerinin NATO’ya karşı olmadığını, aksine "NATO’nun Avrupa sütununu" güçlendireceğini iddia etmektedirler. Buna karşın uygulamada, AB üyesi olmayan NATO müttefiklerini (Türkiye, Birleşik Krallık, Norveç gibi.) bu denklemin ve AB çerçevesinde yürürlüğe soktukları girişimlerin/projelerin dışında tutmaya dönük ayrımcı bir yaklaşım sergilemektedirler.

AB üyesi olmayan müttefikleri dışlayan bir "Avrupa sütunu" ne inandırıcıdır ne de jeopolitik açıdan gerçekçidir. Baştan bu şekilde sakatlanmış bir vizyon, transatlantik bağın kuvvetlendirilmesine atfedilen önem ve söylemle taban tabana zıtlık oluşturmaktadır. O halde şu hayati soruyu sormak kaçınılmazdır: Vaşington Antlaşması’yla kurulmuş, hukukî yükümlülüklere dayalı bir İttifak içinde güvenlik ve savunma alanındaki otonominin düzey ve derecesi ne olabilir? NATO’nun Avrupa kanadının stratejik otonomisi nerede başlar, nerede biter? Bu otonomi, AB’nin varmayı hedeflediği otonomiyle hangi ölçüde ve kapsamda uyumlu olacaktır? AB, bu ikilemi bütüncül ve kapsayıcı bir vizyonla yanıtlayamadığı takdirde, güç politikalarının dünya siyasetine damgasını vurduğu bir dönemde küresel bir oyuncu olmasına güçlü bir zemin sağlayacak kendisine özgü stratejik otonomi projesinin, ölü doğmasa bile, AB’nin arzuladığı olgunluğa erişemeyeceğini görmek yetisinden şimdilik yoksundur.

Türkiye Açısından Sınamalar ve Fırsatlar

Savunma alanındaki bu kapsamlı hareketlenmeler, tarihsel olarak IEPG ve Batı Avrupa Birliği (BAB) süreçlerinin içinde yer almış olan, dolayısıyla Avrupa güvenliğinin ayrılmaz bir aktörü rolünü oynayagelen  Türkiye için hem ciddi riskler hem de önemli fırsatlar barındırmaktadır.

Türk savunma sanayisinin özellikle son yıllarda konvansiyonel ve yenilikçi teknolojilerde katettiği ciddi ve yadsınamaz mesafe ve Avrupa’nın bugün ihtiyaç duyduğu askeri yetenekleri üretme kapasitesi ve ölçeği Avrupalı aktörlerce göz ardı edilemeyecek somut bir gerçekliktir. Avrupa’nın bu kapasiteyi ve üretim potansiyelini dışlama lüksü yoktur; ancak Türkiye’nin önüne çeşitli nedenlerle AB bünyesinde kurumsal engeller çıkarma eğilimi  aşılması gereken bir sınama olarak Türkiye’nin gündeminde bulunmaktadır.

AB’nin ortaya koyduğu uzgörüden uzak bu yaklaşım ışığında Ankara’nın izleyebileceği yol  şu ana unsurlara dayandırılabilir:

- Ayrıştırıcı Kurumsal Kapılara Karşı Savunma  İşbirliğinde Minitaraflılığa Yönelmek: AB’nin dışlayıcı kurumsal mekanizmalarını zorlamak yerine, AB üyesi ülkelerle savunma sanayi alanında Türk özel ve kamu sektörleri aracılığıyla doğrudan, esnek ve pragmatik iş birlikleri geliştirmek mevcut tablonun zorunlu kıldığı rasyonel  bir yoldur. Pratikte zaten  bu yola başvurulduğu  görülmektedir.

- NATO Avrupa Kanadı Söylemini Tersinden Kullanmak: Türkiye, NATO’nun Avrupa sütununu güçlendirmeye dönük projelere öncelik vermeli ve AB’nin dışlayıcı argümanını tersine çevirmelidir. Ankara, NATO’nun Avrupa kanadının güçlendirilmesini AB’ye bir köstek değil, onun savunma çabalarını tahkim eden stratejik bir "çarpan" olarak takdim etmelidir. Bu söylem, AB’ye karşı mesafeli duran Trump yönetimi nezdinde de zemin bulabilir.

- Ağ Yapılı Savunma Ekosistemi ve Tedarik Zinciri Gerçekçiliği:Türkiye, güvenlik ve savunma alanında stratejik özerkliğini (harekât ve kavramsal/kurumsal tabanlı özerklik) genişletme kararlılığını hiç şüphesiz sürdürmelidir. Ancak bu yolda ilerlerken, dünyanın en gelişmiş savunma sanayilerine sahip ülkelerinin dahi %100 otonom olamadıkları, çeşitli bileşenler itibarıyla küresel tedarik ve değer zincirlerine dayandıkları gerçeği unutulmamalıdır. Savunma paradigmasını köklü değişime uğratmakta olan modern ve yenilikçi savunma ekosistemini dışlayarak arzulanan hedefe varmak mümkün değildir. Bu itibarla ittifak içi ortaklıklar ve işbirlikleri birer çarpan olarak dikkate alınmalıdır. 

Sonuç

Ankara Zirvesi, transatlantik ilişkilerde ya ABD ile Avrupa arasında kırılgan da olsa yeni bir köprünün kurulacağı, ya da mevcut ayrışmaya yeni bir halkanın daha ekleneceği tarihi bir dönüm noktası olmaya adaydır.

Mevcut süreçte hem ev sahibi olarak Ankara’ya, hem de diğer Avrupalı müttefiklere İttifak bünyesinde taşınması ve sürdürülmesi  oldukça zorlu ve sancılı da olsa bir yeni denge kurma sorumluluğu düşmektedir. Başarının anahtarı, bir yandan savunma alanındaki yalpalamalarından yeni yeni sıyrılmakta olan, fakat geniş kapsamıyla Avrupa güvenliğinin sağlamlaştırılmasında ağırlığı bulunan merkezlerden biri olmakla birlikte Türkiye ve Birleşik Krallık gibi aktörleri kurumsal çerçeveden dışlayan AB’nin, “NATO’nun Avrupa sütununu” nesnel ve gerçekçi bir  anlayışla tanımlamasını sağlamaya yönlendirmek; diğer yandan, Avrupalı müttefiklerine tepeden bakan revizyonist bir ABD yönetimi ile Avrupalı müttefik ülkeler  arasında rasyonel bir denge kurarak, bu sarsıntılı dönemi atlatmaya yönelik sürdürülebilir bir gelecek vizyonunu şekillendirebilmektir. 

Ankara, transatlantik ilişkilerde kurmayı hedefleyebileceği yeni ve mevcut şartlara uyarlanmış bir dengenin yanı sıra zirve vesilesiyle  İttifak ile Orta ve Uzakdoğu’daki ortaklar arasında bir köprü inşa etmeyi de gerçekleştirebilirse, bu da başarı hanesine yazılacak bir gelişme olur.

Bu sürecin yürütülmesinde Türkiye için rehber ise, soğukkanlı bir tutum, stratejik sabır ve duygulardan arınmış reelpolitik bir çerçeve olmalıdır. Aksi takdirde, kendi stratejik otonomisinin sınırlarını genişletmek isterken  Ankara kendisini mevcut hareket alanının daha da daralması riskiyle karşı karşıya bulabilir.