Demokratik Sosyalistlerin Demokrat Parti içinde ve Amerikan siyasetinde görünürlüğünün artmasıyla birlikte özelde ABD Başkanı Donald Trump’ın genelde ise tüm Cumhuriyetçi Parti mekanizmasının yeni gözde söylemi Demokratlara komünist demek oldu.  Amerikan siyasetinde sağ muhafazakâr kanadın, rakiplerini (merkez soldan liberal kesime, sendikalardan sivil haklar hareketlerine kadar) "komünist", "kızıl" veya "Marksist" olarak etiketlemesi aslında yaklaşık bir asrı geçen köklü bir geleneğin ürünü.

Bu durum, Siyaset biliminde ve Amerikan argosunda "Red-baiting" (kızıl suçlaması) olarak anılır. Bunda bir ideolojik bir eleştiride bulunmak amaçlanmaz.  Bu suçlama, muhatabı doğrudan "devlet/devlet düzeni düşmanı" ilan ederek meşruiyet alanının dışına itme taktiğidir. Suçlamanın ulusal bir histeriye dönüşmesinin ilk büyük örneği, 1917 Rus Bolşevik Devrimi ve I. Dünya Savaşı'nın hemen ardından yaşandı.

Franklin D. Roosevelt'in Yeni Düzen programından Barack Obama'nın sağlık reformuna kadar devletin ekonomide daha fazla rol üstlenmesini isteyen hemen her girişim "sosyalizm" ya da "komünizm" diye yaftalandı.  . Donald Trump döneminde ise bu söylem hem dijital iletişim araçlarıyla kitleselleşti hem de içeriği genişledi. Günümüzde Cumhuriyetçi sağ, "komünizm" söylemini sadece klasik iktisadi kamulaştırma iddialarıyla değil; "Kültürel Marksizm" ve "Woke" karşıtlığı gibi yeni sağ anlatılarla harmanlayarak yeniden üretiyor. Artık yalnızca Bernie Sanders ve Zohran Mamdani gibi demokratik sosyalistler değil, Demokrat Parti'nin merkez siyasetçilerinin neredeyse tamamı "Marksist", "komünist" ya da "radikal sol" bir potada tanımlanıyor.

Ancak son birkaç yılda Demokrat Parti içinde dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. Eskiden bu suçlamalara "Hayır, biz komünist değiliz" diyerek cevap veren Demokratlar, artık tartışmanın yönünü değiştirmeye çalışıyor. Cumhuriyetçilerin kullandığı kavramı reddetmekle yetinmiyor; asıl Trump hareketinin tarihsel olarak hangi ideolojik kategoriye daha yakın olduğunu sorguluyorlar. Böylece "komünizm" tartışmasının yerini giderek "faşizm" ve “otoriterleşme” tartışması alıyor.

Bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri, Temmuz 2026'da Temsilciler Meclisi kürsüsünde konuşan Jim McGovern'dı. İsrail’in Gazze saldırısını soykırım olarak niteleyen Temsilciler Meclisi üyelerinden biri olan McGovern, Cumhuriyetçilerin Demokratlara "komünist" demesinin gerçekle ilgisi bulunmadığını söyledikten sonra sözü Trump hareketine getirdi. Eğer bugün asıl kullanılması gereken tarihsel siyasal kavramın "faşizm" olması gerektiğini savundu. Bu konuşma, Demokrat Parti içinde giderek güçlenen yeni karşı anlatının özeti niteliğindeydi.

Soğuk Savaş'ın Bitmeyen Gölgesi

Amerikan siyasal kültüründe "komünizm" kelimesi yalnızca alternatif bir ekonomik sistemi ifade etmez; Sovyetler Birliği'ni, totaliter yönetimi, din karşıtlığını, özel mülkiyetin kaldırılmasını ve bireysel özgürlüklerin yok edilmesini çağrıştıran güçlü bir siyasi semboldür. Bu nedenle Cumhuriyetçiler açısından "komünist" suçlaması çoğu zaman ideolojik bir tanımlamadan çok seçmeni korkutmaya yönelik bir propaganda aracıdır.

1950'lerde Senatör Joseph McCarthy'nin yürüttüğü cadı avı bunun en bilinen örneğidir. O yıllarda binlerce kişi hiçbir somut delil olmadan komünist olmakla suçlandı; kariyerler sona erdi ve "Kızıl Tehlike" söylemi Amerikan siyasetinin kalıcı unsurlarından biri hâline geldi.

Trump ise bu mirası dijital çağın iletişim araçlarıyla yeniden üretti. Joe Biden, Kamala Harris, Alexandria Ocasio-Cortez, Bernie Sanders, Zohran Mamdani ve Demokrat Parti'nin çok sayıda ismini sürekli "Marksist", "komünist" ya da "radikal sosyalist" olarak tanımladı.

Ancak bu sathi söylemin ciddi bir analitik sorunu var. Siyaset biliminin temel ölçütleri dikkate alındığında Demokrat Parti'nin komünist olarak tanımlanması son derece güç. Ne parti Marksist teoriden ilham alıyor ne de reel komünizm olarak tasvir edilen rejimlerin pratiğini savunan bir yönü var. Parti, özel mülkiyetin kaldırılmasını, üretim araçlarının kamulaştırılmasını, tek parti rejimini veya kapitalist sistemin tasfiyesini savunmuyor. Hatta Demokrat Parti’nin merkez eliti birçok konuda sağ olarak nitelendirilebilecek bir duruşa sahip. Parti içindeki sol/demokratik sosyalist kanat bile, büyük ölçüde İskandinav tipi bir sosyal devlet modelini ve sosyal demokrasiyi esas alıyor; piyasa ekonomisini tümüyle reddetmiyor.

Dolayısıyla Cumhuriyetçilerin kullandığı "komünizm" suçlaması, gerçek bir ideolojik tespitten çok Soğuk Savaş döneminden miras kalan siyasî bir korku dilini yeniden üretiyor. Hatta kavram o kadar genişletildi ki, bugün neredeyse her Demokrat/ liberal/merkez sol siyasetçiyi kapsayan bir etikete dönüştü ve analitik değerini büyük ölçüde yitirdi.

Demokratların Yeni Stratejisi

Uzun yıllar Demokratların cevabı basitti: "Biz komünist değiliz." Fakat bu savunmacı yaklaşımın siyasi olarak etkili olmadığı görüldü. Çünkü tartışmanın çerçevesini Cumhuriyetçiler belirliyor, Demokratlar ise sürekli bu çerçevenin içinde savunma yapmak zorunda kalıyordu.

Jim McGovern'ın konuşması tam da bu bu hiyerarşiyi bozduğu için dikkat çekicidir. Önce bu suçlamayı reddeden McGovern ardından tartışmayı tersine çevirdi: Trump'ın seçim sonuçlarını kabul etmemesi, göçmenleri sistematik biçimde hedef göstermesi, devlet kurumlarını kişisel sadakat temelinde yeniden şekillendirmeye çalışması, muhaliflerini "Amerika düşmanı" gibi sunması ve siyasi şiddeti meşrulaştıran dilini sıraladıktan sonra şu soruyu sordu:

"Eğer tarihsel bir ideolojik kavram kullanılacaksa neden komünizm değil de faşizm olmasın?"

Bu soru, Demokrat Parti'nin son dönemde geliştirdiği yeni siyasî stratejinin merkezinde yer alıyor.

Faşizm Tartışması Neden Ciddiye Alınıyor?

Cumhuriyetçilerin "komünizm" suçlaması ile Demokratların "faşizm" eleştirisi ilk bakışta simetrik bir siyasi atışma gibi görünebilir. Ancak bu iki iddianın gerçeklikle kurduğu ilişki aynı değildir.

Trump hareketine yöneltilen "faşizm" eleştirisi, Amerika'nın bugün Mussolini İtalya'sı ya da Hitler Almanyası olduğu iddiasına dayanmıyor. Tartışma daha farklı bir noktada yürütülüyor. Soru şu: Trump hareketi ve Cumhuriyetçi Parti'nin geçirdiği dönüşüm, faşizm literatüründe tanımlanan bazı özelliklerle ne ölçüde örtüşüyor?

Bu noktada Robert Paxton, Umberto Eco, Jason Stanley ve Steven Levitsky gibi tarihçi ve siyaset bilimcilerin çalışmaları sıkça referans gösteriliyor. Bu literatürde faşizm ve neofaşist eğilimler; güçlü lider kültü, saldırgan milliyetçilik, muhalefetin gayrimeşru ilan edilmesi, hukukun araçsallaştırılması, devlet kurumlarının kişisel sadakat temelinde yeniden düzenlenmesi, medyanın sistematik biçimde düşmanlaştırılması ve toplumsal korkuların siyasal mobilizasyon için kullanılması gibi özelliklerle tanımlanıyor.

6 Ocak Kongre baskını, 2020 seçim sonuçlarının reddedilmesi, federal bürokrasinin siyasallaştırılması girişimleri, yargıya yönelik baskılar, muhalif medyanın "halk düşmanı" ilan edilmesi ile Trump etrafında oluşan sarsılmaz lider kültü, akademide bu tartışmayı meşru bir zemine oturtuyor. Tabii ki siyaset bilimi içerisinde bu süreci doğrudan "faşizm" olarak adlandırmak yerine "rekabetçi otoriterlik", "sağ popülizm" veya "illiberal demokrasi" kavramlarıyla açıklamayı tercih eden daha temkinli yaklaşımlar da mevcut. Ancak bu akademik şerhler dahi, "faşizm/otoriterleşme" tartışmasının –Cumhuriyetçilerin komünizm iddiasının aksine– olgusal bir temele ve ciddi bir literatüre dayandığı gerçeğini değiştirmiyor.

Asimetrik Bir Söylem Savaşı

İşte tam bu noktada iki tarafın dili arasında belirgin bir asimetri ortaya çıkıyor:

  1. Cumhuriyetçilerin "Komünizm" Suçlaması: Karşılığı bulunmayan, büyük ölçüde siyasal mobilizasyon amacı taşıyan ideolojik olarak karikatürleştirilmiş ve tamamen seçmen korkularını tetiklemeyi amaçlayan bir propaganda aracıdır.
  2. Demokratların "Faşizm/Otoriterlik" Eleştirisi: Trump döneminin somut uygulamalarını (seçim meşruiyetini sorgulama, kurumları dönüştürme, lider kültü ve muhalefeti gayrimeşru gösterme) faşizm literatüründeki kavramsal çerçevelerle açıklama ve tehlikeye dikkat çekme girişimidir.

Dolayısıyla Demokratların geliştirdiği karşı-söylem, bir retorik misillemesi olarak değerlendirilemez.  Tartışma zeminini siyaset biliminin gerçekliğine çekme hamlesidir.

Yeni Söylemin Temsilcileri ve Siyasetin Geleceği

Jim McGovern bu yaklaşımın tek temsilcisi değil. Anayasa hukuku profesörü ve milletvekili Jamie Raskin, MAGA hareketini anayasal düzene doğrudan bir tehdit olarak tanımlıyor. Alexandria Ocasio-Cortez, Jasmine Crockett ve Maxwell Frost gibi isimler de tartışmayı artık klasik ekonomi politik tartışmalarının ötesine taşıyarak demokrasi, hukuk devleti ve anayasal ilkeler eksenine oturtuyor.

Öte yandan bu söylem mücadelesi, aynı zamanda Demokrat Parti'nin kendi iç kimlik arayışıyla da doğrudan kesişmektedir. Parti yönetimi ile sol/demokratik sosyalist kanat arasında ekonomi, sağlık reformu ve dış politika (örneğin Filistin meselesi) gibi alanlarda belirgin görüş ayrılıkları yaşansa da, 'MAGA hareketinin otoriterleşme tehdidi' partinin farklı kanatlarını bir arada tutan en güçlü ortak paydaya dönüşmektedir. 'Faşizm' uyarısı bir yandan Cumhuriyetçilere karşı bir dış retorik hamlesiyken, diğer yandan iç krizleri askıya alan bir kurumsal kenetlenme aracı işlevi görmektedir."

Sonuç

Jim McGovern’ın Temsilciler Meclisi'ndeki çıkışı, Amerikan siyasetindeki retorik mücadelesinin yeni bir evreye girdiğini belgeliyor. Cumhuriyetçilerin Soğuk Savaş'tan kalan "komünizm" etiketini herkese yapıştırma stratejisi, kavramın içinin boşalmasıyla birlikte inandırıcılığını yitiriyor.

Demokratların bu etikete karşı savunmada kalmayı bırakıp "faşizm ve otoriterleşme" aynasını tutması ise siyasi rekabetin parametrelerini değiştiriyor. Önümüzdeki dönem Amerikan siyaseti, sadece iki farklı parti programının değil; "korku propagandası" ile "anayasal/demokratik aşınma uyarısı" arasındaki bu kavramsal savaşın sonuçlarıyla şekillenecek.