Çocukken zaman daha yavaş akardı sanki. Bayramı beklerdik. Yaz tatilini beklerdik. Sevdiğimiz birinin kapıyı çalmasını, uzaktan gelecek bir mektubu, haftaya yayımlanacak dergiyi, yeni çıkacak kitabı… Beklemek hayatın aksayan tarafı değildi; hayatın kendisiydi. Çünkü beklerken yalnızca zaman geçmezdi. Hayal kurardık. İhtimaller üretirdik. Henüz yaşanmamış bir geleceği zihnimizde defalarca yaşardık. Şimdi ise beklemek neredeyse kusur sayılıyor. Telefonumuza gönderdiğimiz bir mesaja birkaç dakika içinde cevap gelmezse huzursuz oluyoruz. İnternetten verdiğimiz sipariş ertesi gün ulaşmayınca gecikmiş hissediyoruz. Bir dizinin yeni bölümünü beklemiyoruz; bütün sezonunu tek gecede tüketiyoruz. Bir haber gündeme düşüyor, birkaç saat konuşuluyor, ardından yerini yenisine bırakıyor. Sanki hayat, sürekli yenilenmesi gereken bir ekranın akışına dönüşmüş durumda.
Teknoloji bize zaman kazandırdı ama o zamanı neyle dolduracağımızı unutturdu. Oysa beklemek yalnızca sabretmek değildir. Beklemek, insanın gelecekle kurduğu en zarif ilişkidir. Beklediğiniz şey henüz gerçekleşmemiştir ama siz çoktan onun ihtimaliyle yaşamaya başlamışsınızdır. Beklemek, geleceği bugünün içine davet etmektir. Belki de bu yüzden insan en çok beklerken büyür çünkü beklemek, zamanı öldürmek değil; zamanın bizi dönüştürmesine izin vermektir.
Fransız filozof Simone Weil'in çok sevdiğim bir cümlesi var: "Dikkat, cömertliğin en saf biçimidir." İlk bakışta bu cümle insan ilişkilerine dair gibi görünür. Oysa biraz düşününce, beklemenin de bir dikkat biçimi olduğunu fark ediyor insan. Bir şeye gerçekten dikkat verebilmek için ona zaman ayırmanız gerekir. Hemen tüketmeden, hüküm vermeden, bir sonraki şeye koşmadan onunla kalabilmeniz gerekir. Bugün belki de en çok kaybettiğimiz şey budur. Bilgiden çok dikkatimiz eksildi. Zamandan çok, zamanı yaşama biçimimiz değişti. Bu yüzden hiçbir şey derinleşemiyor şimdi. Bir habere öfkeleniyoruz ama ertesi gün unutuyoruz. Bir kitabı bitirir bitirmez yenisine geçiyoruz. Bir şarkıyı birkaç gün dinleyip sıkılıyoruz. Dostluklarımız, aşklarımız, hatta acılarımız bile hız çağının ritmine uymaya zorlanıyor. Oysa insan ruhunun kendi temposu vardır. Kalp, algoritmalar kadar hızlı çalışmaz.
Alman filozof Josef Pieper, modern insanın en büyük kayıplarından birinin "boş zaman" olduğunu söyler. Ama onun sözünü ettiği boşluk, hiçbir şey yapmadan oyalanmak değildir. İnsanın yalnızca üretmek için değil, düşünmek, dinlenmek, seyretmek ve anlamak için ayırdığı zamandır. Beklemek de böyle bir zamandır aslında. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmuyor gibi görünür ama insanın içinde çok şey yer değiştirir. En önemli kararlarımızı yürürken değil, dururken veririz. En iyi fikirlerimiz sürekli konuşurken değil, sustuğumuz anlarda gelir. En gerçek karşılaşmalarımız da çoğu zaman acele etmediğimiz günlere rastlar.
Amerikalı yazar Rebecca Solnit, umudun kesinlikten değil, belirsizlikten doğduğunu söyler. Umut, sonucu garanti edilmiş bir beklenti değildir. Bilmediğimiz hâlde geleceğe açık kalabilme cesaretidir. Bu yüzden beklemekle umut arasında görünmez bir bağ vardır. Bekleyemeyen insan, zamanla umut etmeyi de unutabilir. Her şeyin hemen olmasını isteyen bir dünyada, gelecekle ilişki kurmak da giderek zorlaşıyor.
Bugün çocuklar bile beklemeyi bilmiyor demek kolaycılık olur. Mesele çocuklar değil; onlara bıraktığımız dünya. Her şeyi hızlandırırken, hayatın mayalanma süresini elimizden aldık. Bir ağacın büyümesini hızlandıramazsınız. Bir yaranın iyileşmesini de. Bir dostluğun güvene dönüşmesini de. Bir insanın olgunlaşmasını da. Buna rağmen kendimizden, ilişkilerimizden ve hayattan sürekli daha fazla hız bekliyoruz ve sonra neden bu kadar yorgun olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz. Bedenimiz bugünde yaşıyor ama zihnimiz sürekli bir sonraki ana yetişmeye çalışıyor. Oysa beklemek, yalnızca gecikmeye katlanmak değildir; hayatın her şeyin bizim istediğimiz hızda ilerlemeyeceğini kabul etmektir. Bu kabulün içinde sabır da vardır tevazu da umut da.
Bazen düşünüyorum da çağımızın en büyük yoksulluğu para değil belki de. Zaman da değil. Bekleyebilme yoksulluğu. Çünkü beklemek yalnızca sabrın değil, hayal gücünün de evidir. İnsan beklerken düşünür. Beklerken değişir. Beklerken kendini dinler. En güzel cümleler bazen uzun bir sessizliğin ardından gelir. En sağlam kararlar da öyle. Belki yeniden beklemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Bir mesajın cevabını değil yalnızca… Bir fikrin olgunlaşmasını. Bir çocuğun büyümesini. Bir yaranın kabuk bağlamasını. Bir ağacın meyve vermesini. Ve belki en çok da kendi iç sesimizin yeniden duyulur hâle gelmesini çünkü hayatın en kıymetli şeylerinin ortak bir özelliği vardır. Hiçbiri acele etmez.

