Bir şehre gitmeden önce çoğu zaman o şehir hakkında bir fikrimiz olur. Fotoğraflarını görmüşüzdür, birkaç video izlemişizdir, “mutlaka görülmesi gereken yerler” listesini kaydetmişizdir. Hatta bazen daha yola çıkmadan, nerede durup hangi açıdan fotoğraf çekeceğimizi bile biliriz.

Sonra şehre gideriz.

O meydanı görürüz, o müzeye gireriz, o kuleye çıkarız, o sokakta yürürüz. Günün sonunda listemizdeki birkaç maddenin üzerini çizmiş oluruz. Hepimiz bir yere gittiğimizde görmek isteriz. İnsan, merak ettiği şeyin karşısında durmak ister.

Ama yine de insan bazen şunu düşünüyor: Bir şehir, sadece gördüğümüz yerlerin toplamı mıdır?

Bence değil.

Çünkü bir şehri görmek çoğu zaman dışarıdan başlar. Bakarsınız, yürürsünüz, fotoğraf çekersiniz. Tanımak ise daha yavaş bir şey. Bazen o şehirde biraz kaybolmayı, bazen birinin anlattığı küçük bir hatırayı, bazen de daha önce okuduğunuz bir cümlenin peşinden gitmeyi ister.

Haritada bir sokak sadece iki çizgi arasında kalan bir yol gibi görünür. Ama o sokağa girdiğinizde işler değişir. Bir kapının önünde bekleyen biri, açık bir pencereden gelen ses, köşedeki fırının kokusu, aceleyle yanınızdan geçen insanlar… O sokak artık haritadaki iki çizgi olmaktan çıkar.

Bir şehir, bazen oraya gitmeden önce bir kitapla da açılır. Tanpınar’ı okuduktan sonra İstanbul’a aynı gözle bakmak kolay değildir. Yahya Kemal’in Üsküdar’ını bilen biri, akşam vakti karşı kıyıya bakarken yalnızca bir semti görmez. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nı okuyan biri için Galata, sadece kule ve dar sokaklardan ibaret kalmaz; biraz da hayalin, sisin, eski zamanların içinden geçer.

Bu yüzden bir şehri yalnızca gezerek değil, okuyarak da tanırız. Bir roman bizi bir sokağa hazırlar. Bir şiir, bir semtin üzerine ince bir ses bırakır. Bir hatırat, daha önce önünden hızlıca geçtiğimiz bir yapının önünde durdurur bizi.

Rehberlik yaparken bunu sahada da çok görüyorum. Aynı yapının önünde duran insanlar aynı şeyi görmüyor. Biri mimariye bakıyor, biri sessizliğe, biri kalabalığa, biri çocukluğundan gelen bir duyguya. Çocuklar ise çoğu zaman bambaşka bir yerden bakıyor. Bazen bir mihrabı eve benzetiyorlar, bazen huzurlu bir yere, bazen de hiç aklıma gelmeyen bir şeye. Ben bu cevapları çok seviyorum. Çünkü bana şunu hatırlatıyor: Bir yer, herkesin zihninde aynı şekilde açılmıyor.

Belki de şehirleri tanımak biraz da bununla ilgili. Tek bir doğru görüntünün, tek bir doğru bilginin, tek bir doğru rotanın olmadığını kabul etmekle.

Bir şehre gitmek, onunla ilk karşılaşmadır. Tanımak ise biraz daha uzun sürer. O şehir hakkında okuduklarımız, dinlediklerimiz, orada yaşadığımız küçük anlar, başkalarının bize gösterdiği ayrıntılar zamanla üst üste gelir.

Eve döndüğümüzde hâlâ aklımıza düşen bir sokak varsa, okuduğumuz bir cümle bizi yeniden o meydana götürüyorsa, bir fotoğrafa bakınca yalnızca ne çektiğimizi değil, o gün ne hissettiğimizi de hatırlıyorsak, o şehir artık sadece gezilmiş bir yer değildir.

Bu yüzden bir sonraki yolculukta listeyi yine yapalım; müzeleri, meydanları, fotoğraf çekilecek yerleri not edelim. Ama araya biraz boşluk da bırakalım. Plansız bir sokağa sapalım. Bir kahvede gereğinden fazla oturalım. Orada yaşayan birinin anlattığı küçük bir şeyi ciddiye alalım. O şehir hakkında yazılmış bir romanı, bir şiiri, bir hatırayı yanımıza alalım.

Belki de bir şehirden asıl o zaman döneriz: çantamızda fotoğraflardan fazlası, aklımızda bir sokak, içimizde küçük bir yakınlık kaldığında.