Komedyen Deniz Göktaş “Ölü Deniz” adlı gösterisinde yaptığı espriler nedeniyle dün gözaltına alındı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın açıklamasına göre hakkında yapılmış 185 CİMER başvurusu üzerine “halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama” suçuyla başlatılmış bir soruşturma söz konusu.

Olayın en dikkat çekici yanı, Youtube üzerinden yayınlanan gösterinin ulaştığı izlenme oranları. 3 Temmuz itibariyle gösteri 8,6 milyon kez izlendi ve 380bin beğeniye ulaştı. “Beğenmedim” tuşuna basanların oranı beğenenlerin yalnızca %5’i kadar. Gösteriyi CİMER’e şikâyet eden muhbir vatandaşların sayısı ise 200’ü bulmuyor.

Bu ilk bakışta küçük gibi görünen ama aslında önemli bir veri. Zira özellikle de iktidar destekli kaynaklardan besleniyorsanız, sanki bütün toplum ayağa kalkmış ve Göktaş’a karşı büyük bir öfke dalgası oluşmuş zannedebilirsiniz. Oysa nesnel rakamlar tam tersini söylüyor. Türkiye'de eleştirel mizahtan rahatsız olan insanlar elbette var. Fakat bu tepki, toplumun tamamını değil, oldukça sınırlı ve marjinal bir kesimden geliyor.

Peki o halde neden son yıllarda neredeyse her komedyenin yolu bir şekilde linç kampanyalarıyla ya da soruşturmalarla kesişiyor? Bunun nedeni biraz da mizahın doğasında saklı.

Henri Bergson’a göre komik, hayatın doğal akışıyla mekanik olan arasındaki uyumsuzluktan doğar. Chaplin’in doğal davranmasını beklerken makine gibi hareket ettiğini görmek komiktir örneğin. Gibi dizisinin bir bölümünde geçen “belki de bu yüzden yalnızca cesurların işidir badana” sözünün mizahı, ifadenin derinliği ile somut durum arasındaki uçurumun yarattığı absürtlükte saklıdır.

Gündelik hayatın görünmeyen çelişkilerinin açığa çıkarılması da bize komik gelir. Dünyevi nimetlere uzakmış gibi görünmek isteyen ve her soruya “mülk Allah’ındır” yanıtını veren iş insana “bu arabanın vergisini kim veriyor?” diye soran Ali Congun hikayesinin bizi güldürmesinin nedeni budur. Kaan Sekban’ın kendisini orta-üst sınıf olarak gören beyaz yakalıları tiye almasının arkasında da aynı mekanik yatar. Burada mizah, teori ile pratik arasındaki uyumsuzlukları görünür kılarak üretilir. Komedinin önemli malzemelerinden birisidir insanların söyledikleriyle yaptıkları arasındaki bu mesafe.

İşte yaşam pratiği ile kendimize dair algılarımız arasındaki alan, Türkiye’de gitgide açılmakta. En özgürlükçü olduğunu düşünen kesimler, kendi kutsalları söz konusu olduğunda bir anda linç kampanyalarının neferi kesilebiliyor örneğin. Kendisini çok açık fikirli görenlerin ırkçı hezeyanlar yaşadığını, çok demokrat olduğunu düşünen siyasilerin pragmatizm uğruna tüm ideallerini bir kenara atabildiğini görüyoruz. Aslına bakarsanız, hemen hiç kimsenin düşündüğü gibi yaşamayı başaramadığı bir ülke burası.

Türk toplumunu mizah için son derece verimli bir zemin haline getiren tam da bu. Ekonomik sıkıntıları büyürken her şeyin güllük gülistanlık olduğuna ve ülkemizin bir altın çağ yaşadığına dair sürekli bir propagandaya maruz kalıyoruz. Ekonomiden sosyal yaşama değin her yer kurallar ve yasaklarla dolarken, bizler bu sınırları görmezden gelerek, etrafından dolanarak ve tüm bunlar yokmuş gibi yaparak yaşamaya devam ediyoruz. Araştırmalar toplumun giderek sekülerleştiğini, hayatımızda dini sınırlılıkların öneminin gitgide azaldığını gösterirken, ders kitaplarından televizyon kanallarına değin her mecra din propagandası ile dolup taşıyor, dindarlık gösterileri adeta birer refleks gibi tekrarlanıyor. Mizah da yazılı olan ile gerçekte var olan arasındaki bu boşlukta ortaya çıkıyor.

Belki de bu yüzden Türkiye, stand-up gösterileri, internet dizileri ve yeni kuşak komedyenler açısından oldukça üretken bir dönem yaşıyor. Toplumdaki çelişkiler arttıkça komedinin malzemesi çoğalıyor. Ancak aynı çelişkiler komedyenleri hedef hâline de getiriyor.

Çünkü mizah, doğası gereği kutsallarla arasına mesafe koyar. Din, siyaset, milliyetçilik, spor kulüpleri ya da ideolojik kimlikler… Bir toplum hangi değeri dokunulmaz kabul ediyorsa, komedi eninde sonunda onun etrafında dolaşmaya başlar. Çünkü komedyenin işi kutsala saldırmak değilse bile, kutsal ile gündelik hayat arasındaki uyumsuzluğu göstermektir.

Bugün yalnızca din üzerine yapılan şakalar değil; futbol, siyaset ya da başka kimlikler üzerine kurulan, farklı kesimlerin ‘kutsallarına’ dokunan espriler de tepkiyle karşılaşabiliyor. Pınar Fidan’ın Alevi şakaları nedeniyle uğradığı linç ya da Özgür Turhan’a yaptığı bir espri nedeniyle Galatasaray tarafından dava açılması ve adli kontrol kapmasında aylarca imza vermek zorunda kalması gibi güncel örnekler hatırımızda.

Öte yandan Deniz Göktaş olayı düşündüğümüzden daha umut verici bir tablo da sunuyor. Milyonlarca insanın izlediği bir gösteriye karşı yalnızca 185 başvuru yapılmış olması, toplumunun önemli bir bölümünün mizahla barışık ve kendi ikircikli durumuyla yüzleşmeye açık olduğunu gösteriyor.

Elbette hukuk açısından bu sürecin ağır sonuçları olabilir. Ancak toplumsal açıdan bakıldığında asıl dikkat çekici olan, milyonlarca insanın bu gösteriyi izleyip gülmesi (ya da gülmemesi) ve hayatına devam etmiş olmasıdır.

"Komedi, hayat kendini unuttuğu zaman ortaya çıkar" diyor Bergson. Belki de bu yüzden komedyenler sürekli tartışmaların merkezine yerleşiyor. Çünkü onlar insanlara, yaşadıkları hayatın gerçeğini anımsatıyorlar. Kutsallarıyla hayatları arasındaki açı farkının sürekli ve kaçınılmaz şekilde artmakta olduğunu gösteriyorlar. Rahatsızlık tam da burada başlıyor. Yine de bu mesafeyi görünür kılan insanlar oldukça, toplumun kendisine dışarıdan bakabilme imkânı da varlığını koruyacaktır.