Son haftalarda CHP Genel Merkezi önünde yaşananlar sosyal medyada sık sık “tarihi an” olarak çerçevelendi. Mutlak butlan tartışmaları, tahliye gerilimleri, gece nöbetleri, vekillerin ve partililerin oluşturduğu savunma görüntüleri birçok kişi tarafından “ülkenin teslim olmaması” olarak okundu.

Ben bu tür anlara artık otomatik olarak böyle bakamıyorum.

Çünkü Türkiye’de siyasal düzen, toplumsal enerjiyi çok hızlı biçimde soğurabilen bir yapıya sahip. Defalarca “bu kez farklı” denilen eşiklerde kısa süre sonra eski güç ilişkilerinin yeniden kurulduğunu gördük. Gezi’den 7 Haziran’a, 2017 referandumundan 2019 İstanbul seçimlerine ve 2023’e kadar benzer bir döngü tekrarlandı: büyük umut, kısa süreli mobilizasyon ve ardından restorasyon.

Bu yüzden meseleye yalnızca “iktidar geriliyor mu?” diye bakmıyorum. Asıl soru şu: Yerine nasıl bir siyasal ve toplumsal zemin kuruluyor? Çünkü otoriterlik yalnızca kişilerle ilgili değil; devlet refleksleriyle, kurum kültürüyle ve toplumun kriz anlarında yeniden ürettiği güvenlik arzusu ile de ilgili. Bu zemin değişmeden yalnızca lider değişimi kalıcı dönüşüm üretmiyor.

Ama burada asıl tartışmak istediğim şey daha somut: Türkiye’de ana muhalefetin neden otoriter rejime karşı dayanıklı bir mücadele biçimi üretemediği.

Merkez muhalefetin yapısal sınırı


Son yılların en belirgin gerçeklerinden biri şu: Ana muhalefet her kriz anında daha kontrollü, daha prosedürel ve daha geri çekilmeci bir hatta savruluyor. Bu yalnızca liderlerin karakteriyle açıklanabilecek bir durum değil; partinin tarihsel ve sınıfsal yapısıyla ilgili.

Çünkü merkez-devletçi bir parti, mücadele biçimini de kendi toplumsal zemininden seçer. Hukuki başvuru, anayasal süreç, basın açıklaması, seçim stratejisi, “demokratik tepki” çağrısı… Bunların hiçbiri önemsiz değil. Ancak iktidarın yargıyı, medyayı, kolluğu ve ekonomik araçları doğrudan kullandığı bir düzende bunlar tek başına dengeleyici güç üretmiyor.

Ortaya ciddi bir asimetri çıkıyor: İktidar fiili güç kullanırken, muhalefet çoğu zaman prosedürel meşruiyet talep ediyor. Son on yılın temel siyasal krizlerinden biri tam olarak bu.

Her siyasal yapı, kendi tarihsel birikiminden gelen sınırlı bir mücadele aracına sahip oluyor. CHP’nin elindeki araçlar da büyük ölçüde devletçi-merkez bir gelenekten geliyor: seçim, hukuki itiraz, kurumsal başvuru. Sokak siyaseti, sivil itaatsizlik, üretimden gelen güç, dayanışma ağları ya da uzun soluklu toplumsal mobilizasyon bu repertuarın asli parçası değil. Bu yalnızca lider tercihiyle açıklanamaz; partinin kurumsal yapısıyla ilgili.

Neden sürekli geri çekiliyor?


Bunun altında iki temel neden var.

Birincisi, korunması gereken büyük bir kurumsal yapı bulunuyor: belediyeler, kadrolar, ekonomik ağlar, yerel güç ilişkileri, bürokratik pozisyonlar. Parti sert bir çatışma hattına girdiğinde yalnızca seçim kaybetme değil, bütün bu yapıyı kaybetme riskiyle karşılaşıyor. Bu çok eski bir örüntü: Bir parti büyüdükçe ve kurumsallaştıkça, zamanla mücadele ettiği amaçtan çok kendi devamlılığını korumaya yöneliyor. Aygıt, hedefin önüne geçiyor.

İkincisi ise merkez muhalefetin toplumsal tabanı. Özellikle kentli orta sınıf siyaseti uzun süredir “makul”, “ölçülü” ve “düzen içi” muhalefeti meşru görüyor. Radikal ya da çatışmalı mücadele biçimleri ise çoğu zaman “marjinal” olarak kodlanıyor. Bu nedenle üretim durdurma, işgal, yaygın sivil itaatsizlik ya da uzun süreli toplumsal direniş biçimleri muhalefetin estetik ve kültürel sınırlarının dışında kalıyor.

Sorun burada yalnızca cesaret eksikliği değil; siyasal tahayyül sınırı.

Kürt meselesi ve istisna rejiminin normalleşmesi


Bu yapısal sınır en açık biçimde Kürt meselesinde görüldü.

Bugün sık sık dolaşıma sokulan “hepimiz siyasi rehineyiz, daha kötüsü başınıza gelecek” söylemi aslında farkında olmadan hiyerarşik bir mağduriyet dili üretiyor. Çünkü Kürtlerin yıllardır yaşadığı kayyum rejimini, tutuklamaları, siyasal tasfiyeleri ve istisna hukukunu sanki “asıl kriz” değilmiş gibi konumluyor.

Oysa ortada yeni başlayan bir süreç yok. Türkiye’de hukuk ve siyaset krizinin belirli toplumsal kesimler üzerinde yıllarca normalleştirilmesi, bugün aynı yöntemlerin daha geniş alanlara yayılmasının önünü açtı.

Burada bir ayrım koymak şart: Kürtlerin devletle ilişkisi ile merkez muhalefet tabanının devletle ilişkisi aynı düzleme oturmaz. Kürtler statüsüz bir ezilen ulus olarak devletle karşı karşıya; merkez muhalefetin ağırlıklı siyasal hattı ise — özellikle Kemalist-merkez damar — devletin kurucu öznesi pozisyonunda konumlanır. Bu pozisyon tabanın tamamı için aynı geçerlilikte değil; sosyal demokrat damar, Aleviler ya da yoksul kentli seçmen bu özdeşleşmenin dışında kalabiliyor. Ancak partinin tarihsel-kurumsal kimliği ağırlıklı olarak bu kurucu pozisyonun üzerine inşa edilmiş durumda.

Bu yüzden Kürt için mesele iktidarın el değiştirmesi değil, devletin asimilasyonist ve güvenlikçi paradigmasının kendisidir. Kayyumların, tutuklamaların, siyaset yasaklarının önce Kürtler üzerinde denenmesi ve normalleştirilmesi tesadüf değil; ezilen ulusu hedef alan bir devlet aklının doğal sonucudur. Bugün aynı yöntemlerin merkez muhalefete uzanması yeni bir kriz değil, bu aklın genişlemesidir. Bu yüzden Kürtlerle kurulacak gerçek bir siyasi ilişki “ortak mağduriyet” söylemiyle değil, bu devlet aklıyla yüzleşmeyle başlar.

Burada CHP’nin tarihsel sorumluluğunu konuşmadan mesele anlaşılamaz. HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına verilen destek, kayyum rejimine karşı zayıf itirazlar ve güvenlikçi devlet refleksleri bunun parçalarıydı. Sorun yalnızca AKP-MHP blokunun otoriterleşmesi değil; ana akım siyasetin istisna mekanizmalarını belirli toplumsal gruplar için kabul edilebilir görmesiydi.

Burada acı bir gerçek var: Otoriter rejimler yalnızca iktidarın saldırısıyla değil, muhalefetin bu mekanizmaları rakibine karşı meşru görmesiyle de kurumsallaşıyor. Bugün CHP’ye uygulanan yöntemlerin tohumu, dün CHP’nin de meşrulaştırılmasına ortak olduğu bir zeminde atıldı.

DEM Parti’nin açmazı


Burada DEM Parti’ye dair daha zor bir tartışma da var.

DEM bir yandan Türkiye’nin en yoğun siyasal baskısına maruz kalan parti olarak varlığını sürdürmeye çalışıyor, diğer yandan çözüm ve müzakere ihtimalini tamamen kapatmayan bir siyasal alanı korumaya uğraşıyor. Bu nedenle zaman zaman stratejik bir sessizlik üretiyor.

Ancak bu sessizlik başka bir gerilim yaratıyor: Demirtaş hâlâ içeride, binlerce siyasi tutuklu hâlâ içeride ve “süreç” denilen şey somut bir özgürleşme üretmiyor.

Bu yüzden Türkiye muhalefetinde sık sık bir “direniyor gibi görünme” hali oluşuyor. Direnişin görüntüsü var, ama sonuç üretme kapasitesi zayıf kalıyor. Sokağa çıkılıyor, açıklama yapılıyor, fotoğraf paylaşılıyor — ama iktidar geri adım atmıyor, mahkûmiyetler düşmüyor, siyasi tutuklular çıkmıyor. Performans ile sonuç arasındaki bu boşluk, son on yılın en yorucu yanlarından biri.

Başka bir mücadele zemini mümkün mü?


Bence burada önemli bir ipucu var.

Türkiye’de gerçekten geri adım attırabilen direnişlerin önemli kısmı parti merkezlerinden değil; işçi mücadelelerinden, yerel topluluklardan, kadın hareketinden ve ekoloji mücadelelerinden çıktı.

Doruk Maden işçilerinin son aylarda yaşadığı süreç bu mücadele biçiminin hem gücünü hem sınırlarını aynı anda gösteriyor. Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik’te çalışan işçiler 5-8 aydır maaş alamıyorlardı. Patron iki kez AKP’den aday olmuş, CEO ise eski AKP danışmanıydı. İşyerinde yetkili olan “sarı sendika” yıllarca işçilerin mücadelesini engelledi. Yani karşılarında yalnızca işveren değil, iktidar partisinin çekirdek patronaj ağı vardı. İşçiler Bağımsız Maden-İş’e geçtiler, Eskişehir’den Ankara’ya yürüdüler, polis kuşatması altında 16 gün direndiler ve nisan sonunda taleplerinin önemli kısmını kabul ettirdiler. Ancak holding, mayıs ortasında verdiği sözleri tutmadı. İşçiler şimdi 1 Haziran’da Ankara’da yeniden direnişe çıkıyor. Bu örnek “kazandık, bitti” demenin neden yanıltıcı olduğunu gösteriyor: Direniş kazanım üretiyor ama kazanım sürekli yeniden örgütlenmeyi gerektiriyor.

Benzer bir örüntü ekoloji mücadelelerinde de görülüyor. Muğla’nın İkizköy köylüleri 2021’den itibaren Akbelen Ormanı’nın termik santral için kesilmesine karşı 7/24 nöbet tuttu. 2023 Temmuz’unda jandarma müdahalesiyle ormanın bir bölümü kesildi, pek çok kişi “direniş bitti” diye yazdı. Oysa nöbet ve hukuki süreç devam etti; iki hafta önce Danıştay 6. Dairesi, acele kamulaştırma kararının yürütmesini oybirliğiyle durdurdu. Yıllarca süren köylü direnişi, hukukun zeminini de kendi tarafına çekti. Kazdağları ise kazanımın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor: 425 günlük çadırlı nöbetin ardından Alamos Gold 2019’da bölgeyi terk etti, ama Alamos’un boşalttığı ruhsatlar zamanla TÜMAD’a devredildi, başka şirketler bölgeye girdi. Köylüler bir şirketi kovdu, devlet aynı sahayı başka şirketlere açtı.

Bu örneklerin hepsinde benzer bir örüntü var: Mücadele yaşam alanında ya da üretim alanında kuruluyor, liderlik tek kişiye bağımlı olmuyor, kararlar daha yatay biçimde alınıyor, mücadele bireysel kariyer üretmiyor ve bu yüzden transfer ile patronaj mekanizmaları daha sınırlı işliyor. Soma’dan kadın dayanışma ağlarına kadar başka pek çok örnek de bu örüntüye dahil.

Burada asıl mesele şu: Transfer edilebilen şey genellikle bireysel siyasal sermayedir. Belediye başkanı, milletvekili ya da parti yöneticisi transfer edilebilir, çünkü bireysel pozisyon taşır. Ama kolektif mücadele içinden çıkan bir direniş odağının gücü bireysel değil, topluluğun içindedir. Doruk’ta direnen işçi, Akbelen’in sözcüsü, Kazdağları’nda nöbet tutan köylü bireysel olarak satın alınamaz, çünkü topluluktan ayrıldıkları anda temsil ettikleri güç buharlaşır. Rüşvet de aynı mantıkla işliyor: Tek kişiyi satın almakla iş bitiyorsa rüşvet çalışır; kolektif kararla iş yürüyorsa tek kişiyi satın almak yetmez.

Ama bu örneklerin bir başka ortak özelliği daha var ve dürüst olmak gerekiyor: Hiçbir kazanım kalıcı değil. Şirket gidiyor, başka şirket geliyor. Patron söz veriyor, sözünü tutmuyor. Mahkeme lehte karar veriyor, devlet kararın etrafından dolaşmanın bir yolunu buluyor. Bu yüzden yatay örgütlenme “her şeyi çözen sihirli formül” değil; sürekli yeniden örgütlenmeyi göze alabilen bir mücadele biçimi. Asıl gücü de tam burada: Yenildiğinde dahi dağılmıyor, biçim değiştirip devam edebiliyor.

Parti mi, hareket mi?


Buradan çıkan temel soru şu: Otoriter rejimlere karşı dayanıklı siyaset yalnızca klasik parti modeliyle kurulabilir mi?

Dünyanın başka yerlerinde — Latin Amerika’da, Güney Avrupa’da — partiyi toplumsal hareketlerin parlamenter uzantısı olarak kurmaya çalışan deneyimler oldu. Bunların hiçbiri kusursuz değildi; çoğu zamanla bürokratikleşti, kuruldukları taban hareketinden koptu. Ama yine de önemli bir şey gösterdi: Parti ile toplumsal hareket arasında geçirgen bir ilişki kurulmadan, yalnızca seçim merkezli muhalefet otoriter baskı karşısında kırılganlaşıyor.

Türkiye’de de bunun parçalı örnekleri görüldü: kadın hareketi, bazı sendikal deneyimler, yerel ekoloji direnişleri, mahalle forumları ve HDP’nin belirli dönemlerdeki çoğulcu örgütlenme denemeleri. Hiçbiri tam kurumsallaşamadı ama başka bir siyasal form ihtimalini görünür kıldı.

Sonuç


Türkiye’de muhalefet tartışmaları uzun süredir yanlış yerde dönüyor: doğru aday, doğru lider, doğru ittifak, doğru kampanya…

Oysa daha temel soru şu olmalı:

Hangi örgütlenme biçimi otoriter baskı altında çözülmez? Hangi yapı patronaj ilişkilerine daha dirençlidir? Hangi mücadele biçimi yalnızca seçim dönemlerinde değil, gündelik hayatın içinde süreklilik kurabilir? Ve belki en önemlisi: Hangi biçim, kaybettiğinde bile dağılmadan yeniden örgütlenebilir?

Bence mesele tam olarak burada düğümleniyor.

Sağ-merkez muhalefetten sürekli kamucu, emek merkezli ve demokratik bir siyaset çıkarmaya çalışıyoruz. Ama bu sınırın kendisini tartışmadan aynı döngü tekrar ediyor.

Halkı sürekli “daha az kötüyü seçmeye” zorlayan siyaset gerçek bir dönüşüm üretmiyor; yalnızca mevcut düzenin sınırlarını yeniden üretiyor.

Eğer başka bir yol kurulacaksa, bu yalnızca parti genel merkezlerinde kurulmayacak. Fabrika kapılarında, mahalle forumlarında, kadın dayanışma ağlarında, ekoloji nöbetlerinde ve gündelik hayatın örgütlü alanlarında kurulacak.

Belki bir gün oradan partilere de döner. Döndüğünde de yalnızca liderleri değil, siyasetin biçimini değiştirir.

Aksi halde bugün “tarihi an” diye tarif edilen her kırılma, bir önceki döngünün yeniden sahnelenmesine dönüşecek.


Not: Yazarın X hesabından izniyle alınmıştır 

Odak Noktası 11 yazı Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi? CHP'nin kurumsal kimliğini ikiye bölen anketler ve hukuki krizlerin ötesinde; yargı kıskacına alınan muhalefetin, eski usul iç hesaplaşmaları bir kenara bırakıp demokratik iradeyi ve seçmen meşruiyetini koruyacak yepyeni, dirençli bir siyaset dilini inşa edip edemeyeceği tartışma konusu. "Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi?" odak noktasında bu gelişmeleri ele alan yazı ve söyleşilere yer vereceğiz. Tüm Yazılar