Geçen yazıda sol bir partinin sağ ideolojiden uzak durması için modern sağ ideolojinin kaba bir çözümlemesi yapıldı ve vahşi kapitalizmin “insanlık dışı” olduğu gösterildi.

Liberal düşünce sanayi ve ticaretin gelişmesi için insanların piyasada kendi başlarına bırakılması gerektiğini savunuyordu. Piyasa ilişkileri içinde güçlü olanlar diledikleri gibi at koşturacak, güçsüzü yenecekti. Devletin yapması gereken şey ise güvenliği sağlamak ve elde edilen hakları korumaya almaktı.

Sonuç insanlık onurunun yerle bir edilmesine neden olan vahşi kapitalizm idi.

Bu durumda akla şu soru geliyor: insanlığın düştüğü bu acınası duruma hiç mi tepki gösteren olmadı?

Kuşkusuz tepki gösterenler oldu.

Öncelikle klasik iktisatçıların savunduğu bu sisteme, vahşetin törpülenmesini sağlamak için kendi içlerinden tepki geldi ve bu yazının konusu olmayan neo-klasik iktisat doğdu.

Ama asıl tepki başka yerlerden geldi.

Otto Von Gierke (1841-1921) kapitalist iktisadın dayandığı sözleşme özgürlüğünün gerçek bir özgürlük olmadığını göstermek için “sözleşme özgürlüğü güçlülerin elinde korkunç bir silah, zayıfların elinde körelmiş bir bıçaktır” diyordu.

Anatole France (1844-1924) kapitalist sistemdeki hukuk önünde eşitlik ilkesinin gerçek bir eşitliği ifade etmediğini göstermek için “yasa, görkemli eşitliğiyle; zengine de yoksula da köprü altında yatmayı, sokaklarda dilenmeyi ve ekmek çalmayı eşit biçimde yasaklar.” diyordu.

Avrupa’da ondokuzuncu yüzyılda birbirinden kesin çizgilerle ayrılabilen iki sosyalizm türü gelişti:

1.     Ütopik sosyalizm

2.     Bilimsel sosyalizm

Ondokuzuncu yüzyılın birinci yarısında ütopik sosyalizm ve ikinci yarısında bilimsel sosyalizm ortaya çıktı.

Bu ayrımın yapılmasına neden olan grup bilimsel sosyalistlerdi; bilimsel sosyalistler ya da Marxistler kendilerinden önceki sosyalistleri kendilerinden ayırmak için onlara ütopik sosyalistler adını verdiler.

Ütopya, sözcüğe olumsuzluk anlamı veren “u” öneki ile Yunanca yer anlamındaki “topos” sözcüğünden üretilmiştir ve “olmayan yer” anlamına gelir; bir tür hayali ifade eder.

Ütopik sosyalistletin bilimsel sosyalistlerden ayrılmasının nedenleri şunlardır:[1]

·      Çıkış noktaları sanayi devriminin yol açtığı kötü çalışma ve yaşam koşullarına gösterilen duygusal tepkilerdir.

·      Toplumsal gelişmenin nesnel tarihsel boyutu hakkında yeterli bir bilgiye sahip olmadıklarından kafalarında kurdukları ideal düzenlerin ezilen geniş kitleler benimseneceğine ve bu sayede toplumdaki sorunların kısa sürede çözüleceğine inanmışlardır.

·      Sınıf kavgası olgusunun yeterince bilincinde olmadıklarından, haksızlıkları gözler önüne sererek vicdanlara seslendiklerinde egemen sınıfların önerilen sosyalist düzenleri kabul edeceklerine ilişkin safça bir umuda sahiptirler; sadece işçi sınıfının değil bütün sınıfların haklarını savunmaya çalışmışlardır.

·      Sanayideki tekelleşme eğilimini göremediklerinden küçük üretim birimlerinin yararları anlaşıldıkça yaygınlaşacağını beklemektedirler.

·      İktisadi sorunların, siyasal yapıdaki değişimlere gerek kalmaksızın iktisadi önlemlerle çözülebileceğine inanmaktadırlar.

·      Genelde devrimci olan amaçlarının evrimci yollarla çözülebileceğini ummaktadırlar.

Bilimsel sosyalizm ise sosyalizmi tarihsel gelişimin ve iktisadi ilerlemenin kaçınılmaz sonucu olarak görür.

Bu yazıda sadece sol düşüncenin temellerini görmek için sadece ütopik sosyalistler incelenmektedir.

Ütopyacı düşüncenin İngiltere’deki temsilcisi olan Robert Owen (1771-1859) insanların yaşama biçimin belirleyenin koşullar olduğuna ve insanların sefaletten kurtarılması, daha iyi eğitimden geçirilmesi halinde toplumun daha iyi bir toplum olabileceğine inanıyordu.

İnsanı biçimlendiren şey ortam ise bu ortamın insani kılınması gerekirdi; insanı mutluluğa ulaştırmak için dış çevreyi değiştirmeli ve mevcut kurumlarda gerekli değişiklikler yapılmalıydı.

Toplum geniş bir atölye idi ve bu atölye akıl yoluyla düzen altına alınabilirdi.

Owen’a göre hem insanlar arasındaki yarışma, hem de devletler arasındaki yarışma insanlığın aleyhine sonuçlar doğuruyordu; toplumsal düşmanlığın temeli insanlar arasındaki yarışma idi.

Ülkeler arasındaki yarışma ise dünya kaynaklarının bütün insanların yararına kullanımını engellemekteydi.

Sözkonusu yarışmalar kötü toplumsal kurumların ve kötü öğretilerin sonuçlarıydı; bu yarışmaların kaldırılmasıyla kötülüğün kökü kurutulmuş olacaktı.

Owen yarışma yerine toplumsal işbirliği ilkesinden yanaydı ve kooperatif köy birliklerinin toplumsal işbirliği ilkesini hayata geçirebileceğine inanıyordu.

Yarışma ilkesinin yerini toplumsal işbirliği ilkesinin aldığı kooperatiflerde, bireysel çıkar ve kâr amaçlarının yerini herkesin birbirine ortak hizmet sunması amacı alacaktı; bu toplumda herkes birbirini tanıyacak ve birbirine hizmet etmeye çalışacaktı.

Böylece kooperatif köyler hem bireyler, hem de sınıflar arasındaki yarışma, kavga ve savaşı ortadan kaldırarak insanın karakterinde köklü bir değişime yol açacaktı.

Owen’in döneminde işçilerin amansız bir sömürüsü sözkonusuydu ve Owen işçilerin yaşadığı yoksulluktan etkilendiğinden yaşamını işçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi amacına adadı; düşüncelerini uygulama alanına aktarmayı düşündü.

Bu nedenle kendi fabrikasında hem çalışma koşulları bakımından hem de insanlar arası ilişkiler bakımından birçok yenilik yaptı.

New Lanark’ta örnek bir topluluk kurdu; bu girişiminde ücretlerin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinin sadece işçilerin yararına olmadığını ama aynı zamanda işverenlerin de yararına olduğunu göstermeye çalıştı.

Fabrikanın yanında çağdaş bir köy kurdu ve çalışanların çocuklarını okutmaya başladı.

Sözkonusu işçi yanlısı harcamalara sıcak bakmayan ortaklarını ortaklıktan çıkardı ve yeni ortaklar aldı.

Owen kendi fabrikasında yaptığı yeniliklerin yayılması, işçi barınaklarının iyileştirilmesi, ücretlerin artırılması, çalışma sürelerinin azaltılması ve işyerlerine yakın okullar açılmasını sağlamak için düşüncelerini 1816’da yazdığı Toplum Üzerine Yeni Görüşler (A New View of Society) kitapta topladı ve bu kitabı çeşitli hükümet başkanlarına gönderdi.

Önerilerinin hayata geçmesi için çocukların çalışma yaşının yükseltilmesini, fabrikalarda çalışma koşullarının denetlenmesini içeren bir çalışma yasa taslağı hazırlayarak hükümete önerdi; öneri önce benimsenmediyse de 1833’te yasalaştı.

On yaşında küçük çocukların fabrikalarda çalıştırılmasını engelleyen yasayı onaylattığı için devlet müdahaleciliğinin öncüsü sayıldı; ancak kısa bir süre sonra yasanın uygulamasından vazgeçildi.

1821’de yazdığı Lanark İlçesine Rapor ( Report to County of Lanark) başlıklı ünlü raporunda işçi sınıfının yaşam koşullarının nasıl düzeltilebileceğini açıklıyordu; raporda emeği her türlü servetin ve ulusal zenginliğin kaynağı olarak tanımlıyor ve emeğin uygun olmayan biçimde yönetilmesinin toplumun doğal gelişiminin önünü tıkadığını ileri sürüyordu.

Raporda sunduğu öneriler arasında köy kooperatifleri kurulması bulunmaktaydı; kooperatiflerde hem tarım hem de sanayi işi yapılacaktı; her bir kooperatifin ürün fazlası diğer köy kooperatifleriyle mübadele edilecekti; her kooperatif köyü 400-600 dönüm toprak üzerine kurulu bir alanda yaşayan yaklaşık 1200 kişiden oluşacaktı; bu köylerde üretim, tüketim, çalışma, dinlenme, mutfak ve sofra ortak olacaktı.

Çocuğa bakma görevi üç yaşına kadar ailesine ve bu yaştan sonra topluma ait olacaktı.

Topluluğun üyeleri rekabet etmeyecekleri ve iyi yurttaş olacakları akılcı bir yöntemle eğitileceklerdi.

Owen bu önerilerin devlet ve sosyal güvenlik kurumları tarafından benimseneceğini ve onlar tarafından benimsenmezse insanseverlerin yardımıyla hayata geçirileceğini umuyordu.

Ancak egemen sınıflar ve yöneticiler bu beklentiyi boşa çıkardı; 1815 buhranı Owen’in kendi fabrikalarında yaptığı iyileştirmelerin başarısızlığa uğramasına neden oldu.

Bunun üzerine 1825 yılında tasarılarının daha iyi anlaşılabileceğini düşündüğü Amerika’ya gitti; Meksika’da ve Kanada’da Yeni Düzen (New Harmony) adını verdiği köyler kurdu.

800-1200 kişiden oluşan bu komünist kolonilerde çalışma yaşamı, üretim ve toprak eşitlikçi ilkelere göre düzenlenmişti; buralarda herkes yeteneğine, yaşına ve cinsiyetine uygun olarak tam verimlilikle çalışacaktı.

Owen bu köylerin devlet ve insansever kişiler tarafından destekleneceğini ummuştu; ancak umduğu gibi olmadı; köyler mevcut egemen düzenin kurallarına uydular ve Owen’in getirmek istediği yenilikler kurumsallaşamadı.

Bu girişimde İngiltere’de kazandığı ikiyüzbin dolarını buralarda kaybeden Owen 1829’da İngiltere’ye dönmek zorunda kaldı.

İngiltere’ye döndükten sonra reformcu düşüncelerini yaymaya çalıştı; her çeşit toplumsal düzensizliğin kârdan ve paradan ileri geldiğini ve emek dışında bir değer kaynağı olmadığını anlatmaya çalıştı; bu düşünceleri işçi sınıfı içinde coşku yarattı ve bazı orta sınıf reformcuları tarafından da desteklendi; Owen’ci ilkelere dayanan bir kooperatifçilik akımı başladı.

Sanayi kendine yeterli olan kooperatif örgütlere dayanılarak yeniden yapılandırılacaktı; bu amaca uygun olarak 1832 yılında para yerine çalışma bonolarının kullanıldığı bir Değişme Mağazası kurdu; üretim kooperatifleri kendi aralarında alışverişe başladılar.

Owencı sendikalar 1833’te bir konfederasyonda birleştiler ve konfederasyonun üye sayısı 500 bini aştı.

Bazı yerlerde yasalara aykırı olarak yapılan sanayi eylemi ile günlük çalışma süresini 8 saatle sınırlayan eylemler yaptılar.

Hızlı gelişen Owencı akım aynı hızda çöküşe geçti; yapılan bir genel grevden sonra sendikalar arasında ve konfederasyonda görüş ayrılıkları çıktı.

Bu arada karşı cephede de girişimler başlatıldı: İşverenler Owencı akımın hâkim olduğu yerlerde lokavta giderek işçileri işten çıkardılar; hükümet de karşı cephede yer aldı ve Owencı akımı bastırma yoluna gitti; akım baskılara dayanamayınca federasyon dağıldı ve Owen yenilgiyi kabul etti.

(Kıssadan küçük bir hisse: Milletvekili, belediye başkanı ve diğer sol parti üyelerinin maaşlarının artması ve kendilerine ayrıcalık sağlanması ile ilgili önerilere destek vermeleri ya da bu konuda sessiz kalmaları yanlıştır. Bu kişiler kamudan kendilerine değil, kendilerinden kamuya kaynak aktarmalıdır. Sağ ideolojiye mensup olanların yaptıkları ölçüt alınamaz!)

Bir başka ütopik sosyalist Saint Simon (1760-1825) soyluların sonuncusu ve sosyalistlerin ilki biçiminde nitelendirilmektedir.

Sosyalizm, teknokrasi, enternasyonalizm gibi çağdaş düşünce nosyonlarına ilk kez değinen bir düşünürdü; öğretisi bir üretim öğretisiydi; düzenli bir ekonomiye dayalı bir yönetim biçimi kurmak istiyordu.

Ona göre Adam Smith ve liberaller de önceliği ekonomiye vermişlerdi ancak onlar tüketicilerle ilgileniyorlardı; Simon ise üreticileri önceliyordu.

İnsanlığın gelişimi doğrudan doğruya üretimin artırılmasına bağlıydı ve bu nedenle öncelik üretime verilmeliydi; iktisat, öncelik sıralamasında politikadan önce geliyordu ve politikanın, üretimin artırılması amacına göre tanımlanması gerekirdi; politika, üretimi düzenleme bilimi olmalıydı.

Ulus denen şey aslında bir büyük sanayiydi ve bu nedenle politika bilimi de bu sanayiyi düzenleyen bir üretim bilimiydi.

Üretimin bu kadar öne çıkarılması beraberinde üreticilerin öne çıkarılmasını gerektiriyordu.

Üreticiler ise hem bilim adamlarını, sanatçıları hem de tarımcıları ve sanayicileri kapsamaktaydı.

Toplumun temel sorunu üreticilerin siyaset alanına katılmamış olmasıydı.

Üreticiler siyasete katılırlarsa ulusu ve kralı tehdit eden tehlikelerin tümü bir anda ortadan kalkacaktı. Sanayi sistemi adlı eserinde şunları söylüyordu

Siyasal iktidarı ellerinde tutan soyluları, yargıçları uzaklaştırıp iktidarı sanayicilere vermek görevini üzerime aldım.

Saint-Simon üreticilerin önemine vurgu yapan ve mahkemede yargılanmasına yol açan şu sözleri iktisat ile siyaset arasındaki tercihini belirgin biçimde ortaya koymaktaydı:

“Tutalım ki Fransa en iyi elli fizikçisini, en iyi elli kimyacısını, en iyi elli ustasını, en iyi elli mühendisini, en iyi elli mimarını, en iyi elli doktorunu, en iyi elli bankacısını vb. kaybetmiştir. Memleketin belli ihtiyaçlarını karşılayan bu üreticilerin yerini doldurmak için en azından bir kuşak büyük bir sıkıntıya düşecektir. Buna karşılık tutalım ki, bu yukarıda saydığımız üreticileri değil de kralın kardeşini, Angouleme dükünü, Orleans dükünü, Bourbon dükünü, Angouleme düşesini, sarayın bütün büyük subaylarını, bütün bankacıları, bütün Devlet danışmanlarını, kardinalleri, piskoposları, keşişleri, papazları, rahipleri, yargıçları, memurları kaybettik. Bunlarla birlikte yurdun onbin büyük mülk sahibi de ölse, hiç şüphe yok, Fransa büyük bir yasa bürünür ama üzüntümüz ister istemez yalnız duygu alanında kalır. Çünkü bunların yok olmasıyla devletin gerçek yapısında herhangi bir değişiklik olmaz. Çünkü ölenlerin yerini hemen aynı derecede değerli başkaları alacaktır.”[2]

Simon doğuştan gelen hiçbir imtiyazı kabul etmedi; endüstriyel eşitliği savundu, her şahsın topluma kattığı değer ölçüsünde kıymetlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Ona göre sanayi sınıfı toplumu besleyen esas sınıftı.

Devletin görevi ekonomiyi düzene sokmak ve onu çıkmaza sürükleyen özel kişilerin elinden kurtarmaktı.

Devlet yönetimini ele geçiren sanayicilerin ya da üreticilerin yanında düşünce temellerini kuran düşünce üreticileri bulunmaktadır; sanaycilere düşen bilim adamlarının hazırladıkları tasarıları uygulamaktı.

Simon’a göre sanayi toplumundaki en acil görev ekonomik yaşamı örgütlemekti.

Ortaçağ önceki yılın devrimleriyle yıkılmıştı ve şimdi sıra yeniçağ toplumunun örgütlenmesindeydi; bu yüzden de ekonomik yaşamın örgütlenmesi siyasal kurumlardan çok daha önemliydi.

Ekonomi teknik bir işti ve bu teknik işin teknokrat bir siyasal yapı tarafından örgütlenmesi ve yürütülmesi zorunluydu.

Ona göre toplumun kalkınması ekonomiye bağlıydı ve ekonominin gelişmesi ya da kalkınma, toplam üretimin artmasına bağlıydı.

Devletin görevi her şeyden önce üretici olmak, sanayiyi desteklemek, iş dağıtmak, ödünç vermek ve üretimi belli bir düzene sokmaktı.

Simon’un düşünceleri ölümünden sonra Simoncular tarafından güncellendi ve pratiğe aktarıldı.

Simonculara göre kölenin yerini serf ve serfin de yerini ücretli işçi almıştı; şimdi sıra emeğin sömürülmesi yerine emeğin ürününün tümünün emekçiye bırakılmasına gelmişti.

Simoncular ayrıca ekonominin merkezi bir planlama örgütünce yürütülmesi düşüncesiyle çağdaş plancılığın ve teknokrasinin öncülüğünü yapmışlardı.

Bu akım çok sayıda işadamı, sanayici ve bankacı yetiştirdi; mühendisler, finansçılar ve yöneticiler ilk Fransız demiryollarını yaptılar; Süveyş Kanalının ilk planlarını çizdiler.

Yapılan bir yoruma göre, “Saint-Simon’a kadar hiç kimse insanın iktisadî ve sosyal faaliyeti üzerinde böylesine ısrarla durmamış, emeği öylesine yüceltmemiş, aylaklığı yermemiştir.”

(Kıssadan küçük bir hisse: Sol bir partinin hiçbir milletvekili Karayolları Trafik Kanununda milletvekillerine ve diğer kamu görevlilerine trafikte geçiş üstünlüğü tanıyan düzenlemeyi destekleyemez! Sağ partilerin bu tür önerilerine karşı çıkmak sol parti milletvekillerinin öncelikli görevidir: Ayrıcalık verilecekse üretimde bulunanlara verilmelidir.)

Türkiye’de Cumhuriyet döneminin başında CHP’nin ekonomide üretim kapasitesinin artırılmasına yönelik çabası ve planlı ekonomi modeli benzer bir düşünceden kaynaklanmış olmalıdır.

Bu yüzden sol bir partinin Cumhuriyet dönemi mirasına sırtını dönüp, sağcı ilkeleri benimsemek yerine, bu anlayışı güçlendirerek uygulaması gerekir.

Bu yazıda üzerinde durulacak son ütopik sosyalist Charles Fourrier (1772-1837)’dir.

Fourrier yiyecek maddelerinin kıt olmasına rağmen bu maddelerin karaborsaya düşmesi için beş ton pirinci denize döken patronunun bu davranışı üzerine düşündü.

Kendi anlatımına göre toplumdaki düzensizliğin kaynağını bir lokantada 2,5 Franga yediği bir elma sayesinde buldu: Elmanın kilosunun köylüden alınış fiyatı 2,5 Frank iken masasına gelen bir tek elmaya 2,5 Frank ödemiş olması aklını başına getirmiş ve Fourier bunun üzerine düşünmeye başlamıştı; Fourier’in elması onun aklını başına getirerek toplumsal sorunlara yöneltmişti.

Fourier buradan yola çıkarak insanlık tarihine dört elmanın kılavuzluk ettiğini belirtmekteydi; Bu elmaların ilk ikisi kötü ve ikinci ikisi iyiydi, çünkü birinci elma olan Adem’in elması Havva’nın cenneten kovulmasına neden olmuştu; ikinci elma olan Truva’lı Paris’in elması Zeus’un kızı dünyalar güzeli Helen’in Paris’in elmasını yemesiyle Truva Savaşı’nın doğmasına neden olmuştu; doğa yasalarının ve yerçekimi yasasının bulunmasına yol açan Newton’un elması üçüncü elmaydı; Fourrier’in restaurantta yediği elma, Fourier elması, dördüncü elmaydı.

Fourrier, kendi elmasının insanlar arasındaki çekim yasasını bularak toplumun yasalarını bulmaya yardımcı olduğunu söylüyordu.

Ona göre kapitalizm kötü bir düzendi ve bu nedenle insani tutkuların olumlu işlev görmesinin önünde engel oluşturmaktaydı.

Kapitalizmin dayandığı rekabet tutkusu savurganlığa, krizlere ve ahlaksızlıklara yol açmaktaydı.

Oysa insanın tutkulu olması iyi bir düzende olumlu sonuçlar doğurabilirdi.

Bu tutkular iyi bir düzende işbirliği yapma ve yaratıcı olma yönünde gelişebilirdi ve tutkuların bu yöndeki gelişimi toplumsal mutluluğu artırırdı.

Bu durumda yapılması gereken insanların tutkularını olumlu sonuçlar doğuracak biçimde geliştiren yeni bir düzenin tasarlanmasıydı.

Fourirer tutkuların olumlu yönde geliştirilmesi için Falanster (Phalanster) adı verilen toplumsal birimler oluşturulmasını önerdi.

Falansterler hem ekonomik, hem de toplumsal birimlerdi.

Verimliliğin artırılması çalışmanın bilimsel esaslara göre yeniden örgütlenmesine bağlıydı.

Örneğin yüz ayrı ailenin yüz ayrı mutfakta yemek hazırlayıp yemesi israfa yol açacağından ekonomik ve sağlıklı olamazdı; mutfakların birleştirilip tek bir mutfakta yemek yenmesi daha az maliyetle daha sağlıklı yemekler hazırlamaya olanak tanıyacaktı.

Bu durumda yapılması gereken bu tür bir anlayışa dayalı ekonomik ve toplumsal birimler oluşturup insanların tutkularının olumlu yönde işlev görmesini sağlamak olmalıydı.

Falansterler büyüklüğü 5 bin hektar kadar büyüklükteki toprak parçaları üzerindeki 1600 kadar insanın ve toplam 400 ailenin birleşmesiyle oluşacaktı.

Çalışma arazisinin tam ortasında Falanj’daki bütün insanları barındıran büyük bir yapı olacaktı ve yapıdaki salonlar, mutfaklar ve yemekevleri ortak olacaktı.

Bu insanların tümü bu büyük yapıda yatıp kalkarak, hep birlikte yemek yiyerek komünal bir yaşam sürecekti.

Birlikte yaşamın sürdürüldüğü büyük yapının etrafında çalışma atölyelerinden, çocuk bakım ve eğitim evlerine kadar çeşitli amaçlarla inşa edilmiş yapılar bulunacaktı.

Fourier falansterleri camlı ve sıcak koridorları olan, 40 çeşit yemeğin tüketicileri beklediği yemek salonları olan hoş bir ortam olarak betimlemekteydi.

Buralarda çalışmanın çekici olması için falansterlerde yaşayanlar sürekli çiçek yetiştirmekte ve kuzu kırpmaktaydılar.

Falansterlerde işler tutku yasası olarak adlandırılan yasaya göre bölüştürülecekti; doğa, insanları çeşitli işleri görecek farklı yeteneklerle donattığından herkes kendi eğilimine ve tutkularına en uygun gelen işi yapacaktı; herkes kendi tutkusuna uygun düşen işlerde çalışacağından işler zorlamaya dayalı olarak değil gönüllü ve zevkli olacaktı.

Tutkuların özgürlüğü ve keyif verici çalışma sayesinde insanlar birbirlerine sıkıca bağlanacaktı.

İşlerin yürütülmesine rekabet tutkusunun getirdiği yarışma yerine, işbirliği ilişkisi egemen olacaktı.

Ancak hiç kimseye çalışmama ve aylaklık etme şansı tanınmayacaktı; herkes kendi yeteneğine ve ilgisine göre işbölümü ilkesine uygun olarak üretime katkı sunacaktı.

Falanjlarda her tipten ve her meslek dalından bir erkek ve bir kadın bulunacaktı.

Fourier toplumu ve üyelerini bağımlılıktan kurtarmak amacıyla aşırı bir uzmanlaşmaya karşıydı ve bu amaçla falanster insanların sürekli iş değiştirdikleri kapalı bir topluluktu.

Falansterler kapitalizm eleştirisi sonunda kurulmasına rağmen, kapitalistlerin de burada yeri vardı ve kapitalistlerin buralara yatırım yapmaları için özendirilmesi söz konusuydu.

Üretim araçları falansterin ortak malı olacaktı; ancak Fourier kapitalistleri de falansterlere çekmek istiyor ve buralara yatırım yaptıkları takdirde büyük paralar kazanacakları yönünde umut yayıyordu; çünkü Fourier’in istediği sadece vahşi kapitalizmi yok etmekti.

Bu amaçla dünya nimetlerini bölerken şu oranlara uyulmasını öngörüyordu: 5/12 emek, 4/12 sermaye ve 3/12 yetenek.

Fourier bu oranlara uyulduğu takdirde kapitalciliğin ortadan kaldırılabileceğine inanıyordu; bu oranlarda olmak koşuluyla küçük özel mülkiyet ve miras hakkı olacaktı.

Fourier yoksulluk ve zenginliğin doğal olduğunu öne sürüyordu; bu nedenle de her falanjda zenginlik bakımından üç sınıf bulunacaktı.

Adalet sınıfların eşit duruma getirilmesi değil sınıflar arası değişim oranının korunmasıyla gerçekleştirilecekti; büyük yapı içinde her sınıfın kendi eşiti olan kişilerle oturması, yemek yemesi ve ayrı bölümlerde yer alan barınaklarda kalması sağlanacaktı.

Başka bir anlatımla yemekler herkes için aynı mutfakta aynı malzemelerle pişerek ucuz maliyetli ve sağlıklı yemek yapılacak ancak yemekler aynı binanın içindeki farklı yerlerde toplu olarak yenilecekti.

Falansterlerin mucizeler yaratacağına inanıyordu; toprak gençleşecek, iklimler yumuşayacak ve insanların yaşam süresi uzayacaktı; insanlar 175 yaşına kadar yaşayabilecekti.

Doğanın güçleri evcilleştirilecek evcilleştirilen antillom ve antibalaine canavarlarının yardımıyla öğle yemeği Paris’te ve akşam yemeği Marsilya’da yenebilecekti.

Falansterlerin gönüllülük ilkesiyle kurulabileceğini ve ardından komünist bir yaşamın hemen hayata geçirilebileceğini umuyordu.

İlk falansterlerin kurulması için Fourier bir milyon franga ihtiyacı olduğunu hesapladı; insan toplumlarının ve insanlığın geleceğini değiştirecek bu girişime destek verecek birinin çıkmasını bekledi ve bu beklenti içinde 1837 yılında öldü; dolayısıyla yaşamı süresince falansterlerin kurulduğunu göremedi.

Özetlemek gerekirse bu yazıda yüzeysel biçimde aktarılan düşünceler birer ütopya idi ve başarısızlığa uğradılar.

Ancak bu düşünceler sol bir örgütlenmenin hedefleri konusunda yol göstericidir.

Nitekim bilimsel sosyalistler de teorilerini inşa ederken ütopik sosyalistleri eleştirmelerine rağmen önceliklerini belirlerken bu düşüncelerden yararlandılar.

Sol bir partinin emek, üretim, ezilenlerin ve yoksulların yanında olma, gelir eşitsizliğini azaltma, devletin ekonomiye müdahalesi, planlı ekonomi, yarışma yerine işbölümü ve işbirliği vb. konularda burada aktarılan düşünceleri gözardı etmemesi gerekir.


[1] Alaeddin Şenel, 2001, s. 105

[2] İlhan Akın, Kamu Hukuku

Odak Noktası 102 yazı Mutlak Butlan Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP'nin 38. Olağan Kurultay'ı "mutlak butlan" (kesin hükümsüzlük) gerekçesiyle iptal etti ve Özgür Özel ve yönetimini tedbiren görevden uzaklaştırarak kurultay öncesindeki eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibini karar kesinleşene kadar tedbiren göreve iade etti. Kararın öncesi ve sonrasında gelişmeleri yazarlarımız analiz ediyor. Tüm Yazılar Odak Noktası 11 yazı Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi? CHP'nin kurumsal kimliğini ikiye bölen anketler ve hukuki krizlerin ötesinde; yargı kıskacına alınan muhalefetin, eski usul iç hesaplaşmaları bir kenara bırakıp demokratik iradeyi ve seçmen meşruiyetini koruyacak yepyeni, dirençli bir siyaset dilini inşa edip edemeyeceği tartışma konusu. "Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi?" odak noktasında bu gelişmeleri ele alan yazı ve söyleşilere yer vereceğiz. Tüm Yazılar