II. Bölüm: Çamurdaki Kuyruk ve Ziran'ın Akıntısı
‘Tarihi yazanlar, mağdurların gözyaşlarını mürekkep olarak kullanırlar.’
Geçen hafta, o tertemiz bahçenin kapısında yazan tabelayı okuduk: "Çalışırsan girebilirsin." Ancak içeridekilerin çoğunun o bahçeye nasıl geldiğini kimse söylemedi. Bahçenin bekçileri hep aynı ailedendi ve kapıyı tasarlayanlar, bahçenin içindekilerin torunlarıydı. O tabela, aslında bir niyet beyanıydı; tıpkı bugün kurumların girişinde asılı olan "Liyakat Esastır" yazıları gibi. Ne kadar da güzel yazılmış, değil mi? Keşke o yazının altına, "Ancak..." diye başlayan bir dipnot düşülse. Kim uğraşır ki? Dipnot yazmak, tabelayı asmaktan daha zahmetli; zaten tabela, asıl meselenin üstünü örtmek için var. Tıpkı bizim "eşit fırsat" masalımız gibi: Ne kadar çok tekrarlarsan, o kadar az sorgulanır.
Şimdi o kapıyı kırıp içeri girmek varken, kapıyı sorgulayıp bahçenin kendisini terk eden bir filozofla tanışacağız. Adı: Zhuangzi. Onun derdi, bahçeyi düzeltmek ya da daha iyisini yapmak değildi. Onun derdi, bahçe fikrinin kendisiyle hesaplaşmaktı. "Madem herkes eşit," der gibi, "neden bu bahçenin bekçileri hep aynı aileden?" Soru basit, cevabı ise o kadar karmaşık ki, binlerce yıldır bu soruyu soranların boynu bedeninden ayrı yerde.
Zhuangzi, hayatı hakkında çok az şey bilinir.
Kendi adını taşıyan eserinde bir anekdotla karşımıza çıkarbu büyük bilge. Krallıkta kendisine yüksek bir makam teklif edilir. Elçiler gelir, sarayın ihtişamını, unvanın getireceği itibarı anlatırlar. Zhuangzi dinler, başını sallar ve tapınakta saklanan kutsal bir kaplumbağa kabuğunu işaret eder: "Bu kaplumbağa," der, "ölümünden sonra altın yaldızlarla onurlandırılmayı mı tercih ederdi, yoksa şu arkadaki çamurda kuyruğunu sürükleyerek yaşamayı mı?" Elçiler "Elbette çamurda yaşamayı" deyince, Zhuangzi gülümser: "Öyleyse gidin, ben de kuyruğumu çamurda sürükleyeceğim."
Ne kadar da basit ve asil değil mi? Biz bu basitliği bir türlü anlamlandıramıyoruz. Çünkü anlamak, sistemin bize sunduğu o yaldızlı kafesi reddetmek demek. Oysa biz, kafesin kapısı açıldığında içeri koşuyor, sonra da neden özgür olmadığımıza şaşırıyoruz. Kafesin içinde altın bir tabakta sunulan ölümü, çamurun içindeki hayata tercih ediyoruz. Çünkü çamur, kirli, aşağılık, "başarısız" demek.
Oysa çamur, aynı zamanda hayatın ta kendisi. Ama hayat, sistemin işine gelmez; sistem, canlılıktan değil, itaatten beslenir. Tıpkı bugün, bir kamu kurumunda "liyakat" diye bir şey kalmadığı için hak ettiğimiz halde yükselmezken, siyasi bağlantısı olanların nasıl tepelere tırmandığını görüp durmamız gibi. Ne kadar tanıdık, değil mi?
Zhuangzi, eleştirisini bir tiyatro sahnesinde canlandırmıştır. En meşhur oyununda, düzenin simgesi Konfüçyüs ile ülkenin en azılı haydutu Zhi'yi karşı karşıya getirir. Konfüçyüs, haydudu iyiliğe, erdeme, düzene çağırır. Ama Zhi, Konfüçyüs'ün ahlaki dilini ustalıkla ters yüz eder: "Neyin doğru neyin yanlış olduğuna keyfi olarak karar veriyorsun," der, "böylece krallığın dört bir yanındaki insanları asıl hayatlarından alıkoyuyorsun."
Konfüçyüs'ün ve hizmet ettiği yöneticilerin, tıpkı bir haydut gibi başkalarının emeğinden çaldığını söyler. Tek fark, Konfüçyüs'ün bunu "yüce idealler" adına yapmasıdır. Hırsızlığını ipek kumaşlara sarar, soyguna "vergi" adını takar, gaspı "kamu yararı" diye sunar.
Evet yine ne kadar da tanıdık, değil mi? Ne kadar da komik, ama aslında ağlanacak kadar trajik.
Zhuangzi'nin mesajı nettir: Büyük hırsız, küçük hırsızı yakalatıp cezalandırırken, kendisi kürsüye çıkıp kuralları koyan hükümdar olur. Küçük olanı zindana atarlar ki, büyük olanın "hak edilmiş" liyakat masalı gölgelenmesin. Bugün Türkiye'de bu oyunun farklı versiyonlarını izlemiyor muyuz? Sokakta tezgâh açana ceza kesilirken, milyarlarca liralık kamu ihalesini usulsüz alan firmalara "işin ehli" denir. Sokakta tezgâh açana "seyyar," derler de, masada milyarları paylaşana "müteşebbis" diye alkış tutarlar. Ne kadar da güzel bir düzen! Taşralı bir haydutun yaptığını, sarayda oturup aynı şekilde yapana "devlet adamı" deniyor. Fark, sadece mekânda...
Zhuangzi'nin belki de en çarpıcı tespiti şudur: "Başarılı" olma dürtüsü, kişiyi bir soyutlama için yaşamaya davet eder. Kişi, itibar, unvan, "kariyer" gibi soyut idealler uğruna kendi canlı hayatını harcar. Bedeni bir araca, ruhu bir metaya dönüşür. Kendimizi bir ideal uğruna eritiriz de elimizde sadece efendilerin bilançolarına yazılan rakamlar kalır. Tıpkı bugün, sabahın ilk ışıklarında başlayıp gecenin karanlığında biten mesailer, hafta sonları çalışmayı marifet sayan patronlar, "işini sev, mesai mefhumu olmaz" diyen yöneticiler... Hepsi, erdemin veya başarının, kişinin kendi canından, sağlığından, ailesinden ve hayatından feragat ederek kazanılabileceği yanılgısını besler.
Resmî tarihte birer idol olarak övülen o fedakâr kahramanlara bakın. İdealistlerin mezarları, efendilerine sadakatle hizmet edip nehirlerde çürüyen sadık kahramanların kemikleriyle doludur. Ne hazin bir sadakat şarkısı! Erdem uğruna ölmek ne kadar kahramanca, değil mi? Peki ya o erdemin kendisi bir kurgudan ibaretse? Ya o kahramanlık, sadece sisteme meşruiyet kazandıran bir hikâyeyse? Önce kurbanı yarat, sonra onun için ağla. Bu sistem, gözyaşlarımızla besleniyor sayın okur.
İnsanları başarıya ve puana göre sıralayan bir sistem, kaçınılmaz olarak öz-sömürü için teşvikler yaratır. Değer ölçülebilen, sıralanabilen ve otoriteyle takas edilebilen bir şey haline geldiğinde, insan hayatını harcanacak bir kaynağa dönüştürür. Liyakat ideolojisi, kişisel gelişimi bir sermayeye dönüştürür ve o sermaye, benlikten aralıksız feragat talep eder. Karşılığında bize verilen ise sadece parlatılmış, arkasında "çok çalıştı ve hak etti" yazan birer mezar taşıdır.
(Bir nevi mezarda emeklilik)
Fedakarlıkla satın alınan şey daha iyi bir dünya olasılığı değil, kendiniz veya evladınız için o hiyerarşik merdivende bir basamak daha yukarı çıkma bileti bana göre. Merdivenin bir basamak yukarısı ise, aşağıdaki kardeşinin kafasına basma imtiyazından başka nedir ki? Ve ne kadar yukarı çıkarsan çık, en tepede hep bir başkası var. O basamaklar hiç bitmeyecek. Çünkü sistem, basamakların tüketilmesini istemez. Sonsuz bir merdiven, sonsuz bir yarış, sonsuz bir tükeniş. Ve en tepedeki, merdiveni tasarlayanın ta kendisidir.
Kurnazlık!!
Liyakat idealine olan bağlılığın çekiciliği, psikolojiktir. Çabanın karşılığını verip vermeyeceğinden şüphe etmek, yatırdıklarımızın çoğunun asla geri dönmeyebileceğini kabul etme riskidir. Sistemin kendisinin birçok insanın asla başaramamasına bağlı olduğu gerçeğiyle yüzleşmektense, o şanslı istisna olacağımıza inanmak çok daha kolaydır. Bizler kendi zindanımızın kapısını içeriden kilitleyenleriz.
Türkiye'deki gençlere bakalım. Milyonlarca gencin hayali, KPSS'de derece yapıp devlet memuru olmak veya yurtdışında yüksek lisans yaparak "kendini kurtarmak". Bu hayallerin arkasında, "çalışırsan olursun" inancı yatar. Peki ya her yıl yüzbinlerce genç, sınavlara hazırlanırken tükeniyor, psikolojik destek alıyor, intihar ediyorsa? Çalıştılar ama olmadı. "Denemediler mi?" sorusu ne kadar acımasız bir sorudur aslında. Başarısız olanı suçlamak en basit olan.Oysa başarısızlık, çoğu zaman sadece bir istatistiktir ve sistemin kaçınılmaz olarak ürettiği bir artıktır. Tıpkı bir fabrikanın hurdası gibi. Fabrika sahibi, hurdaya üzülmez; hurda, üretimin doğal bir parçasıdır. Biz de öyleyiz.
(Evet burada kendimize hurda dedim)
Liyakatin işlemesi ve eşitsizliğin hak edilmiş görünmesi için, insanların kendi başarılarının tek yazarı olarak hayal edilmesi gerekir. Oysa failliği mümkün kılan kapasitelerin ta kendisi (eğitim, sağlık, zaman, istikrar), herhangi bir yarış başlamadan önce eşitsiz bir şekilde dağıtılmıştır. Karakter; ilişkiler, alışkanlıklar, kurumsal yollar, korkular ve fırsatlar aracılığıyla şekillenir. Bireysel faillik gibi görünen şey her zaman ortaklaşa üretilir.
Zhuangzi'nin bunun için kavramı ziran'dır; "kendi-hali" veya "kendiliğindenlik". Benlik, koşullarının dışında duran bir egemen değil, o geniş ağın içindeki küçücük bir düğümdür. Efsanevi filozof Liezi'yi anlatır bize; havada zahmetsizce süzülüyor gibi görünür. Ancak Zhuangzi gülümser: "Liezi hala bir şeye bağımlı; rüzgâra." İşte o "kendi kendimi var ettim" diyen kibirli başarı abidelerimiz de tam olarak böyledir. Arkalarından esen o görünmez toplumsal, maddi ve tarihsel akıntıları görmezden gelip, uygun bir rüzgârı kişisel uçuş sanatları sanırlar. Oysa o rüzgâr bir dindiğinde, ne kadar da zavallı birer tavuğa dönüştüklerini görürsünüz. O muazzam uçuş, rüzgârın bir lütfudur, kuşun dehası değil. Ama kuş, uçarken bunu hatırlamaz. Hatırlamak, uçuşun keyfini kaçırır.
"Bunu hak ettim" diyen her kibirli iddianın arkasına görünmez bir çoğul eklenir. Çaba; pedagoji, kurumsal yollar, maddi destek, şans ve o zirvelere çıkabilmemiz için aşağıda hayatın sıradan yükünü sırtlayan başkalarının görünmeyen emeği aracılığıyla ortaya çıkar. Bizler, birbirimizin sırtına basarak yükselen yabancılar değil, aynı hırpalanmış kumaşın iplikleriyiz. Fırsat asla gerçekten tarafsız bir başlangıç çizgisi değildir. Sonuçlarını tamamen tek başına sahiplenebilecek yalıtılmış bir benlik yoksa, sosyal ve siyasi eşitsizlik o ahlaki motorunu tamamen kaybeder.
Ziran dünyasında, hiç kimse kendi kendini yetiştirmiş bir başarı değildir. Ve eğer hiç kimse kendi kendini yetiştirmediyse, eşitsizliğin hiçbir ahlaki temeli yoktur.
Nihayetinde, Zhuangzi bize bir seçenek sunuyor: Ya altın yaldızlı kabuk olup tapınakta onurlandırılmayı bekleyeceğiz, ya da çamurda kuyruğumuzu sürükleyerek yaşayacağız. Kabuk olmak, ölü olmak demek. Çamurda yaşamak, canlı olmak demek. Sistem bize kabuk olmayı öğütlüyor. Çünkü ölü olan, itaat eder. Canlı olan ise sorgular. Ama ne kadar söylesek de, ne kadar yazsak da, insan yine o yarışa koşacak. Çünkü koşmak, durmaktan daha kolay. Durmak, düşünmek demek. Ve düşünmek, sistemin en çok korktuğu şey.
Evlatlarımıza bırakacağımız en asil miras, sistemin ipek yalanlarına sarılmış birer vaat değil; bu hileli oyunu, bu acımasız yarış pistini sorgulayabilme cesaretidir. Müzik elbet bir gün susacak, o yaldızlı koltukların bacakları elbet çatlayacak. İşte o gün geriye sadece merdivenin basamaklarını reddedenlerin, çamurun içinde birbirinin elini bırakmadan hürce yürüyenlerin o çıplak, o sarsıcı şarkısı kalacak.
Ve belki de o gün, en sonunda, kaplumbağanın kuyruğunun çamurdaki izini takip etmeyi öğreneceğiz.
Yazarın Son Notu (II. Bölüme Dair)
Çamurdaki kaplumbağanın kuyruğuna takılıp buralara kadar geldik. Ama insan sormadan edemiyor: Sahi, bizim bu "yerli ve millî" kartallarımız arkalarındaki o sınıfsal kasırgayı unutup ne ara böyle gökyüzünün tek sahibi kesildiler? Bilmeyi seven, ama en çok da bildiklerini efendinin vergi aflarına, ballı ihalelerine ve mülakat listelerine süsleyip sunan o uslu aydınları iyi tanırız. Onlar, her dönemin meşrebine göre terzide boy ölçtürüp, elbiseyi gücün rengine boyatırlar. Bugün mavi, yarın kırmızı, öbür gün sarı. Renk değişir, kumaş aynıdır; halkın sırtından yüzülen kumaş.
Bu kadar lafı neden ettiğimi merak edenler de olabilir. Haksız da sayılmazlar. Zira bir yandan "çamurda kuyruk sürükleyin" diyorum, bir yandan da hala bu yazıyı yazıp yayınlıyorum. İç çelişki mi? Belki. Ama insanın içi, sistemin dışından daha karmaşık. En azından orada, kendi çelişkilerimizle yüzleşebiliyoruz. Sistem ise çelişkilerini hep başkalarının sırtına yüklüyor.
Bir anne ve bu köhne, paslı çarkın içinde dirsek çürütmüş bir kamu emekçisi olarak, meydanlarda attığımız her çığlığın, adliye koridorlarında bıraktığımız her gölgenin kaydını tutuyorum. Ve görüyorum ki, bizim buralarda adil bir dünya istemek bile en nihayetinde sistemin hileli kurallarıyla onu alt etmeye çalışılan tuhaf bir tiyatroya dönüşüyor. Bizler aşağıda onurumuz için barikatlar kurarken, yukarısı kendi entrikalarıyla çoktan "erdemli" kazananlarını ilan etmiş oluyor.
Ne o eski dogmaların parlatılmış cennet vaatleri ne de modern piyasa çığırtkanlarının "çalışırsan yükselirsin" efsaneleri... Hepsi ruhumuzu devlete ve sermayeye kiralamamız için yazılmış aynı bayat nakarat! Ve biz, o şarkının ritmine ayak uydurup dans ederken, aslında kimin müziğiyle dans ettiğimizi unutuyoruz.
Siz siz olun, o puanları, unvanları ve o onaylı kağıtları fazla ciddiye almayın. Bir gün bakarsınız, hepsi birer hatıra olarak kalır; tıpkı eski bir okul defteri gibi. Asıl mesele, o defterin sayfalarına yazdıklarınız değil, onları yazarken hissettikleriniz. Evlatlarımıza bırakacağımız en asil miras, ne bir diploma ne de bir unvan; bu hileli oyunu, bu acımasız yarış pistini sorgulayabilme cesaretidir. Bu günlerden geriye sadece merdivenin basamaklarını reddedenlerin, çamurun içinde birbirinin elini bırakmadan hürce yürüyenlerin o çıplak, o sarsıcı şarkısı kalacak.
Şimdi, bu bitmeyen kavganın bıyık altından gülen o muazzam ironisine...
Bir kahve lütfen, merci. ;)

