Ankara'da 7-8 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilecek NATO Zirvesi'nin öne çıkan resmî gündem başlıkları; savunma harcamalarının artırılması, Rusya karşısında ittifakın caydırıcılığının güçlendirilmesi, Ukrayna'ya verilen desteğin sürdürülmesi ve savunma sanayiinde iş birliğinin geliştirilmesi olarak öne çıkıyor.
Şüphesiz bunlar önemli başlıklar.
Ancak kanaatimce zirvenin asıl önemi, sonuç bildirgesinde yer alacak ifadelerden çok, liderlerin kapalı kapılar ardında birbirlerine yöneltecekleri sorularda yatıyor.
Çünkü bugün tartışılan yalnızca daha fazla savunma harcaması değildir. Asıl mesele, değişen uluslararası sistemde Avrupa güvenliğinin hangi temeller üzerine inşa edileceğidir.
Son yıllarda yaşanan gelişmeler, uzun süre sorgulanmadan kabul edilen birçok varsayımı sarstı. Uluslararası hukukun caydırıcılığı, ittifakların kriz anındaki dayanıklılığı ve uluslararası düzenin öngörülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri oluştu. Büyük güçler zaman zaman uluslararası hukukun sınırlarını zorlayan adımlar attılar. Uluslararası toplum tepki gösterdi, yaptırımlar uygulandı ve diplomatik krizler yaşandı. Birçok örnekte bu yaptırımlar önemli ekonomik ve diplomatik maliyetler üretmesine rağmen beklenen caydırıcı sonucu sağlayamadı.
Çünkü uluslararası sistemde maliyet üretmek de başlı başına bir maliyet gerektirir.
İşte bu nedenle Avrupa'da artık şu soru daha yüksek sesle soruluyor: "ABD'nin Avrupa güvenliğine yönelik siyasi iradesi zayıflarsa, Avrupa kendi güvenliğini hangi kapasiteyle sağlayacaktır?"
Bu sorunun cevabı yalnızca Avrupa'nın değil, NATO'nun geleceğini de şekillendirecektir.
Bugün artık mesele "NATO mu, Avrupa savunması mı?" değildir.
Asıl mesele, "NATO artı Avrupa savunması nasıl inşa edilir?" sorusudur.
Bunun da ötesinde, Avrupa'nın özellikle Almanya'nın NATO içindeki rolünü güçlendirirken aynı zamanda Avrupa'nın stratejik özerkliğini artıracak seçenekleri uzun vadeli biçimde geliştirmesi sürpriz olmayacaktır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya'nın güvenlik anlayışı büyük ölçüde ekonomik güç üzerine kuruluydu. Tarihsel hafızanın etkisiyle askerî kapasite uzun yıllar geri planda tutuldu. Ancak özellikle 2022 yılında ilan edilen Zeitenwende (dönüm noktası) yaklaşımıyla birlikte bu tablo hızla değişmeye başladı. Almanya savunma harcamalarını önemli ölçüde artırdı, savunma sanayisine yönelik yatırımlarını hızlandırdı ve Avrupa'nın en büyük savunma bütçelerinden birini oluşturarak üretim kapasitesini genişletmeye yöneldi.
Bu dönüşümün arkasında yalnızca Rusya'dan kaynaklanan güvenlik kaygıları değil, ABD'nin uzun vadeli güvenlik taahhütlerine ilişkin belirsizlik de bulunuyor.
Trump döneminde Avrupa ilk kez ciddi biçimde şu soruyla yüzleşti: "Ya Washington bir gün müdahale etmek istemezse?"
Bu soru, Avrupa'nın stratejik düşüncesinde önemli bir kırılma yarattı. Güvenliğin yalnızca ittifaklara değil, aynı zamanda Avrupa'nın kendi kapasitesine de dayanması gerektiği anlayışı giderek güç kazanıyor.
Ancak bu noktada askeri hedeflerle ekonomik gerçekler sert bir şekilde çarpışmaktadır. Almanya'nın sahip olduğu sanayi altyapısı, mühendislik birikimi ve ileri teknoloji ekosistemi onu önde gelen bir savunma üreticisi yapabilecek güçtedir. Ne var ki, kıta genelinde yaşanan ekonomik durgunluk, bütçe krizleri ve refah devletini koruma baskısı bu dönüşümün önündeki en büyük mali bendidir. Halkların sosyal yardımlardan ve ekonomik refahtan kısılarak savunma sanayiine devasa bütçeler ayrılmasına ne kadar rıza göstereceği, Avrupa iç siyasetinin yanıtlaması gereken en zorlu sorudur. Sürdürülebilir bir finansal temel olmaksızın, sadece askeri harcamaları artırma iradesi kağıt üstünde kalma riski taşımaktadır.
Üstelik bu ekonomik zorlukların ötesinde, Avrupa'nın kendi içindeki derin jeopolitik ve psikolojik bölünmüşlük de göz ardı edilemez. Avrupa’yı homojen bir askeri aktör gibi ele almak büyük bir yanılgıdır. Paris ve Berlin hattı "stratejik özerklik" vizyonuyla B planını arzular görünürken; Polonya, Çekya ve Baltık ülkeleri gibi Rusya tehdidini doğrudan ensesinde hisseden Doğu kanadı, ABD ve NATO garantisi dışında hiçbir kurumsal "Avrupa savunmasına" tam olarak güvenmemektedir. Doğu Avrupa için Fransa veya Almanya liderliğindeki olası bir Avrupa ordusu, Washington'ın nükleer şemsiyesinin yerini asla tutamaz. Kıta içindeki bu derin güven krizi ve tehdit algısı farklılığı, ortak hareket kabiliyetini yapısal olarak felç etmektedir.
Elbette Avrupa'nın bu hedefe ulaşmasının kolay olmamasının ardında sadece bu algı farklılıkları ve parçalı savunma sanayii yapısı değil, karar alma süreçlerinin yavaşlığı da yer almaktadır. Bu nedenle Avrupa savunmasının NATO'nun yerini alması kısa vadede gerçekçi görünmemektedir. Ancak tüm bu iç krizlere rağmen, NATO'yu tamamlayıcı bir askeri mobilite ve kapasite oluşturma arayışı giderek daha güçlü biçimde gündeme gelmektedir.
Avrupa Nato'ya alternatif aramıyor
Tam da bu noktada Türkiye'nin konumu ayrı bir önem kazanmaktadır. Avrupa'nın güvenlik kapasitesini artırma arayışı yalnızca yeni savunma bütçeleriyle değil, mevcut askerî yeteneklerin ve savunma sanayii kapasitesinin daha etkin kullanılmasını da gerektiriyor. NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye; gelişen savunma sanayisi, operasyonel tecrübesi ve Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya, Doğu Akdeniz ile Orta Doğu arasında kritik bir jeostratejik geçiş noktası oluşturması sayesinde Avrupa'nın yeni güvenlik denkleminde göz ardı edilemeyecek bir aktör konumundadır. Bu nedenle Ankara'da yapılacak zirve, yalnızca NATO'nun geleceğini değil, Avrupa'nın Türkiye'yi uzun vadeli güvenlik mimarisinde nasıl konumlandıracağına ilişkin değerlendirmeleri de etkileme potansiyeline sahiptir.
Stratejik özerklik tartışmaları doğal olarak nükleer caydırıcılık meselesini de yeniden gündeme taşımaktadır.
Avrupa zaten iki nükleer güce sahiptir: Fransa ve Birleşik Krallık. Ancak bu kapasitenin büyük ölçüde ulusal komuta yapıları içinde bulunması, Avrupa düzeyinde ortak bir nükleer caydırıcılık mimarisinin oluşturulmasını siyasi açıdan karmaşık hale getirmektedir.
Dolayısıyla mesele Avrupa'nın nükleer kapasiteye sahip olup olmaması değildir. Asıl soru, mevcut kapasitenin Avrupa'nın ortak güvenlik mimarisine nasıl entegre edileceğidir.
Bununla birlikte, güvenlik ortamı daha da kötüleşirse, bugün siyasi açıdan uzak görünen bazı seçeneklerin gelecekte yeniden tartışılması da ihtimal dışı değildir. Tarih, devletlerin güvenlik algıları köklü biçimde değiştiğinde daha önce reddettikleri stratejileri yeniden değerlendirebildiklerini defalarca göstermiştir. Bu nedenle, bugün siyasal açıdan tabu olarak görülen bazı stratejik tercihlerin gelecek on yılda yeniden tartışmaya açılması da sürpriz olmayacaktır. Böyle bir senaryoda, Avrupa'nın ekonomik ve teknolojik ağırlık merkezi olan Almanya'nın da güvenlik ihtiyaçlarını mevcut varsayımların ötesinde değerlendirmesi ihtimal dışı değildir.
Bu nedenle önümüzdeki on yılın belirleyici meselesi, NATO'nun varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği değil; Avrupa'nın NATO'nun yanında ne ölçüde bağımsız bir stratejik kapasite oluşturacağı olacaktır.
Belki de yaşanan dönüşümün en doğru özeti şudur: Avrupa, NATO'ya alternatif aramıyor.
Avrupa, NATO'nun yetersiz kalabileceği ihtimaline hazırlanıyor.
Bu nedenle 7-8 Temmuz'da Ankara'da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi'nin en önemli çıktısı, yayımlanacak sonuç bildirgesinden çok, Avrupa başkentlerinin güvenlik planlamasını hangi varsayımlar üzerine yeniden şekillendirdiğine ilişkin vereceği işaretler olacaktır.
Belki de bu zirve, yayımladığı bildirgeyle değil; Avrupa'nın NATO'yu güçlendirirken aynı zamanda kendi güvenlik sigortasını inşa etmeye başladığı ve bu süreçte Türkiye'nin rolünün yeniden tanımlandığı dönemin sembolik başlangıçlarından biri olarak hatırlanacaktır.
Odak Noktası 6 yazı NATO Ankara Zirvesi Türkiye önemli bir zirveye hazırlanıyor. 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak Nato Zirvesi için Ankara’da adeta olağanüstü hal ilan edildi. Peki zirvede ne konuşulacak? Zirve Türkiye için ne ifade ediyor? Yazar ve yorumcularımız değerlendiriyor. Tüm Yazılar

