28 Haziran sabahı saat 5 civarında silahlı askerler Kampala’daki Nation Media Group binasına girdi. NTV Uganda ve Spark TV yayınları kesildi. Daily Monitor gazetesinin kapıları tutuldu. Çalışanlar içeri alınmadı. Bu hamlenin arkasında bir mahkeme kararı yoktu, bir yasa maddesi de.

Uganda Genelkurmay Başkanı Muhoozi Kainerugaba, bir gece önceki sosyal medya mesajında “özgür basına inanmıyorum” yazmış, ardından da emri vermişti. Tek başına bu sahne bile dikkat çekici. Ama olay bir askerin medyaya öfkelenmesinden ibaret değil.  

Söz konusu general kısa zaman önce Türkiye’ye yönelik saçma sapan mesajlarıyla da tanınıyor. İsrail’e yakın olduğu da bilinen söz konusu general, Uganda başkanı oğlu aynı zamanda.

Uganda kırk yıla yaklaşan tek adam iktidarının son virajında. Museveni yaşlanıyor. Halef sorusu her geçen gün daha gür bir sesle soruluyor. Ve bu tablonun tam ortasında hem ordunun en tepesinde hem de başkanlık sarayına en yakın koltuğu işgal eden bir isim var: generalin kendisi, Museveni’nin oğlu.

Medyaya yönelen bu hamle tesadüf değil. Uganda’da iktidar devri meselesi artık seçim kampanyaları ve parti kongreleriyle değil askerler, kesilen sesler ve kontrol edilen bilgi akışıyla şekilleniyor.

Medyaya verilen mesaj

Kapatılan iki kurum Uganda’nın bağımsız medya alanında çok güçlü konumdaydı. Daily Monitor yolsuzluk iddialarını, güvenlik güçlerinin hak ihlallerini ve muhalefet liderlerinin açıklamalarını düzenli biçimde haberleştiren bir gazeteydi. NTV Uganda ise canlı yayınları ve tartışma programlarıyla iktidarın rahatsız olduğu isimlere ekran açan bir kanal.

General Muhoozi’nin bu iki kurumu hedef alması tesadüf değil. Söz konusu medya organları son aylarda generalin servetine, ordudaki atamalara ve sosyal medyadaki kontrol edilemeyen çıkışlarına dair haberler yapmıştı. Üstelik Nation Media Group’un Kenya merkezli olması ve bölgesel bir etki alanına sahip bulunması, Kampala için bu kapatma kararının daha büyük bir anlam taşıdığını gösteriyor.

Muhoozi bu konuya dair “istediğim medyayı kapatabilirim” dedi. Hukuki zemini tartışmalı olsa bile, asıl mesaj hukuki bir iddia değildi. Kampala’da gazetecilere, siyasetçilere ve iş dünyasına aslında açık ve net bir sinyal gönderildi: Eleştiri bir sınırın ötesine geçtiğinde maliyet yüksek olur.

Museveni sonrası hesap

Yoweri Museveni 1986’da iktidara geldi. O tarihten bu yana Uganda’da cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı ama hiçbirinin sonucu değişmedi. Anayasada yaş sınırı vardı, kaldırıldı. Dönem sınırlaması vardı, o da geçti. Museveni bugün seksenin üzerinde bir yönetici. Fiziksel olarak hâlâ sahada. Ama herkes “sonrasını” düşünüyor.

Muhoozi Kainerugaba bu hesabın merkezinde yer alıyor. Cumhuriyet Muhafızları Komutanlığı'ndan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na, oradan da Genelkurmay Başkanlığı’na tırmanan bir kariyer. Her adım babasının iktidarı döneminde atıldı. Pek çok Ugandalı bunu özenle planlanmış bir veraset düzeneği olarak okuyor. Generalin zaman zaman “Uganda bizim” diye yazdığı sosyal medya paylaşımları da bu okumayı güçlendiriyor.

İktidarın kan bağıyla devredilmesi Afrika’ya özgü bir durum değil. Ama Uganda’yı farklı kılan şu: Bu devir tartışması ordunun tam içinden yürüyor. Muhoozi hem veliaht adayı hem de silahlı kurumun başı. Bu ikili konum, iktidar geçişi meselesini sivil siyasetten ziyade askeri komuta zincirinin belirlediği bir rotaya taşıyor.

Ordu siyasetin merkezinde

Uganda’da ordu uzun süredir bir güvenlik kurumunun ötesinde. 1986’daki iktidar değişikliği gerilla mücadelesiyle geldi. O tarihten bu yana ordunun siyasal hayattaki yeri hiç törpülenmedi. Aksine daha da genişledi. Parlamento koridorlarında emekli generallere rastlamak oldukça sıradan. Bazı bakanlıklar askeri bağlantılı isimlerle dolu. Ordunun kurumsal çıkarları siyasal karar süreçlerini doğrudan etkiliyor.

Şimdi bu tabloya bir de medya kontrolü ekleniyor. Ordu artık sokağı değil ekranı da yönetmek istiyor. Kapatma emrinin zamanlaması da anlamlı. Son aylarda Uganda’da muhalif aktivistlerin evleri basıldı. Sivil toplum temsilcileri gözaltına alındı. Kadın hakları savunucularının ofisleri arandı. Bu operasyonları haberleştiren ya da kamuoyuyla paylaşabilecek kanalların susturulması, iktidarın bir güven sorunu yaşadığını ele veriyor.

İktidar içindeki bu gerilim, Muhoozi’nin her adımını aynı anda destekleyen isimlerin de olmadığına işaret ediyor. Generalin sosyal medyada sürdürdüğü gürültülü ve öngörülemeyen iletişim biçimi, bazı kesimlerde rahatsızlık yaratıyor. Basını susturmak, bu iç tartışmaların dışarıya sızmasını geciktirmenin bir yolu.

Doğu Afrika için ne söylüyor?

Uganda’daki bu gelişme bölgede tek başına durmayan bir eğilimin parçası. Doğu Afrika’nın birkaç ülkesinde son yıllarda seçimler yapılıyor ama süreç giderek daha dar bir koridora sıkışıyor. Muhalif adayların önü kesiliyor. Bağımsız medya, lisans yenilemelerinde engelle karşılaşıyor. İnternet kısıtlamaları, seçim dönemlerinin standart bir parçası haline geliyor. Uganda’da yaşanan süreç, bu bölgesel eğilimin en sert örneği.

Bölgedeki ülkelerin bazılarında ordu hâlâ kışlasında. Ama Uganda’da çizgi çok daha keskin biçimde geçilmiş gibi görünüyor. Bir generalin bizzat sosyal medyadan kapatma emri vermesi ve bu emrin saatler içinde uygulanması, askeri otoritenin sivil alanın üzerine ne kadar kolay uzanabildiğini gösteriyor. Bu sahne Kenya, Tanzanya ya da Ruanda’daki gazeteciler için de bir referans noktası.

Doğu Afrika’da hesap verebilir iktidar tartışması soyut olmaktan çıkıyor. Medya binasının kapısına dikilen asker bu tartışmayı elle tutulur bir gerçeğe dönüştürüyor. Uganda örneği, bölgede kalıcı bir baskı ortamının yerleştiğini düşündürüyor. Ve bu baskı ortamı seçim takvimlerinden bağımsız olarak işleyebiliyor.

Uganda’da ekranların karardığı o sabah, ülkenin bir iktidar devri modelini denediğine dair en açık ipuçlarından biriydi. Silahların sesini duyduğumuzda çoğu zaman nerede durduğunu biliriz. Ama ekranlar karardığında, nereye gidildiğini anlamak çok daha uzun sürer.