Haziran 2026 New York önseçimleri, ABD siyasetinde yerel bir yarışın çok ötesine geçti. Bu sonuçlar, Demokrat Parti içinde uzun süredir değişmez sanılan bazı kuralları sarstı. Kıdemli siyasetçilerin, büyük bağış ağlarının, AIPAC destekli kampanyaların ve geleneksel etnik siyaset modellerinin artık eskisi kadar güvenli olmadığı görüldü. Bu nedenle yaşananlar haklı olarak “Mamdani Depremi” ya da daha genel ifadeyle bir “siyasi deprem” olarak adlandırıldı.

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, bu süreçte popüler bir demokratik sosyalist yerel lider olmanın ötesine geçti. Bir “kingmaker” (oyun kurucu) olarak da öne çıktı. Desteklediği Brad Lander, Darializa Avila Chevalier ve Claire Valdez’in zaferleri, yeni bir siyasal hattın doğduğunu gösterdi. Bu hat seçmen davranışında, örgütlenme biçimlerinde ve Demokrat Parti’nin ahlaki önceliklerinde daha derin bir dönüşüm anlamına gelmekte. Merkezinde kira, sağlık, çocuk bakımı, göçmen hakları ve işçi sınıfı talepleri kadar Filistin meselesinin de yer aldığı bir dönüşüm.

Filistin uzak bir dış politika başlığı değil artık. Gazze’deki soykırıma karşı tutum, seçmen için bir adayın ahlaki tutarlılığını, kurumsal paraya karşı durma cesaretini ve marjinalleştirilmiş topluluklarla kurduğu bağı ölçen temel bir turnusol kâğıdına dönüştü.

23 Haziran, Salı günü düzenlenen Demokrat Parti New York  önseçimlerini tam da bu kırılma üzerinden okumak gerekmekte.

Devrilen Devler ve Yükselen Yeni Yüzler

New York ön seçimleri, yerleşik Demokrat siyaset açısından ciddi bir kırılmaya işaret etti. Kıdem, bağış ağları ve “bölgeye kaynak getirme” vaadi artık tek başına güven yaratmadı. Mamdani çevresinde şekillenen yeni sol dalga ise ahlaki netlik, kapı kapı örgütlenme, Filistin hakları, kira krizi, göçmen adaleti ve işçi sınıfı siyaseti etrafında daha canlı bir alternatif sundu.

New York 10. Kongre Bölgesi’ndeki Brad Lander-Dan Goldman yarışı bu dönüşümün en karmaşık örneğiydi. Lander, klasik anlamda demokratik sosyalist bir aday değildi. kendisini “liberal siyonist” olarak tanımlamayı sürdürdü. Geçmişte DSA (Amerikan Demokratik Sosyalistleri)  üyesi olsa da 7 Ekim sonrasında örgütten koptu. Buna rağmen kampanyası, Mamdani’nin desteğiyle, Filistin yanlısı ilerici seçmenlerin önemli bölümünü kendisine çekti. Bunun nedeni, Lander’ın Gazze’de yaşananları “soykırım” olarak adlandırması, İsrail’e koşulsuz askeri yardıma karşı çıkması ve Netanyahu hükümetiyle yan yana görünmeyi reddetmesiydi. Dan Goldman ise İsrail konusunda Demokrat Parti merkezinin daha geleneksel çizgisinde kaldı. Böylece Lander, bütün çelişkilerine rağmen, Goldman karşısında ilerici seçmen için daha kabul edilebilir bir seçenek haline geldi. Bir Yahudi adayın, yine Yahudi olan rakibini, New York’un en yoğun Yahudi nüfusa sahip siyasal alanlarından birinde Filistin meselesindeki daha sert eleştirel tutumla yenmesi, “İsrail eleştirisi eşittir antisemitizm” söylemini de önemli ölçüde zayıflattı.

New York 13. Kongre Bölgesi’ndeki Darializa Avila Chevalier zaferi ise daha sarsıcıydı. Rakibi Adriano Espaillat yalnızca beş dönemlik bir kongre üyesi olmasının yanı sıra Kongre Hispanik Grubu başkanı, Dominikli Amerikan siyasetinin sembol isimlerinden biri ve New York’un yerleşik Latin siyasal ağlarının güçlü temsilcisiydi. Buna karşılık Avila Chevalier genç, Afro-Latina, Müslüman, demokratik sosyalist, aktivist ve daha önce seçilmiş görev üstlenmemiş bir adaydı. Onun kampanyası, “Babies, Not Bombs” (Bombalar Değil, Bebekler) sloganıyla savaş bütçelerini çocuk yoksulluğu, konut ve sosyal hizmetler sorunlarına bağladı. Harlem, Washington Heights ve Bronx gibi bölgelerde Filistin meselesini yerel yoksullukla aynı siyasal hatta yerleştirdi. AIPAC çizgisine yakın büyük harcamalar, geçmiş sosyal medya paylaşımları üzerinden yürütülen saldırılar ve kimliği hedef alan ırkçı kampanya bu taban enerjisini kıramadı. Espaillat’nın makinesi, demografik değişimi ve genç seçmenin ahlaki önceliklerini okuyamadı.

New York 7. Kongre Bölgesi’nde Claire Valdez’in Antonio Reynoso karşısındaki zaferi de bu eğilimi tamamladı. Reynoso, bölgenin mevcut temsilcisi Nydia Velázquez’in ve çeşitli kurumsal ilerici çevrelerin desteklediği güçlü bir adaydı. Fakat hem ABD hem de Ysleta del Sur Pueblo Ulusu vatandaşı (yerli Amerikalı) olan Valdez, sendikacı geçmişi, DSA desteği, Mamdani ittifakı ve işçi sınıfı merkezli kampanyasıyla yarışı çift haneli farkla kazandı. Medicare for All (Herkes İçin Kamusal Sağlık Hizmeti), evrensel kira kontrolü, sosyal konut, ICE’ın lağvedilmesi ve İsrail’e askeri yardımın kesilmesi gibi talepleri tek bir program içinde birleştirdi. Böylece Valdez’in kampanyası, ekonomik adalet ile Filistin haklarının ayrı başlıklar olmadığını, aynı siyasal dünyanın parçaları olarak görüldüğünü gösterdi.

Bu üç vaka birlikte okunduğunda, New York’ta yeni bir sol seçmen davranışının oluştuğu görülür. Deneyim, bağış ağı ve kurumsal destek artık mutlak avantaj sağlamıyor. Seçmen, temsil iddiasının arkasında hangi çıkarların durduğuna bakıyor. Mamdani koalisyonunun başarısı da burada yatıyor: eski siyasetin kaynak dağıtımı vaadine karşı, yeni bir ahlaki ve sınıfsal siyaset dili kuruyor.

Ahlaki Merkez: Filistin’in İç Siyasetin Kalbine Yolculuğu

New York ön seçimleri, Filistin meselesinin artık ABD siyasetinde uzak bir dış politika başlığı olarak görülemediğini gösterdi. İsrail’e verilen askeri destek ve Demokrat Parti elitlerinin Gazze’deki soykırıma karşı kayıtsız tutumu nedeniyle Gazze’deki yıkım seçmenler için doğrudan iç siyasetin parçası haline geldi. Filistin artık Ortadoğu’ya ilişkin alınan bir pozisyon olmaktan çıktı. Bir adayın iktidar odaklarına karşı durup duramayacağını, insan hakları konusunda bedel ödeyip ödeyemeyeceğini ve marjinalleştirilmiş toplulukları savunma cesaretine sahip olup olmadığını gösteren temel bir ahlaki sınava dönüştü.

Bu dönüşümün en çarpıcı tarafı, Filistin’in ekonomik gündemle birleşmesidir. Mamdani ve onun desteklediği adaylar, Gazze’deki soykırıma karşı çıkmayı New York’taki kira krizi, çocuk bakımı, ücretsiz ulaşım, kamu hizmetleri ve yoksullukla mücadele başlıklarından koparmadı. Tam tersine, bu alanlar arasında doğrudan bağ kurdu. Harlem ve çevresindeki kimi bölgelerde çocuk yoksulluğunun yüzde 40’a yaklaşması, “Bombalar Değil, Bebekler” sloganını bir dış politika eleştirisi olmanın yanı sıra yerel bir sosyal adalet çağrısına dönüştürdü. Washington’un İsrail’e milyarlarca dolarlık silah desteği ile New Yorklu kiracıların ve yoksul çocukların gündelik krizi aynı siyasal hatta yerleştirildi.

Bu nedenle Filistin meselesi dar bir aktivist çevrenin gündemi olmaktan çıktı. Sağlık hizmeti, barınma, ücretler ve göçmen hakları kadar temel bir adalet meselesine dönüştü. Böylece Filistin, adayın karakterini ölçen bir turnusol kâğıdı haline geldi. “Soykırım” kelimesini kullanmak ya da kullanmamak, adayın gerçekle, iktidarla ve seçmen vicdanıyla kurduğu ilişkinin göstergesiydi. Brad Lander, Darializa Avila Chevalier ve Claire Valdez’in zaferleri bu yeni zeminde anlam kazandı. Bu üç adayın ortak noktası, Filistin’i kampanyanın kenarında tutmamalarıydı. Onu ekonomik adalet, ırksal adalet ve demokrasi mücadelesinin merkezine yerleştirdiler.

AIPAC ve Kurumsal Paranın Etkisizleşmesi: “Zehirli Marka” Dönemi

Bu seçimlerin ikinci büyük sonucu, İsrail lobisinin en önde gelen kuruluşlarından olan AIPAC (Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi) ve bağlantılı kurumsal para ağlarının ilerici taban nezdinde artık eskisi gibi çalışmadığını göstermesidir. Uzun yıllar boyunca AIPAC desteği, Washington’da güvenilirlik, bağış ağı ve siyasal koruma sağlayan bir avantaj olarak görüldü. Fakat New York ön seçimlerinde bu destek, özellikle genç, ilerici, sosyalist ve Filistin yanlısı seçmenler açısından bir yüke dönüştü. AIPAC artık İsrail yanlısı bir lobi olarak görülmekten ziyade seçmen iradesini büyük bağışçılar eliyle bastırmaya çalışan daha geniş bir kurumsal düzenin simgesi olarak algılanmakta.

Bu algı, AIPAC ve müttefiklerinin kullandığı yöntemlerle daha da güçlendi. Büyük paralar çoğu zaman doğrudan görünmek yerine süper PAC’ler, (siyasi eylem komiteleri) “pop-up” komiteler ve seçim sonrasına kadar bağışçılarını açıklamayan karanlık para kanalları üzerinden devreye sokuldu. Bu taktik, seçmende güven yaratmadı. Aksine, ilerici adayların “milyarderler ve lobiler seçimi satın almaya çalışıyor” söylemini daha inandırıcı hale getirdi. Televizyon reklamları, posta broşürleri ve negatif kampanyalar yoğunlaştıkça, tabanda “bu kadar para neden harcanıyor?” sorusu büyüdü. AIPAC’in hedef aldığı adaylar ise bu saldırıları kendi lehlerine çevirmeyi başardı.

AIPAC’in harcadığı paralar sahadaki örgütlenme karşısında yetersiz kaldı. Mamdani çevresindeki hareket, milyonlarca dolarlık reklam bombardımanına kapı kapı çalışma, gönüllü seferberliği ve mahalle örgütlenmesiyle cevap verdi. Bu, “hava gücü” ile “saha gücü” arasındaki farktı. AIPAC ve müttefikleri seçmenin ekranına girdi. DSA ve Mamdani’nin ekibi ise seçmenin kapısına gitti. Bu doğrudan temas, adayları yalnızca isim olarak değil, bir hareketin parçası olarak görünür kıldı.

AIPAC’in “zehirli marka”ya dönüşmesinin bir başka nedeni de İsrail meselesinin artık diğer kurumsal çıkarlarla birlikte okunmasıdır. Seçmenler, AIPAC destekli adayları yalnızca Filistin konusunda sorunlu görmedi. Aynı zamanda onları emlak lobisine, büyük bankalara, kripto sermayesine, ilaç şirketlerine, milyarder bağışçılara ve hatta Epstein Sınıfı’na yakın bir siyasal düzenin parçası olarak değerlendirdi. Bu nedenle İsrail’e koşulsuz destek, daha önce de değindiğimiz gibi, yerel ekonomik adaletsizliklerle birlikte düşünüldü. Gazze’de soykırımı reddeden bir siyasetçinin, New York’ta kira krizine veya sağlık eşitsizliğine karşı gerçek bir mücadele veremeyeceği fikri güç kazandı.

Sonuçta, Barış İçin Yahudi Sesi’nin siyasi eylem kolu JVP Action’ın siyasi direktörü Beth Miller’ın tespitiyle, AIPAC’e karşı durmanın siyasi “intihar” olmaktan ziyade rasyonel bir kazanma stratejisine dönüştüğü bir konjonktürdeyiz. New York ön seçimleri, Amerikan siyasetinde İsrail’e koşulsuz desteğin artık her Demokrat aday için güvenli olmadığını gösterdi. AIPAC desteği bazı bölgelerde güç değil, zafiyet işareti haline geldi. Filistin haklarını savunmak ise örgütlenme, sınıfsal gündem ve ahlaki netlikle birleştiğinde kazandıran bir hatta dönüşmüş durumda.

Demografik Dönüşüm: Çok Irklı ve Genç İttifakın Yükselişi

New York ön seçimleri, demokratik sosyalist hareketin yalnızca genç, beyaz, yüksek eğitimli ve soylulaştırılmış mahallelerde yaşayan seçmenlere dayandığı yönündeki eski anlatıyı önemli ölçüde zayıflattı. 2026 sonuçları, bu hareketin artık çok daha geniş, çok ırklı ve sınıfsal bir koalisyona dönüştüğünü gösterdi. Bir Müslüman ve Afro-Latina Dominikli göçmen olan Darializa Avila Chevalier’in Harlem gibi Afro-Amerikan siyasal hafızasının güçlü olduğu mahallelerde ciddi destek alması, bu değişimin en dikkat çekici göstergelerinden biriydi. Benzer biçimde yerli Amerikalı Claire Valdez’in Latin seçmenlerin yoğun olduğu bölgelerde Antonio Reynoso karşısında büyük üstünlük sağlaması, sosyalist dalganın yalnızca “beyaz ilerici” mahallelere sıkışmadığını ortaya koydu.

Bu tablo, geleneksel etnik siyasetin de sınırlarına işaret ediyor. Adriano Espaillat gibi uzun yıllara dayalı temsil gücüne sahip isimler, artık yalnızca ortak köken, kıdem veya kurumsal bağlantılar sayesinde seçmeni ikna edemiyor. Genç seçmenler için asıl soru, adayın “bizden biri” olup olmadığı değil artık. Mühim olan kira, sağlık, göçmen hakları, savaş bütçeleri ve gündelik hayat krizleri karşısında adayın hangi politik hattı savunduğu.

Bu kuşağın sosyalizme yönelimi saf bir idealizmden çok, yaşanmış bir güvensizliğin sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Irak Savaşı, 2008 krizi, pandemi, öğrenci borçları ve fahiş kiralarla büyüyen gençler, mevcut düzenin kendileri için çalışmadığını gördü. DSA ve Mamdani hareketinin gücü de buradan geliyor. Seçim dönemlerinde ortaya çıkan geçici bir kampanya değil, yıl boyu süren kiracı hakları, göçmen desteği ve mahalle örgütlenmesi bu yeni ittifakı kalıcı bir siyasal güce dönüştürüyor.

Anlatı Savaşları: Kurulu Düzen ve Sağ Kanadın Tepkisi

Mamdani’nin desteklediği adayların zaferi, sol çevrelerce yeni bir taban siyasetinin yükselişi olarak görülürken, kurulu düzen ve sağ blok bunu “sosyalist devralma”, “komünist istila” ya da “antisemitik dalga” şeklinde çerçevelemeye çalıştı. Sağcı muhafazakar New York Post’un “Hateful Slate” (Nefret Dolu Aday Listesi) kapağı bu panik dilinin sembolü oldu.

“Trump’ın Rasputin’i” olarak da anılan Beyaz Saray Politika İşlerinden Sorumlu Özel Kalem Müdür Yardımcısı ve İç Güvenlik Danışmanı Stephen Miller’ın tepkisi ise bu korku siyasetinin ırkçı boyutunu açığa çıkardı. Miller, sonuçları kira krizi, genç seçmen öfkesi, Filistin meselesi veya Mamdani’nin örgütlenme gücüyle açıklamak yerine, “yeni seçmen ithali” iddiasına bağladı. New York’ta İngilizce dışında dil konuşanların oranını vurgulayarak, seçim sonucunu meşru bir demokratik tercih değil, göçmenler eliyle değiştirilmiş bir siyasal denge gibi sundu. Böylece çok dilli, göçmen, Müslüman, Latin, siyah ve genç seçmenlerden oluşan yeni koalisyonu “halk iradesi” olarak değerlendirmek yerine “demografik tehdit” olarak kodlandırıldığına tanık oluyoruz.

Benzer panik Demokrat merkezde de görüldü. James Carville gibi isimlerin parti içi kopuş çağrıları, sağın “radikal sol” söylemiyle örtüştü. Cumhuriyetçi Bruce Blakeman’ın Brad Lander’ı “Nazi” ve “toplama kampı gardiyanı” benzetmeleriyle hedef alması ise ideolojik mühimmatın tükendiğini gösterdi. Buna rağmen kendisi de Yahudi olan ve kendisini “liberal Siyonist” olarak tanımlayan Lander’ın Yahudi nüfusun yoğun olduğu New York 10. Kongre Bölgesi’nde kazanması, İsrail eleştirisini antisemitizmle eşitleyen güvenlikçi söylemin seçmen nezdinde artık eskisi kadar etkili olmadığını ortaya koydu.

Sonuç: New York’tan Ulusala – 2028’e Doğru Yeni Demokrat Parti

New York ön seçimleri, yerel bir istisna olmaktan ziyade Demokrat Parti içinde yeni bir siyasal modelin doğduğunu gösteren güçlü bir işarettir. Bu modelin merkezinde üç unsur bulunuyor: işçi sınıfı gündemi, kurumsal paraya meydan okuma ve Filistin meselesini ahlaki bir turnusol kâğıdı haline getiren yeni bir siyasal bilinç. Mamdani’nin desteklediği adayların başarısı, seçmenin artık kira, sağlık, ulaşım ve çocuk bakımı gibi maddi sorunların yanı sıra bu sorunların hangi ahlaki ve politik eksende ele alındığına da baktığını ortaya koydu.

Bu modelin New York dışındaki en önemli sınavlarından biri Michigan’da yaşanacak. Eski Wayne County sağlık direktörü hekim Abdul El-Sayed, demokratik sosyalist tarzda yeni sol dalgayla kesişen, ancak kendisini esasen ilerici Demokrat olarak konumlandıran, Bernie Sanders çizgisine yakın bir siyasetçi. 2026’da Michigan’dan ABD Senatosu’na seçilmek için Demokrat Parti ön seçiminde yarışıyor. Emek hareketinin güçlü olduğu, büyük Arap ve Müslüman nüfusa sahip ve başkanlık seçimlerinde belirleyici olan bu salıncak eyalet, Mamdani modelinin mavi bölgelerin ötesine geçip geçemeyeceğini gösterecek.

Bu nedenle 2028’e doğru Demokrat Parti şöyle bir temel soruyla karşı karşıya: Parti, Gazze’deki soykırımı görmezden gelen, AIPAC ve büyük bağışçı ağlarıyla uyumlu eski çizgiyi mi sürdürecek; yoksa Filistin haklarını, ekonomik adaleti ve çok ırklı işçi sınıfı siyasetini aynı eksende birleştiren yeni bir yönelime mi girecek? New York Demokrat Parti önseçimleriyse şöyle bir tablo ortaya koydu: Demokrat Parti’nin geleceği yalnızca Washington’daki lobi salonlarında değil, Filistin için yürüyen, kira için örgütlenen ve kapı kapı çalışan sokak hareketlerinde şekillenmektedir.