Bilindiği gibi, demokratik hukuk devletinin temeli, XVIII. yüzyılda önce İngiliz filozof John Locke’un teorize ettiği, ondan esinlenen Fransız yargıç, tarihçi ve siyasi düşünür Montesquieu’nün “Kanunların ruhu” (De l’esprit des lois) adlı eserinde geliştirdiği erkler ayrılığı (séparation des pouvoirs) ilkesine dayanır. Montesquieu o dönemde mutlak monarşiyle yönetilen Fransa’nın Kral’ın despotizminden kurtulabilmesi için yürütme (exécutif), yasama (législatif) ve yargı (judiciaire) erklerinin birbirlerinden ayrılması ve bağımsız olması gerektiğini savunmuştu. Toplumun tüm gereksinmelerini karşılayan yasaları yasama organı (Meclis) yapacak, yürütme (hükümet) uygulayacak, yasalara uygunluğu ise yargı organları (mahkemeler) denetleyecek ve uyuşmazlıkları çözümleyecekti.
Bu klasik ilke demokratik hukuk devletinin temelini oluştursa da erklerin bağımsızlığı uygulamada tam olarak sağlanabilmiş değil. Özellikle yürütme ile yasama arasında. Bunu ilk ortaya koyanların başında ünlü anayasa hukukçusu Prof. Maurice Duverger gelir. Duverger, özellikle klasik parlamenter rejimlerde hükümetin doğrudan Meclis’te salt çoğunluğa sahip olan siyasi parti veya koalisyonların içinden çıktığına dikkat çeker ve bu iki erk arasındaki birleşmeden (concentration des pouvoirs) söz eder. Sonuçta, Meclis’in çoğunluğu kendi hükümetini devirmeyeceği için Montesquieu’nün öngördüğü gibi esnek ve dengeli bir erkler ayrılığının söz konusu olmadığının altını çizer.
Yürütme ile yasama arasında rijit bir erkler ayrılığı ancak Amerikan tipi başkanlık sistemlerine özgüdür. Bu sistemde yürütmenin başı olan Başkan’ın yasama organı olan Kongre’yi feshetme yetkisi yoktur. Buna karşılık Kongre’nin de hukuki disiplinsizlik prosedürü (impeachment) dışında Başkan’ı görevden alma yetkisi bulunmaz. Sistem bu karşılıklı denetim- denge (checks and balances) mekanizması sayesinde işbirliği içinde işler.
Duverger’nin Fransa’da 1958’de başlayan ve V. Cumhuriyet’in 1962’de dönüştüğü yarı-başkanlık (semi-présidentiel) sistemine ilişkin görüşlerinin ayrıntılarına burada girmek istemiyorum. Ancak Ak Parti’nin böyle bir sistemi hayata geçirme arzusu olduğuna ilişkin söylentiler doğrultusunda, bu sistemin Cumhurbaşkanı’nın yürütmenin başı olarak Meclis’te salt çoğunluğa sahip olması halinde, iki erk arasındaki birleşmenin, parlamenter sisteme oranla çok daha katı olacağını vurgulamak gerekir. Duverger bu gerçeği, Cumhurbaşkanı’nın Meclis’i fesih yetkisi nedeniyle yasama organını doğrudan kontrol ediyor olmasıyla açıklar. Meclis’i feshi halinde, Cumhurbaşkanı’nı frenleyecek tek güç, seçilecek yeni Meclis’te salt çoğunluğunu kaybetme riskidir. Çünkü Meclis çoğunluğunu kaybetmesi halinde, yarı-başkanlık Cumhurbaşkanı, Mitterrand’ın iki, Chirac’ın bir kez yaşadığı ve bugün de görüldüğü gibi, muhalefetle birlikte yönetime (cohabitation) mecbur kalabilir.
Türkiye’de yürütme yanlısı yargı
Bütün hukukçuların hatta anayasa hukukundan sınıf geçmiş herkesin bilmesi gereken yukarıda özetlediğim bilgiler, yürütme ve yasama arasındaki olası birleşmeye karşı yargı erkinin bağımsızlık ve tarafsızlığının önemini bir kat daha arttırıyor. Başka bir deyişle erkler ayrılığı ilkesi çerçevesinde yargı erkinin siyasallaşmasının önüne geçilmesi zorunlu. Ama mevcut Anayasamız ’ın 138. maddesi hakimlerin “görevlerinde bağımsız olduklarını” hükme bağlarken, 159. maddesi tarafsızlıklarına pek duyarlı değil. Çünkü bu maddenin 3. fıkrası, Adalet Bakanı’nın HSK’nın Başkanı, Müsteşarı’nın da tabii üyesi olduğunu hükme bağlıyor. Oysa hâkim ve savcıların özlük işlerini yürüten bu kurulda yürütmede görevli kişilerin bulunması, doğal olarak, tarafsızlıklarını olumsuz yönde etkiler. O bakımdan “Demokrasi paketi önerisi” başlıklı yazımda Adalet Bakan ve Müsteşarı’nın kurul üyeliğiyle ilgili cümlelerin maddeden çıkarılmasını zorunlu anayasa değişiklerinin başında saymıştım.
Bu önerim temel bir ilke olmasının yanı sıra, bugün yaşadığımız sorunları ivedilikle çözmek için de gerekli. Yürütmede görev alan eski bir savcının yeniden yargıda görev aldığı, iktidar partisinin siyasi rakibinin mensuplarına ilişkin iddianame hazırladıktan sonra Adalet Bakanı olarak atandığı bir ülkede yargının tarafsızlığından söz etmek hiç mümkün değil. Nitekim bugün sürekli muhalefet partisi ve mensuplarının aleyhine anayasa maddelerine aykırı kararların alınması, yargı tarafsızlığının sadece teoride değil, aynı zamanda pratikte de var olmadığını ortaya koyuyor. Bunun nasıl olduğunu ve hangi aktörler tarafından yapıldığını sokaktaki insan dahil herkes biliyor. O bakımdan yeni anayasadan söz ediliyorsa, öncelikle yargının tarafsızlığının, bağımsızlığı ile birlikte anayasa metnine dahil edilmesi gerekiyor. Gerçi anayasanın da tam olarak uygulanmadığını, hükümlerini çiğneyen yargı mensuplarına yaptırım uygulanmadığını üzüntüyle gözlemliyoruz.
İspanya’da muhalefet yanlısı yargı
Yargı mensupları siyasallaştığında, hibrit rejimlerde sıkça rastlandığı, Türkiye’de de bu dönemde görüldüğü gibi, bundan sadece iktidarların yararlandığı sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Yakın geçmişte ABD çıkarları için çalıştığı 15 Temmuz darbe girişimiyle ortaya çıkmış olan FETÖ mensubu savcı ve yargıçlar dönemin iktidarını düşürmek için yargıyı sopa olarak kullanmışlardı. Bu, FETÖ’nün bürokrasiye yerleşmiş gizli bir örgüt olduğu dikkate alındığında belki itibar edilmemesi gereken bir örnek.
Bugün bu konuda daha güncel bir örnek var. Bu örnek, Türkiye’den değil, İspanya’dan. Bu ülkenin 1978 Anayasası’nda, demokratik bir anayasa olduğu için yürütmenin yargıya müdahalesini mümkün kılacak bir madde yok. Aksine 117. maddesinde hâkim ve savcıların görev yerlerinin değiştirilemeyeceği (inmovilidad) hükme bağlanıyor. Ama bu garanti hâkim ve savcılara siyasallaşmaları halinde juristokrasi ve muhalefet lehine siyasete müdahale imkanını ortadan kaldırmıyor. Nitekim son dönemde iktidar partisi PSOE’ye (Sosyalist İşçi Partisi) ve mensuplarına karşı açılan yolsuzluk davaları ve alınan kararlar juristokrasiyi, başka bir deyişle yargıçlar hükümetini mümkün kılan bir gelişme. Ancak İspanya’da bu yöndeki gelişmeler jüristokrasiden çok muhalefet lehine hukukun araçsallaştırılması (lawfare) olarak nitelendiriliyor.
Bu gelişmeler, Frankist ekolden yetişmiş bazı yargı mensuplarının fikri yakınlık duydukları ana muhalefet partisi Halkçı Parti PP (Partido Popular) ve özellikle bu partiden kopmuş olan, başında Frankist bir aileden gelen (dedesi Franco döneminde Álava’da Amurrio belediye başkanı, babası PP’nin kökenindeki AP’nin yönetcisi) Santiago Abascal ’ın olduğu aşırı sağcı Vox lehine harekete geçmelerinin sonucu olarak değerlendirilebilir. Çünkü İspanya’da yüksek yargı ve önemli hakimlik kadroları hala muhafazakâr milliyetçi sağ gelenekten gelen çevrelerin kontrolünde. Ayrı bir yazı konusu olduğu için soruşturmaların detaylarına girmeden özetle belirtmek gerekirse, eski Başbakan José Luis Rodríguez Zapatero’dan Başbakan Pedro Sánchez’in eşi Begoña Gómez’e kadar uzanan soruşturma ve davaların siyasi amacı, kırılgan bir çoklu koalisyona dayalı Sánchez hükümetini itibarsızlaştırmak ve koalisyon ortaklarının güvenoylarını geri çekmesini sağlayarak düşürmek, dolayısıyla erken seçimi zorlamak.
İspanya’da muhalefetin, Manos Limpias, Hazte Oír gibi aşırı sağcı paravan derneklerin suç duyurularıyla iktidara yargı üzerinden siyasi müdahalesinde ön plana çıkan son isim Juan Carlos Peinado. Yargıç Peinado bu çevrelere uzak bir kişi değil. Kızı Patricia Peinado Toledo, ana muhalefetin tarihi kalelerinden Pozuelo de Alarcón’da PP’nin Belediye Meclis üyesi. Begoña Gómez’e işlerinde eşinin konumunu kullanarak (tráfico de influencias) yolsuzluk (corrupción en los negocios) yaptığı gerekçesiyle açılan davada, kaçma şüphesiyle yurtdışı yasağı uygulayan ve pasaportuna el koyan Peinado’nun kızı PP’li olduğu için siyasi saiklerle hareket ettiğini söylemek fikirlerin şahsiliği nedeniyle mümkün değil belki. Ama aldığı kararların adı geçen aşırı sağcı derneklerin talepleri doğrultusunda olduğu da ortada. PP çevreleri, tahmin olunacağı gibi, PSOE cenahının “lawfare” ve “demokrasiye yargı darbesi” iddiasına karşı “bağımsız yargının görevini yaptığı” savunmasını yapıyor. Tıpkı Türkiye’de AK Partililerin muhalefetin hukukun iktidar tarafından anaçlaştırıldığı iddialarına karşı yargının bağımsız olduğuna ilişkin içi boş açıklamaları gibi.
GAL davalarıyla benzerlik var mı?
Aslında İspanya, PP’ye iktidar yolunun yargı kararlarıyla açıldığı bir dönemi daha önce yaşamıştı. Ünlü yargıç Baltasar Garzón’un ayrılıkçı terör örgütü ETA’ya karşı 80’li yıllarda Felipe González’in başbakanlığı döneminde eylemler yapmış olan GAL (Grupos Antiterroristas de Liberación) karşı terör örgütlenmesiyle ile ilgili olarak yürüttüğü soruşturmalarda devletin sorumluluğu ortaya konulmuş, açılan davalarda PSOE’nin İçişleri Bakanları dahil birçok siyasetçi yargılanmış ve mahkûm edilmişti. Kitaplarımda ayrıntıyla aktardığım GAL davaları nedeniyle PP 1996 ve 2000 seçimlerini kazanmış ve İspanya José Maria Aznar’ın başbakanlığı dönemini yaşamıştı. Ancak bu davaların açılmasında PP’nin rolü yoktu. İnisiyatif, bir dönem son González hükümetinde kısa süre Adalet Bakanlığı’nda Devlet Sekreteri görevinde bulunduktan sonra yargıçlığa dönen Garzón’a aitti. Dolayısıyla son dönemde PSOE ve Sánchez hükümetini kuşatan soruşturma ve davalar, GAL davaları ile benzerlik arz etmiyor.
Kaldı ki son davaları destekleyen Frankist kökenli Vox’a yakın dernekler, özerklikler devleti (Estado autonómico) kurmuş olan 1978 Anayasası’na karşı oldukları gibi, Franco’nun son dönemindeki GAL benzeri karşı terör örgütlerine fikren karşı değiller. Nitekim uzmanlarca aşırı İspanyol milliyetçisi olarak tanımlanan Vox da anayasa değişiklikleri yapmak suretiyle İspanya’da merkeziyetçi bir devlet kurulmasını, bu bağlamda özellikle 2019’da tek taraflı olarak merkezi hükümete baş kaldırmış olan bağımsızlıkçı Katalunya özerk hükümetinin (Generalitat) feshedilmesini savunuyor. Sánchez ve hükümetini ayakta tutanlar da sonuçta Katalanlar dahil bölgesel milliyetçi partiler. Sánchez güvenoyu aldığı Katalan bağımsızlıkçılar (JxCat ve ERC) için 2024’te bir Af Yasası çıkarmıştı. Ama Yüksek Mahkeme (Yargıtay) eski Generalitat Başkanı Carles Puigdemont’un yasadan yararlanmasını engellemiş, o da bu karara karşı süper temyiz yetkisi olan Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş bulunuyor. Özetle, GAL davaları ile son davalar arasında her ikisinin de iktidardaki PSOE’ye karşı olmak dışında hiçbir paralellik bulunmuyor.
Yargının siyasallaşmasını önlemek
Esas konumuza dönecek olursak, sonuçta yargı erkinin iktidar veya muhalefet lehine siyasallaşmasının demokrasinin özüne bir darbe girişimi niteliği taşıdığını vurgulamak gerekir. O bakımdan siyasetin yargıçlara bulaşmasını önlemek amacıyla bazı önlemler alınması zorunlu. Akla gelen önlemlerin başında ise, Türkiye’de HSK, İspanya’da Yargı Erki Genel Konseyi (CGPJ/ Consejo General del Poder Judicial) üyelerinin, Avrupa Konseyi standartlarına uygun olarak, en az yarısının doğrudan (gösterilen adaylar arasından değil) yargıçlar tarafından seçilmesi geliyor. Ama tarafsızlığı sağlamak için bunun yeterli bir önlem olmadığı ortada. Hâkim ve savcıların siyasete bulaşmamaları konusunda ayrıca sıkı bir denetim altında tutulmaları şart.
Görüldüğü gibi, yargı erkinin tarafsızlığı, bağımsızlığı kadar önemli ama kırılgan bir yapı. Bu yapı siyasetçilerin mahkemelerin kontrolünü kaybetmeyi, yargı mensuplarının da meşruiyetlerinin limitlerini baştan kabul etmelerini gerekli kılıyor. Bu ikileme çözüm getirecek anahtar ise siyasi partilerin şantajına da yargıçların kişisel kariyer hırslarına da karşı koyabilecek güçlü aracı kurumların oluşturulmasından geçiyor. Bu da ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz.

