Son günlerde Ankara sokaklarında bir telaş, bir koşturmaca ki sormayın. Sanırsınız memlekete dünya barışını getirecek sihirli bir değnek değecek. Malum, NATO Zirvesi kapıda. Havada uçuşan rakamlar dudak uçuklatan cinsten; şehir parıldasın diye yaklaşık 12 milyar liralık küçücük (!), mütevazı bir bütçe harcanmış.

Vitrin tasarımı gerçekten muazzam. İlk parlak fikir taksicilere geldi: "Dress code", yani kıyafet zorunluluğu! Üstüne bir de ceplerine lokum koyacaklar ki yabancı konuklara ikram etsinler. Hizmette sınır yok.

Fakat benim aklıma takılan asıl soru şu: Biz Ankara halkı olarak bu büyük prodüksiyonun neresindeyiz?

Acaba o hafta biz de sokakta yürürken cebimizde kolonya, elimizde çikolata kutusuyla mı gezmeliyiz? Kızılay’da ya da Tunalı’da yürürken bir yabancı delegeye rastlarsak, hırkamızı ilikleyip, "Welcome to Turkey, Ankara simidi ister misiniz?” diye fona senfoni orkestrası müziği mi vermemiz gerekiyor? Ankara halkına "dress code" ne zaman tebliğ edilecek, terzilerde kuyruk olmaya başlayalım mı?

Ankara’daki bu 12 milyarlık paravan, lokum ve imaj telaşı bana televizyon tarihinin o meşhur sahnesini hatırlattı. Hani Adını Feriha Koydum dizisinde, kapıcı kızı Feriha’nın o mahalle arası düğün salonundaki sahnesi vardı ya…

Nişan sahibinin borçtan nefesi kokar, salonun dökülen sıvalarını gizlemek için duvarlara uyduruk simli kumaşlar gerilmiştir. Masalara da o değişmez, standart "prosedür menüsü" fırlatılır: Plastik tabakta bir tatlı, bir tuzlu bayat kuru pasta ve asiti kaçmış uyduruk bir meşrubat. Amaç, gelen misafire karşı "Bakın biz de nişan yaptık, ikramımız da tam" imajını kurtarmaktır. O pasta kimsenin karnını doyurmaz, o meşrubat kimsenin hararetini almaz, salonun arkasındaki yoksulluğu da değiştirmez. Ama o bayat pasta menüsü o masaya inecektir!

İşte devletimizin milyarlar harcayarak Ankara’da kurduğu bu NATO sahnesi, tam olarak o mahalle düğünündeki bayat kuru pasta menüsüdür. Taksicinin cebine lokum koymak, sırtına zorla gömlek geçirmek, misafirler görmesin diye dökülen binaların önüne paravan çekmek… Hepsi o plastik tabaktaki kuru pasta telaşı işte! "Bakın dışarıya karşı fiyakamız yerinde" deme çabası.

Tabii bu sterilizasyon sadece binalarla ve taksicilerle sınırlı kalmıyor; vitrin parlasın diye arka planda koca bir hukuk devleti öğütülüyor. Zirve öncesi aralarında üniversite hocalarının da bulunduğu pek çok kişi "güvenlik" gerekçesiyle gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Şehrin sadece dökülen binaları değil, aykırı sesleri de paravanların arkasına itiliyor.

Aslında paravanın arkasında saklanan sadece yoksulluk da değil; yerle bir edilmiş bir demokrasi can çekişiyor. Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu içeride, Türkiye’nin yeni birinci partisine uydurma gerekçelerle kayyumlar, butlanlar atanmış, her köşede birileri tutuklanıyor. Hukuk tamamen siyasallaşmış, adalet ayaklar altına alınmış. Bir yanda halkın zeytinliklerine, koylarına, tapulu mallarına "çökülüyor", diğer yanda dünyaya "Biz ileri bir demokrasiyiz" pozu kesiliyor.

Aslında bu paravan estetiğine hafızamızdan dolayı hiç yabancı değiliz. Deprem bölgesine Cumhurbaşkanı ve ortağı gideceği zaman da yıkıntıların, derme çatma barakaların önüne koca koca paravanlar dizilmişti. Evsiz kalmış halkı kameralardan saklamışlardı. Demek ki o günden bugüne yönetim tekniğimiz hiç değişmemiş: Sorunu çözemiyorsan, önüne tahta çak! Adaleti sağlayamıyorsan, itiraz edeni hapse at!

Gıda enflasyonunda dünya birincisiyiz, insanlar aç, ekonomi can çekişiyor, hukuk sistemi can çekişiyor. Ama paravanı çekince tencere kaynıyor, adalet tıkır tıkır işliyor sanıyoruz.

Düğün bitecek, NATO delegeleri takılarını takıp (ya da hiçbir şey takmadan) uçaklarına binip gidecekler. O şatafatlı paravanlar sökülecek, taksici o takım elbiseyi askıya asacak, dağıtılmayan lokumlar bayatlayacak.

Ve biz, o uyduruk düğün salonunun arkasında biriken devasa borç faturasıyla, gasp edilen haklarımızla, o dökülen binalarla ve geride kalan o bayat pastanın tadıyla baş başa kalacağız. Çünkü ne kadar büyük paravan dikerseniz dikin; açlığın, yoksulluğun, talanın ve adaletsizliğin sesini yalıtamazsınız. Feriha’nın düğünü bitti, şimdi gerçek Ankara ile yüzleşme vakti.

Bahsettiğim o unutulmaz ve Türkiye'nin "vizyon/gerçek" çelişkisini tek sahnede özetleyen düğün anını izlemek isteyenler için videoyu şuraya bırakıyorum:

 https://www.youtube.com/watch?v=NynSOeBNeA8