Issık Gölü’nün suları sakindir. Ama çevresinde oluşan jeopolitik dalgalar her geçen gün büyüyor.

Aytmatov Issık Gölü Forumu için bulunduğum Kırgızistan’da, ardından ziyaret ettiğim Özbekistan’da yalnızca toplantı salonlarını değil; çarşıları, üniversite kampüslerini, kahvehaneleri ve sokakları da dolaştım.

Bazen bir taksi şoförü, bazen üniversiteli bir genç, bazen de üst düzey bir bürokrat aynı cümleyi farklı kelimelerle kuruyordu: “Artık dünya bize eskisi gibi bakmıyor.”

Gerçekten de bakmıyor.

Uzun yıllar Rusya’nın nüfuz alanı olarak görülen Orta Asya, bugün Çin’in ekonomik yatırımları, Batı’nın stratejik hesapları ve Türkiye’nin tarihsel-kültürel bağlarının kesiştiği en önemli jeopolitik merkezlerden biri hâline geldi.

Haritaya yukarıdan baktığınızda bunu görmek zor değil.

Avrasya’nın tam kalbi…

Enerji koridorları burada kesişiyor.

Kritik maden rezervleri burada bulunuyor.

Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan yeni ticaret yolları buradan geçiyor.

Böylesine stratejik bir coğrafyada artık asıl soru şudur:

Orta Asya’nın geleceğini kim değil, hangi vizyon şekillendirecek?

İşte tam da bu dönemde Washington merkezli düşünce kuruluşlarından “Silk Seven (İpek 7)” önerisinin gelmesi dikkat çekici.

Yüzeyde bakıldığında öneri oldukça rasyonel görünüyor.

Beş Orta Asya ülkesi…

Afganistan…

Pakistan…

İlerleyen süreçte Azerbaycan…

Yeni ulaştırma koridorları…

Yeni liman bağlantıları…

Yeni yatırım mekanizmaları…

Bölgenin ekonomik olarak dış dünyaya açılması…

Elbette buna kimsenin itirazı olamaz.

Çünkü Kırgızistan’da konuştuğum gençlerin ortak kaygısı da işsizlikti.

Özbekistan’da görüştüğüm girişimciler ise reformlardan umutlu olduklarını ancak daha fazla uluslararası yatırım beklediklerini anlatıyordu.

Bölgenin genç nüfusu artık yalnızca göç etmek istemiyor.

Üretmek istiyor.

Teknoloji geliştirmek istiyor.

Kendi ülkesinde güçlü bir gelecek kurmak istiyor.

Tam da bu nedenle ekonomik iş birliği vaat eden her proje doğal olarak ilgi görüyor.

Ancak uluslararası ilişkiler bize şunu öğretir:

Hiçbir ticaret koridoru yalnızca ticaret koridoru değildir.

Her ulaştırma hattı aynı zamanda bir etki alanı oluşturur.

Her yatırım, beraberinde siyasi nüfuzu da getirir.

Bugün ABD’nin önceliklerinden biri Çin’in Avrasya’da artan ekonomik etkisini dengelemek.

Çin ise Kuşak ve Yol projeleriyle bölgeye milyarlarca dolarlık yatırım yapıyor.

Rusya’nın son yıllarda yaşadığı güç kaybı da bu rekabeti daha görünür hâle getiriyor.

Dolayısıyla Silk Seven önerisini yalnızca ekonomik bir proje olarak okumak eksik kalacaktır.

Asıl dikkat çekici gelişme ise aynı dönemde Türk Devletleri Teşkilatı’nın giderek kurumsallaşmasıdır.

Ortak alfabe…

Ortak tarih çalışmaları…

Eğitim projeleri…

Savunma sanayii iş birlikleri…

Orta Koridor…

Kültürel diplomasi…

Türk dünyası uzun yıllardan sonra ilk kez ortak bir gelecek fikri etrafında buluşmaya başlıyor.

İşte tam bu süreçte yeni bir bölgesel mimarinin önerilmesi doğal olarak çeşitli soruları da beraberinde getiriyor.

Issık Gölü Forumu dönüşünde Kırgız tarihçi dostum Kuban Çoroyev ile saatler süren yolculuğumuz boyunca bölgenin geleceğini konuştuk.

Söylediği tek bir cümle zihnimde yer etti:

“Büyük devletler önce yolları inşa eder; zamanla o yolların yönünü de belirlemek ister.”

Belki de bütün tartışmanın özeti buydu.

Çünkü tarih boyunca büyük güçler yalnızca sınırları değil, ulaşım ağlarını, ticaret düzenini ve bölgesel kurumları da şekillendirmeye çalıştı.

Bugün yaşanan rekabet de farklı değil.

Bu süreçte Türkiye’nin izlediği yaklaşımın bölgede olumlu karşılık bulduğunu da gözlemledim.

Geçmişte zaman zaman eleştirilen “abi ülke” algısının yerini daha eşitlikçi bir ortaklık anlayışı alıyor.

Türkiye’nin bölge ülkeleriyle kurduğu doğrudan diyalog ve güven ilişkisi bunun önemli nedenlerinden biri.

Kırgızistan’da ve Özbekistan’da konuştuğum birçok isim Türkiye’yi artık yöneten değil, birlikte yürüyen bir ortak olarak tanımlıyor.

Bu değişim önemlidir.

Çünkü sürdürülebilir bölgesel iş birlikleri yalnızca ekonomik çıkarlarla değil; karşılıklı saygı, adalet ve güven üzerine inşa edilir.

Ortak kimliğin geleceği de tam burada şekillenir.

Aidiyet duygusunu güçlendiren, insan onurunu merkeze alan, hiçbir ülkeyi diğerinin üzerinde görmeyen bir anlayış Türk dünyasının en büyük stratejik avantajı olacaktır.

Önümüzdeki günlerde Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi de bu açıdan dikkatle izlenecektir.

Bölgesel güvenlikten ulaştırma koridorlarına, Orta Asya’daki güç dengelerinden yeni jeopolitik arayışlara kadar birçok başlığın kapalı kapılar ardında değerlendirileceğini tahmin etmek zor değil.

Ancak hangi proje gündeme gelirse gelsin unutulmaması gereken temel gerçek şudur:

Orta Asya artık yalnızca üzerinde hesap yapılan bir coğrafya değildir.

Kendi iradesini oluşturmaya çalışan yeni bir jeopolitik aktördür.

Silk Seven başarılı olur ya da olmaz.

Yeni koridorlar açılır ya da açılmaz.

Bunların hepsi zamanla görülecektir.

Fakat bugün asıl belirleyici olan, Türk dünyasının ortak kimliğini güçlendirerek küresel rekabet içinde kendi stratejik aklını oluşturabilmesidir.

Çünkü yollar yapılabilir.

Limanlar inşa edilebilir.

Demiryolları döşenebilir.

Fakat ortak tarih, ortak kültür ve ortak aidiyet duygusu zayıfladığında bunları yeniden inşa etmek çok daha zordur.

Bu nedenle bugün tartıştığımız konu yalnızca yeni bir ticaret koridoru değildir.

Mesele, 21. yüzyılda Avrasya’nın merkezinde hangi jeopolitik vizyonun kalıcı olacağıdır.

Ve bu sorunun cevabı yalnızca Ankara’yı, Bişkek’i, Astana’yı ya da Taşkent’i değil; önümüzdeki yüzyılın Avrasya dengelerini de etkileyecektir.