Anadolu deriz biz; “güneşin ülkesi” de denir.

Burayı yurt edinen Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş Veli’nin, Ahi Evran’ın kardeşlik ikliminin hüküm sürmesi için gösterdikleri üstün çabayı biliyoruz.

Ahmed Arif’in dizeleri boşuna değildir:

“Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne Sultan Murat.”

Doğrudur; gördüğü her felaketi atlatmasını bildiği içindir ki buralar için “güngörmüş bilge toprak” denir.

Gene de, “demirin tuncuna” kaldığımız devirlerden geçtiğimizi belirtmem lazım.

Devir demişken, kanunun – kuralın Bolu Beyi gibilerin devlet adına “eşkıyalık” yaptığı yılları hatırlamamak olmaz.

Hani şu sıradan bir insan olan Ruşen Ali’yi Köroğlu’na dönüştüren günlerden bahsediyorum.

Öyle bir dönüşüm yaşamış ki halkın gözünde “Hızır’a arkadaş, Kırklara yoldaş” konumuna ulaşmış.

İşte tarihlere sığmaz O Köroğlu’nun atını çalmışlar.

“Divanından kuş uçurmayan, Bolu Beyi’ni titreten Köroğlu’nun atını çalmak kimin haddine” diye sorabilirsiniz ama burasının, “çaldıkları minareye kılıf uyduranların yaşadığı bir ülke” olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

MİNAREYE KILIF UYDURANLARI UNUTMAMAK

“Çaldıkları minareye kılıf uyduranların yaşadığı” Türkiye, içinde geçtiğimiz günlerde zorlu bir dönemeçten geçiyor. Bu süreç yeni değil ama giderek zorlaşıyor.

Bu sürecin ilk adımı, Balyoz ve Ergenekon davaları ile atıldı. O ana dek adı “kirlenmiş” bazı isimlere yönelik yapılan operasyonlar, bir anda, rota değiştirerek, Türkiye’nin saygın isimlerine ve TSK’ya yöneldi. Operasyonun senaryosu, “okyanus ötesinde” yazılmış; uygulaması, AKP iktidarının “ortağı” konumuna gelmiş Fetöcüler tarafından gerçekleştirilmişti.

O süreçte gündeme getirilen anayasa değişiklikleri, bu taraftan da, “yetmez ama evet” sloganıyla destek bulmuştu. Sesimiz çıktığında bağırmış; planın, uluslararası bir siyaset mühendisliğinin ürünü olduğunu ve götürüsünün, getirisinden çok daha fazla olması nedeniyle tümüyle reddedilmesi gerektiğini yazmıştık.

Hiç kuşkusuz, Türkiye’nin o günkü siyasal düzeninin daha demokratikleşmesine ihtiyaç vardı ama getirilen değişiklikler, mevcudu dahi aratır nitelikte olduğu için karşı çıkılması gerektiğinde ısrar etmiştik.

Olmadı; anlatamadık.

Bizzat Fetö’nün, “mezardaki ölüleri bile kaldırıp oy kullandırması” şeklindeki motivasyonu, bu taraftaki, gözünün önündeki merteği dahi göremeyenlerin “yetmez ama evet”i ile birleşince akıllarındaki sinsi planı uygulamak için ilk adımlar atılmıştı.

Bu adım, Cumhuriyetin kazanımlarının tehlike altına girdiğinin ilk işaretiydi.

Siyasal İslamcı iktidar, Cumhuriyetin kazanımlarını yok etmek için sinsi bir planı işletmiş; Cumhuriyeti demokrasi ile buluşturma adı altında, “muasır medeniyeti” hedefleyen Türkiye Cumhuriyetini kuşatma altına almıştı.

Bu kuşatmanın en belirgin adımı, eğitim ve öğretim alanında olmuş; okullarımız, tarikatların cirit attığı alanlara dönüştürülmüştü. İkinci tehlikeli adım ise medeni kanunun işlemez hale getirilmesiyle atılmıştı. Laiklik ilkesiyse her durumda ihlal edilir olmuştu.

MÜHÜRSÜZ OYLARI HATIRLAMAK

İktidar açısından alınan yol bir nitelik dönüşümü için yeterli bulunmuş olacak ki siyasal tarihimize kara bir leke gibi düşen 15 Temmuz gerçekleşti. O güne dek, “beraber ıslandık biz bu yağmurda” diyerek selam çaktıkları; “alnı secdeye vardığı için” yaptıklarını görmezden geldikleri Fetöcüler ile onlara övgüler dizme yarışına giren iktidar arasında çatlak oluştu. O çatlağı derinleştiren “darbe girişimi”, bastırıldı.

Derken henüz darbe girişiminin sıcaklığı atlatılmamışken, 16 Nisan 2017 referandumunda 2.5 milyon mühürsüz oy kullanımı gerçekleştirildi. “Hayır” oyunun önde olduğu anlaşılınca, henüz oylama devam ederken verilen bir kararla mühürsüz oyların geçerli sayılmasına bugün CHP’nin başına “butlan kararı” ile dönenler, sözde kalan itirazlarının ötesine geçememişlerdi.

O referandum, güçler ayrılığı prensibini, yürütmenin elinde toplamıştı.  Söz konusu zorlu süreç, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra başka bir niteliğe büründü. “İstanbul’u alan, Türkiye’yi alır” diyecek kadar kendine güvenenler, İmamoğlu karşısında kaybedince, önce vermek istemediler ama tekrarlanan seçimden sonra muhtemelen, “bir kazadır, oldu” diyerek, “topal ördek” muamelesi yapmak istediler.

Ancak İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, Ankara’da Mansur Yavaş, “topal ördek” olmadan çalıştılar ve yalnızca kendi illerinde değil, Türkiye’nin tamamının gönlünde taht kurdular. 31 Mart 2024’de, bir öncekine oranla oylarını artırarak seçilince Türkiye için yeni bir “zorlu süreç” de başlamış oldu.

Hiç kuşkusuz demokrasinin en önemli göstergesi sandıktır; sandığa atılanın sandıktan çıkması, önemli bir göstergedir. 16 Nisan referandumunda kullanılan mühürsüz oyları unutmayan seçmenin iradesi, 31 Mart 2024’de tecelli edince Türkiye için yeni bir zorlu süreç de başlamış oldu.

İmamoğlu’nun hem diploması iptal edildi hem de kendisi tutuklandı. Ardından çok sayıda belediye başkanı aynı muameleye tabi tutuldu. Yargı henüz kararını vermeden iktidar medyası tarafından suçlu ilan edilmelerine rağmen halkın kanaati, iktidarın, “sandıkta yenemediğini yargı yoluyla yenmek” şeklinde olduğu defalarca ölçüldü.

SİYASET MÜHENDİSLİĞİNE İTİRAZ ETMEK

Belediye başkanlarına yönelik operasyonlar halkın kanaatini değiştirmek için yetersiz kalınca bu kez siyaset işin içine alınmak istendi. Tam o sıra CHP’nin Ankara İl Başkanı Dr. Ümit Erkol, tutuklandı. Tutuklanmasına neden olan “suçun” yatarı yok ama CHP Genel Merkezine 7 km uzaklıktaki il başkanını tutuklamak, bir mesajdı. O mesaj, butlan kararıyla son şeklini aldı.

Mesele, artık, siyasal bir mesele halini almıştır. Belli ki uluslararası siyaset mühendisliği devreye girmiş; mevcut iktidarın sürmesi için atılması gereken bütün adımlar atılmış durumdur. Giderek karanlık bir hal alan Türkiye’nin özgürlükleri eksen almış, evrensel laikliği benimsemiş demokratik bir hal alması için yürütülen mücadelenin “amiral gemisi” konumundaki CHP için verilen “butlan” kararına böyle bakmak gerekir.

Öyle anlaşılıyor ki uluslararası siyaset mühendisliği, Türkiye’yi çalışmış.

Daha önce de çalışmışlar; daha önce de Türkiye için plan yapmışlardı.

20. Yüzyılın ilk çeyreğinde yaptıkları plan geri tepmişti. 21. Yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız bu günlerde yaptıkları planın işleyip işlememesi, bizim, yani toplumsal muhalefetin tutumuna bağlıdır.

Tekrar hatırlatmak gerekir ki sıradan bir insan olan Ruşen Ali, tarihin not etmek zorunda kaldığı Köroğlu’na dönüşmüştü. “Butlan” kararı ile yürüttüğü CHP Genel Başkanlığından alınan Özgür Özel’i “yağmurdan ıslanmış adam”a dönüştüren de günümüzün koşullarıdır.

O görüntü, Türkiye’nin, demokrasi mücadelesinin simgesidir; başarıya ulaşması, Türkiye’nin geleceği açısından elzemdir.