Siyaset çoğu zaman seçimlerden, partilerden, liderlerden ve iktidar değişimlerinden ibaret sanılır. Oysa siyaset bütün bunlardan önce, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve içinde yaşadığı dünya ile kurduğu ilişkinin tarihsel ve varoluşsal biçimidir. Bir toplumda siyaset nasıl kuruluyorsa, orada insanın değeri, özgürlüğün anlamı, otoritenin sınırı ve hakikatin dili de öyle kurulur.

Bu nedenle siyaset yalnızca bir yönetim tekniği değildir. Siyaset, insanın nasıl bir varlık olarak kabul edildiğiyle ilgilidir. İnsan devletin malzemesi midir, yoksa devlet insanın hizmetindeki sınırlı bir araç mıdır? İnsan iktidarın nesnesi midir, yoksa iktidarı denetleyen özgür bir özne midir? Yurttaş, kendisine verilen emirleri yerine getiren bir tebaa mıdır, yoksa ortak dünyayı kuran özerk bir bilinç midir? Bütün siyasal meselelerin temelinde bu sorular vardır.

Liberal-demokratik düşüncenin tarihsel büyüklüğü, insanı devletin malzemesi olmaktan çıkarıp devletin anlam sınırı haline getirmesidir. Devlet insan için vardır; insan devlet için değil. Bu ilke bugün basit görünebilir. Fakat insanlık tarihi boyunca en zor kabul edilen düşüncelerden biri budur.

İktidar, doğası gereği genişlemek ister. İktidar sınırlandırılmak istemez. İktidar, kendini korumak için meşruiyet, korku, düşman, kutsallık, üretir. Bazen dinin diline sığınır, bazen milliyetin, bazen güvenliğin, bazen geleneğin, bazen de tarihsel kaderin diline sığınır. Maskeler değişmesine rağmen iktidarın asli amacı değişmemektedir: İnsanın önüne geçmek ve üstünde konumlanmak. Bütün iktidarlar, insanın önüne ve üstüne geçerek varlıklarını sürdürürler.

Despotizm yalnızca bir kişinin zorbalığı değildir. Despotizm, insanın kendi aklından vazgeçmeye ikna edilmesidir. Bana yetkiyi verin her şeyi hallettiğimi göreceksiniz diyen bir lider, aslında toplumu despotizme ikna etmeye ve razı etmeye çalışmaktadır. Bir toplum kendi kaderi üzerinde düşünmeyi bıraktığında despotizme zemin hazırlar. İnsan, özgürlüğün yükünü taşımak yerine onu bir lidere, bir devlete, bir kuruma, bir ideolojiye ya da bir kutsala devrettiğinde görünürde huzur bulabilir. Fakat gerçekte kendi varlığının bir parçasından vazgeçmiştir. Özgürlük rahatlık değildir. Özgürlük, sorumluluktur. Özgürlük, düşünme cesaretidir. Özgürlük, kendi kararının sonuçlarını başkasına devretmemektir. Özgürlük, itaate dayalı güvenliğin karşısında insan onurunu savunmaktır.

Despotizm yalnızca devletin tepesinde ve kurumlarında kurulmaz. Despotizm, insanın kendi özgürlüğünden korkmaya başladığı yerde doğar. İnsan kendi iradesinin yükünü taşımak istemediğinde, onun yerine karar verecek bir otorite arar. Kendi aklından şüphe ettiğinde, düşünme görevini başkasına bırakır. Gelecekten korktuğunda, kurtarıcı bir liderin arkasına sığınır. Böylece siyaset, yurttaşlık olmaktan çıkar ve psikolojik bir teslimiyet ilişkisine dönüşür. Lider düşünür. Devlet karar verir. Toplum itaat eder. İnsan ise kendisine ait olan iradeyi başkasına devreder. Kurulan bu despotizm rejimi, aslında toplumun cehennemidir, devletin intiharıdır. Despotizm, sadece toplum için bir cehennem yaratmaz. Despotizm, devletin bütün kurumlarının içini boşaltarak devleti sadece kişiden ibaret kurumsuz kağıttan kutuya dönüştürür.

Siyasal iktidarın en büyük tehlikelerinden biri, kurum olmaktan çıkıp kişiye dönüşmesidir. Lider yalnızca hükümetin başı değildir artık. Devletin sembolüdür. Milletin temsilcisidir. Tarihin taşıyıcısıdır. Geleceğin garantisidir. Bazen dinin koruyucusu, bazen milletin babası, bazen de tarihsel kurtarıcı olarak görülür. Bu noktada lider eleştirildiğinde yalnızca bir politikacı eleştirilmiş olmaz. Devlete saldırılmış gibi algılanır. Millete saldırılmış gibi algılanır. Dine saldırılmış gibi algılanır. Tarihe saldırılmış gibi algılanır. Böylece eleştiri, siyasal bir hak olmaktan çıkar; ahlak-manevi-dini-sosyal bir suç haline gelir.

Lider artık politikacı değildir; lider bir kimliktir. K işilik kültü tam da burada ortaya çıkar. Kişilik kültü yalnızca liderin kendisini övdürmesi değildir. Kişilik kültü, çok daha derin bir psikolojik mekanizmadır. Toplumun kendi sorumluluğunu bir kişiye devretmesidir. İnsan düşünme yükünü lidere bırakır. Karar verme yükünü lidere bırakır. Gelecek kaygısını lidere bırakır. Korkusunu lidere teslim eder. Ve sonunda özgürlüğünü güvenlik karşılığında iktidara devreder. Bu nedenle gerçek demokratik dönüşüm, yalnızca liderlerin değişmesiyle gerçekleşmez. Lider merkezli siyasal kültürün sona ermesiyle gerçekleşir.

Tarih boyunca iktidar, kendisini meşrulaştırmak için farklı kaynaklara başvurmuştur. Bunların en güçlüleri din, millet ve devlettir. Din iktidara aşkın bir meşruiyet verebilir. Millet iktidara tarihsel bir meşruiyet verebilir. Devlet iktidara güvenlik ve düzen meşruiyeti verebilir.

Fakat bu üç alan mutlaklaştırıldığında, siyasal eleştirinin önüne aşılmaz duvarlar örülür. İktidar şöyle konuşmaya başlar: “Beni eleştiriyorsan dine karşısın”, “Beni eleştiriyorsan millete karşısın”, “Beni eleştiriyorsan devlete karşısın. ” Böylece iktidar, kendisini eleştiriden korumak için toplumun en güçlü duygularını kullanır. Muhalif artık yalnızca muhalif değildir. Muhalif, düşmandır. Muhalif, bölücüdür. Muhalif, dinsizdir. Muhalif, vatan hainidir. Muhalif, ahlaksızdır. Despotizmde muhalefet yoktur. Muhalif kişiler ve yapılar, despot otoriteler tarafından yok edilmesi gereken düşmanlar olarak konumlandırılır.

Siyaset böylece rasyonel tartışma alanını kaybeder. Oysa demokratik siyaset, rakibini düşman olarak değil, meşru bir siyasal özne olarak kabul eder. Demokrasinin en temel erdemi budur: Rakibinin var olma hakkını kabul etmek. Demokrasi, herkesin aynı düşünmesi değildir. Demokrasi, insanların farklı düşünmelerine rağmen birlikte yaşayabilmeleridir.

İnsan aidiyet arayan bir varlıktır. Bir dile, kültüre, topluma, tarihe ve ortak hafızaya ihtiyaç duyar. Bu nedenle aidiyetler insan hayatının doğal bir parçasıdır. Sorun aidiyet değildir. Sorun, aidiyetin insanın üzerine çıkmasıdır. Millet insan için vardır. Devlet insan için vardır. Din insanın anlam arayışıyla ilişkilidir. Hiçbir kolektif kimlik, yaşayan insanın özgürlüğünü tamamen yutamaz. İnsan milletin hammaddesi değildir. İnsan devletin mülkü değildir. İnsan herhangi bir ideolojinin, milliyetin veya dinin kurban edilecek malzemesi değildir.

İnsan, her şeyden önce bir kişidir. Liberal-demokratik insan anlayışının merkezinde bu düşünce vardır:İnsan, herhangi bir kolektif kimlikten önce ahlaki değere sahiptir. Bir insanın değeri onun hangi millete, cinsiyete, mezhebe, dine, etnik topluluğa, ideolojiye ya da siyasi gruba ait olduğuna bağlı değildir. Birey, insan olduğu için değerlidir. Bu düşünce, bütün otoriter-totaliter ideolojilerin karşısında duran en radikal demokratik ilkedir.

Milliyetçilik insanın aidiyet ihtiyacını siyasal bir enerjiye dönüştürür. Milliyetçilik, bu nedenle güçlüdür. İnsan kendisini bir topluluğun, tarihin ve ortak hafızanın parçası olarak hissetmek ister. Ancak millet insanın üzerinde bir değer haline geldiğinde, aidiyet özgürlüğü yutar. İnsan millet için vardır denildiğinde, insanın hayatı kolektif hedeflere feda edilebilir. İnsan devlet için vardır denildiğinde, bireyin hakları devletin çıkarlarına kurban edilebilir. İnsan din için vardır denildiğinde, bireyin özgürlüğü mutlak hakikat iddiaları adına sınırlandırılabilir. Burada temel sorun, herhangi bir kimliğin varlığı değildir. Sorun, kimliğin mutlaklaşmasıdır.

Mutlaklaşan her kimlik, kendisine bir düşman arar. Mutlaklaşan her ideoloji, itaat ister. Mutlak kabul edilen her dogma, insanı küçültür. Mutlaklaşan her devlet, eleştiriden korkar. Mutlaklaşan her lider, toplumun küçülmesine ihtiyaç duyar. Bir şey mutlaklaştığı anda insanın özgürlüğü daralmaya başlar.

Despotizm, mutlaklaştırmadan beslenir ve onunla varolur. Demokrasinin baş düşmanı mutlaklaştırmadır. Demokrasiyi ontolojik olarak var eden şey, çoğulculuktur. Özgür toplum tek sesli toplum değildir. Özgür toplum, farklı insanların farklı biçimlerde yaşayabildiği toplumdur. Çoğulculuk bir zayıflık değildir. Çoğulculuk, insanlığın ontolojik gerçekliğidir. İnsanlar aynı dünyada yaşar fakat aynı dünyayı deneyimlemezler. Aynı dili konuşurlar fakat aynı anlamı taşımazlar. Aynı toplumda yaşarlar fakat farklı hayat hikâyelerine, farklı acılara, farklı arzulara ve farklı gelecek tasavvurlarına sahiptirler. Siyasal düzenin görevi bu farklılıkları ortadan kaldırmak değildir. Siyasal düzenin görevi, farklılıkların şiddete dönüşmeden birlikte yaşamasını sağlamaktır.

Liberal demokrasi, yalnızca bir yönetim modeli değildir. Liberal demokrasi, farklı insanlarla birlikte yaşama ahlakıdır. Liberal demokrasi, çoğunluğun azınlığı yok edemediği, güçlü olanın zayıfı ezemediği, devletin yurttaşı kendi mülkü sayamadığı bir siyasal düzendir. Demokrasi, çoğunluğun sınırsız egemenliği değildir. Demokrasi, çoğunluğun da hukukla sınırlandırılmasıdır. Çünkü çoğunluk da yanılabilir. Çoğunluk da zulmedebilir. Çoğunluk da insan haklarını ihlal edebilir. Bu yüzden liberal demokratik düzen yalnızca seçimlerden değil, haklardan, özgürlüklerden, hukuk devletinden ve iktidarın sınırlandırılmasından oluşur.

Liberal demokraside hukuk çok özel bir anlama sahip değildir. Liberal demokratik düzende hukuk, iktidarın ve siyasetin sadık köpeği değildir. Hukuk, iktidarın emri değildir. Hukuk, iktidarın sınırıdır. Devletin güçlü olması, yurttaşın zayıf olması anlamına gelmez. Aksine demokratik devlet, güçlü olduğu için kendisini sınırlayabilen devlettir. Gerçek güç, her şeyi yapabilmek değildir. Gerçek güç, yapabileceğin her şeyi yapmamayı bilmektir.

Devletin büyüklüğü, ne kadar çok insana hükmettiğiyle ölçülmez. Devletin büyüklüğü, yurttaşın özgürlüğünü ne kadar koruduğuyla ölçülür. Bir devletin medeniliği, ordusunun büyüklüğüyle değil, yurttaşının korkmadan konuşabilmesiyle anlaşılır. Bir toplumun özgürlüğü, iktidarın ne kadar güçlü olduğuyla değil, iktidara ne kadar güçlü biçimde “hayır” diyebildiğiyle ölçülür.

Gerçek siyasal modernlik, yalnızca yeni kurumlar veya partiler kurmak değildir. Gerçek modernlik, insanın bir otoriteye sığınma ihtiyacını azaltmaktır. İnsan kendi aklına güvenebilmelidir. Kendi vicdanına güvenebilmelidir. Kendi hayatı hakkında karar verebilmelidir. Devletin, toplumun, liderin, dinî otoritenin veya herhangi bir ideolojik merkezin insanın bütün hayatını belirlemesine izin verilmemelidir. Modern insan, bir otoritenin kulu değil, kendi hayatının öznesidir. Bu nedenle demokratik siyaset, yurttaşı emir alan bir tebaa olmaktan çıkarıp karar veren bir özne haline getirir. Liberal demokratik siyaset, sadakat yerine katılımı, itaat yerine eleştiriyi, korku yerine güveni, yüceltme yerine sorgulamayı,tekçilik yerine çoğulculuğu savunur.

Evrensellik, yereli inkâr etmek değildir. Evrensellik, yereli mutlaklaştırmamaktır. İnsan kendi tarihini, kültürünü, dilini, inancını ve kolektif hafızasını taşıyabilir. Fakat bunların hiçbirini insanlığın ortak onurunun üzerine çıkaramaz. Yerlilik ve millilik adı altında yaılan kurguların hiçbiri, insan onurunun, haklarının ve özgürlüklerinin üstünde değildir. Evrensel insan hakları tam da burada anlam kazanır. İnsanlık, bütün aidiyetlerden önce gelir. İnsan, bir kimliğe sahip olmadan önce insandır. Bu nedenle hiçbir devlet, millet, din, ideoloji ya da tarihsel anlatı insanın temel özgürlüğünü yok edemez. Evrensel bakış, “biz” ile “öteki” arasındaki farklılığı ortadan kaldırmaz. Fakat ötekinin insanlığını inkâr etmeye izin vermez. Medeniyet tam da burada başlar:İnsan, kendisine benzemeyenin de özgürlüğünü savunabildiği zaman.

Siyaset bir kurtarıcı arama faaliyeti değildir. Siyaset, insanların barış içinde birlikte yaşama sanatıdır. Bir liderin toplumun bütün sorunlarını çözmesini beklemek, insanın kendi sorumluluğundan vazgeçmesidir. Bir devletin bütün hayatı düzenlemesini istemek, özgürlüğün yükünden kaçmaktır. Bir ideolojinin veya dinin bütün sorulara cevap verdiğine inanmak, düşünmeyi sona erdirmektir. İnsan hayatı hiçbir zaman tek bir hakikate, tek bir kimliğe veya tek bir otoriteye sığmaz. İnsan, belirsizliğin içinde yaşayan bir varlıktır. Demokrasi de bu belirsizliği kabul etme cesaretidir. Demokrasi, bütün sorunları çözen bir düzen değildir. Demokrasi, sorunların şiddet kullanılmadan tartışılabilmesini sağlayan düzendir.

Demokrasi bir sonuç değil, sürekli devam eden bir süreçtir. Her iktidar denetlenmelidir. Her lider eleştirilebilmelidir. Her kurum sorgulanabilmelidir. Her yasa değiştirilebilmelidir. Her hak genişletilebilmelidir. Özgürlük, tamamlanmış bir proje değildir. Özgürlük, sürekli yeniden kazanılması gereken bir insanlık imkânıdır.

İnsan, iktidardan öncedir ve her şeyden daha önemlidir. Bir toplumun siyasal gelişmişliği, ne kadar güçlü liderler çıkardığıyla değil, liderlere ne kadar az ihtiyaç duyduğu ile ölçülmelidir. Bir toplumun demokratik olgunluğu, iktidarın ne kadar güçlü olduğu ile değil, iktidarın ne kadar sınırlandırılabildiği ile anlaşılmalıdır. Bir devletin büyüklüğü, yurttaşın üzerinde ne kadar yükseldiğiyle değil, yurttaşın özgürlüğünü ne kadar koruduğuyla ölçülmelidir. Bir medeniyetin gerçekliği, insanı ne kadar itaate zorladığıyla değil, insanın ne kadar özgür düşü nebildiğiyle belirlenmelidir.

Türkiye’nin, Ortadoğu’nun ve dünyanın temel siyasal sorusu artık yalnızca şu değildir ve olmamalıdır:Kim iktidarda?Daha derin soru şudur:İktidar neden insanın üzerinde olmak zorundadır?Ve daha da temel soru:İnsan neden kendi adına düşünme ve karar verme yetkisini sürekli olarak başkasına devretmektedir?

Özgürlükçü demokratik medeniyetin temel cevabı, bu soruları sorduğumuz zaman değer kazanmaktadır. Özgürlükçü demokratik medeniyet bu sorulara şu cevapları vermektedir:İnsan, hiçbir iktidarın mülkü değildir. İnsan, hiçbir devletin hammaddesi değildir. İnsan, hiçbir milletin kurbanlık nesnesi değildir. İnsan, hiçbir liderin şahsi takipçisi olmak zorunda değildir. İnsan, kendi aklının, vicdanının, özgürlüğünün ve sorumluluğunun sahibidir. Siyasetin gerçek amacı iktidarı ele geçirmek değil, iktidarı insan karşısında sınırlamaktır. Demokrasinin gerçek amacı çoğunluğu egemen kılmak değil, her insanın özgürlüğünü çoğunluğa karşı bile koruyabilmektir. Liberalizmin gerçek amacı piyasayı kutsamak değil, insanı devletin ve toplumun mutlak egemenliğinden korumaktır. Medeniyetin gerçek ölçüsü, ne kadar güçlü olduğumuz değil, güçlü olduğumuz halde başkasının özgürlüğüne ne kadar saygı gösterebildiğimizdir.

İnsanın siyasal özgürlüğü, tarihin ulaşabileceği en yüksek değerlerden biridir. Bütün siyasal düşüncenin özeti tek bir cümlede saklıdır:İnsan, iktidarın amacı değil; iktidarın sınırıdır. İnsan bu sınırı yeniden keşfettiği gün, siyaset de gerçek anlamıyla demokratik, özgür ve evrensel bir nitelik kazanacaktır.