Bir önceki yazımda toplumsal muhalefetin esas talep, beklenti veya arzusunu ”yepyeni bir siyaset” biçim ve biçemi şeklinde yorumlamıştım. Son kısmında ise bu talebi, beklentiyi veya arzuyu tatmin etme olasılığı en yüksek olarak değerlendirdiğim ”kurumsal siyasi arz”ın ne olabileceğine değinmiştim. Kısaca ve işlevsel olsun diye ”Demokratik Değişim Hareketi” demiş, onu da her biri bu üç terimden birine tekabül eden üç ana maddede özetlemiş idim. Devam yazılarımda da bunların içinde geçen bazı metaforları açıklama vaadi ile.
Bugün de tam söz verdiğim gibi devam ediyordum ki, Özgür Özel’in ismiyle, simgesiyle yeni partiyi resmen kurduklarının duyurusu geldi. CHP’den istifa ederek TBMM’deki ”Bağımsızlar”ın sayısını 102’ye çıkarmış olan MV listesi açıklandı. Tabii hemen ”Vilada sopasız” ekranlarda zaten toplam sayıların sızdırılması ile başlamış olan Meclis’teki sandalyelerin aritmetiği ve partilere dağılımı ve ”tescilli bilirkişi yorumları” yeniden yapıldı. CHP’den gidenler, kalanlar, ”nöbetçi bırakılanlar” hakkında muhtelif spekülatif yargılamalar da başladı. Başvuru dilekçesinin İç İşleri Bakanlığı’nca alınmış olduğunun resmi teyitinin gelmesiyle de, küçük büyük ekranlar başında o ana kadar tutulmuş olan ”temkinli izleyici” nefesleri de bırakıldı.
Eh, ben de sadece başlık ve vites değiştirmiş olarak, yani bambaşka konuları öne çekerek, fakat yine aynı vaadimi tutmak üzere yazıyorum şimdi. Zaten vesile olacak müzmin/güncel konular da kolay kolay bitecek gibi de değil memelekette!
İsim meselesi
William Shakespeare’in şu çok tanınmış sonesini bilirsiniz: “İsimde ne var? Adı başka olsaydı da gül yine aynı tatlılıkla kokmayacak mıydı?” Peki, şimdi bunun bizim tazelenmiş konumuzla ne ilgisi mi var? Üstelik yazının başlığına oturacak kadar önemli mi? Her ne kadar Shakespeare’nin ve kendimin soruları retorikse de, biraz açıklayarak yanıtlayayım ki, ismi baştan konmuş bu yazının da cismi çıksın ortaya.
İşe gayet kolay bir yerden başlayalım: Shakespeare’de geçen gül bir ”cins isim”, malum. Yani kedi, köpek, çiçek türü, parti ve benzerlerinden hiç farkı yok. Doğadaki rengi, türü, kokusu, vs her ne olursa olsun, güllerin hepsi aynı ortak özellikleri taşıyan somut şeye işaret ettiği için de nitekim, sıradan bir cins isim. Bunda en ufak bir sorun yok. Gül denince sen, ben ve ”herkes” aynı şeyi anlıyorsak zaten iletişim açısından da bir sorun yok. Yani, Yeni Parti kuruluncaya kadar, Özgür Özel’in ve halkın bizden talebi diye söylediği, küçük harfle ”yeni parti ”kullanımında olduğu gibi. Zaten, sokağın beklentisinin, arzusunun veya fantazisinin buraya kadar okunmasında da hiç sorun yok. Başka bir deyişle, insanların eski ve mevcut kokuşmuşluklardan kurtulmak için yeni birşeyler aradığından sanırım hiç kimsenin kuşkusu yok.
Yani, hani bir ara yükselmiş kurumsal muhalefete hakim ”ceketimi assam, oyları alacağız” dönemi ve okuması vardı ya. İşte şimdi de ’önümüze ”yeni” olarak her ne koyarsan koy (yeter ki bizi bu zalim iktidardan kurtar Özgür Baba!) oraya akın edeceğiz’ diyor gibi halk. Sokaktaki ağlayan, yalvaran, yakaran çırpınan öfkeli, bıkkın, yorgun, aç, işsiz, umutsuz, neşesiz halk yakasından paçasından çekiştirip duruyor Özel’in. Sonuçta, ”halkın talebi” yeni bir siyasi parti isteniyor diye okunmuş. Ve işte ”en yeni siyasi parti” de böylece sunulmuş oluyor öfkeden boğulmuş, çaresiz ve coşkulu halkımıza. Hiç sorun yok.
Eğer bir ”cins isim” herhangi bir kişiye ”özel isim” olarak verilmişse de çok fazla sorun yok. Tıpkı yer yüzündeki tüm ismi Gül olanlar gibi, hiç birimiz ismimizi kendimiz koymadık ne de olsa. Elbette özel isimlerin anlamlarının olduğu, abuk sabuk sembolizm analizlerinin ayyuka çıktığı ve giderek artmış sıklıkta ”manidarlık zehirlenmeleri” yaşanmakta olan bizimki gibi toplumlarda, zaman zaman bazı sürprizli veya esprili durumlar da olmuyor değil elbette. Yine de partinin ”Yeni” ismini beğenenler beğenmeyenler, dili çabuk alışanlar alışamayanlar, hatta aklında tutmasından endişelenilmiş olan seçmenler bile bir süre sonra onun hangi partiye işaret edeceğini öğrenir. Orada da sıkıntı yok.
Fakat işte siyaset arenasındaki esas sıkıntı, o özel isim ”sokaktaki halkın talebine” yanıt olarak ve milletin tamamına demokrasi getirmek üzere ”iktidar olmak” amacıyla kurulduğu söylenen bir siyasi parti için olunca çıkıyor ortaya. Çünkü bir toplumda gelecekten umutsuzluk ne kadar kesif, çaresizlik ne kadar fazla, cehalet ne kadar derin, sesli/sessiz şiddet ne kadar yaygın, öfkeli enerji ne kadar birikmiş, düşler ne kadar gerçek-ötesi, kendiyle yüzleşmesi ve özgür iradesi ne kadar sıfırlanmış ise, o partinin vaatleri ne olursa olsun ondan beklentiler de, doğru okunamamış talebin yeterince tatminkar seviyelerde karşılanamama olasılığı da o kadar yüksek olur.
Diğer yandan, insanlar kendi yavrularına bile ismini koymak, kimi ebevynler ise daha kendileri çocukken hazırlık yapmaya başlıyor. Kimileri de, ’hele önce sağlıklı biçimde doğsun bakalım, kaşı, gözü ne ”çağıracak” biz de ona göre yaşamı boyunca başkalarının onu öyle ”çağıracağı” isme o zaman karar veririz’ diye bekliyor. Her halükarda, ister planlı programlı, ister kaza eseri, isterse koşulların zoruyla yapılmış olsun o bebek, hem ebeveynler, hem de kültürel tarihi boyunca beklemiş toplum zaten nelerin olamayacağının hazırlığını çoktan yapmış oluyor.
Kurucular zaten ’bu partiyi mecbur kalıp ve halk istedi diye kurduk’ demişti. Şimdi de (herhalde ismini de size soracak değildik, halk ’yeni, yeni’ diye tutturmadı mı?) ’buyrun işte adı ”Yeni” ve adını da halk koydu’ deniyor. Kısacası partiyi kuranlar ve yoldaşlar için ismin ne önemi var! (Daha önemli ve öncelikli çok işimiz var; ” Yürüyelim arkadaşlar!”
Cisim meselesi
Diğer yandan, parti isminin açıklanmasıyla eşzamanlı olarak sembolik cismi, yani Yeni Parti’nin sır gibi saklanan logosunun da örtüsü kaldırıldı. Elbette o ana kadar sabırsızlıkla beklemiş ”yüz görümlüğü” hediyeler de medyaya yağdıkça yağdı. Her ne kadar duvağın altından Şinasi’nin Şair Evlenmesi’ndeki gibi bir sürpriz çıkmadıysa da, logo ile de düş kırıklığı yaşayanlar de epey oldu.
Mevcut koşullarda iki ay öncesinden kurulma fikri doğmuş yeni partinin ismi için anket, sonra da logo tasarımı için bir yarışma açarak belki katılımcığı ve enerjiyi da en baştan artırma yoluna gidemezlerdi. (”Yeni nesil siyaset” dediysek, o kadar da değil elbet!) Fakat daha bir kaç gün önce ’grafik tasarımcılar da partinin logosu üzerinde çalışıyorlar’ denmiş ve elbette o sebeple de heyecanla beklenen logodan beklentileri artmıştı. O bakımdan, partinin ve onu var güçleriyle desteklemeyi düşünenlerin kendi yüksek emelleri bir yana, yeni logonun hiç değilse sözcüğün sözlük anlamının hakkını verecek kadar yaratıcı özgünlükte ve estetik özgüllükte bir tasarım ummuş olmaktan daha olağan ne olabilir? Yoksa, tıpkı partinin ismi gibi, simgesi de kabullenilmeyecek de, ya ne olacak?
Halbuki, zaten görünürdeki, yani tıpkı isim seçimindeki gibi dar olanaklar dahilinde kabülenilmiş logoya da yansımış ve ”malumun ilamı” olan tercihler bir bir sıralandı. Herhangi bir logoda bulunması, aranması verili olan ölçüt ve gerekçeler açıklandı.
O bakımdan, kanımca yol yakınken bu son günlerde yaşananlarda bence, siyasetteki ve toplumdaki ”değişimciler” başta olmak üzere kayda değer ve önemsenmesinde yarar gördüğüm bazı tehlikeli hususlar var:
(1) İsim ve logo konularındaki eleştirilere veya esprilere bile tahammülsüzlük; ”kendini-denetleyemeyen tepkisellik”.
(2) Hemen şu ve bu sebeple aynı fikirde olmayanları ”düşman/bozguncu” tayin edip, karşı-cepheye koyarak sosyal medyayı savaş meydanına çevrilmesi; ”kimlikli veya kimliksiz ezici şiddet”.
(3) Son bir örnek olarak bu topraklarda yetişmiş ve yetkinliği tescilli bir grafik tasarım ustasını anında değersizleştirme; Bülent Erkmen’in logo üzerine söyledikleri – ki onları okumadan önce de ve benzer/farklı sebeplerle X’te katıldığım – üzerine inanılmaz bir hadsizlik, saygısızlık, karşı-atak; ”nitelikli entelektüel sermayenin anti-entelektüel güruh tarafından ezilip, çar çur edilerek vasata razı olunması.
Kısacası, hangi koşullarda kurulduğu ve gerekli işlemleri alelacele yetiştirildiği hepimizce malum olan bu yeni partinin ne ismi sadece bir isim olarak, ne de logosu sadece bir logo olarak konuşulabiliyor. Hiç bir yapıcı/onarıcı fikir bile sakin tartışılamıyor memlekette artık. Her iki ”gösteren” de görünmeyen ve aşırı yüklü, anlama doymuş/çok kirlenmiş yığınla ve çok çeşitli ”gösterilene” işaret ediyor. Ayrıca şunları unutmayalım ki, bu partinin ismi, logosu, açıklanak tüzüğü, programı, kurucuları, yönetim ve yürütme kurulu üyeleri, vs henüz oluşmamış parti-öncülü veya ”şeyin kendisi” ile bile özdeş değildir. Tıpkı ”gülün adının”, imgelerinin ve muhtelif sembolik anlamlar kazanmış simgelerinin nesnel gerçeklikteki herhangi bir veya belirli bir gül çiçeğinin kendisi olmadığı gibi yani.
Akademik jargon meraklıları için ”semiotik/gösterge bilim” terminolojisi ile açımlayacak olursak eğer, bir ”gösterenin” bir ”gösterilene” tekabül etmesi ile bir ”gösterge” oluşması halinden söz ediyorum özetle. Dolayısıyla da yukarıda sıraladıklarım sosyal medyadaki bazı ”çakma entel” ve ”yüzeysel Lacancıların” hemen yaftaladığı gibi, birer ”boş gösteren” filan da değillerdir; olamazlar. Hatta tersine; bu ”yeni” oluşumun siyasi tarihsel ve psikososyokültürel anlamda önünde giden, coşkulu pragmatik heyecan ve yapıcı popülizminin önüne geçmiş, zaten bundan sonra da önünde gidecek, sahne çalmaya devam edecek olan göstergeleri birden çok, karmaşık ve yüklüdür. ”Okuyanlar” için elbette. Eh, onu okuyanların sayısı da (memleketteki veya dış dünyadaki bizimle bizden çok daha ciddi biçimde ilgili) bilgili ve bilinçli sistematik söylem çözümlemeciler kadar az olacaksa da, eminim toplumun çarpılmış kolektif algısının ve bilincinin dışında tıkır tıkır çalıştıracak olanlar toplam olası seçmen nüfusu kadar çok olmayacaksa da, mevcut konjonktürde olması istenebilecek optimumdan hayli fazladır.
Kemikleşmiş klasik, romantik, poetik ve pragmatik siyaset köselesi
Öyleyse, biz de tam bu noktada dönelim yine Shakespeare’in klasik ve poetik deyişine. Romantik Juliet’e ve ’gül gibi tatlı kokan karşılıklı aşkımız olduğu sürece ne önemi var’ dedirttiği ismin işaret ettiği görünmeyenlere. Yani öncelikle de Romeo’nun ”soy ismi”, Montague’ye. Şimdi bir de onun Juliet’in soyu Capuletiler (veya tarihi eski/köklü düşman kamplar) için ne ifade ettiğini ve hikayede ne rol oynadığını da hatırlatarak iç karartmayayım. ”İki gönül bir arada olursa samanlık seyran olur” diyen iflağ olmaz ”eski nesil” klasik romantikleri; daha ilk andan su dökmeyin aşkımızın alevine, daha giymeden söndürmeye kalkmayın ”ateşten gömleğimizi” diyen ”yeni nesil” popülist pragmatistleri bir de böyle tetiklemiş olmayayım.
Sonuç olarak, Yeni Parti’nin adı, sanı, cesareti, motivasyonu, vs her ne olursa olsun, her şeyden önce kendisini ”CHP soyundan, partinin kemikleşmiş algısından ve onun yükünden kurtarması hiç de kolay olmayacak. Yani ismindeki görünmezlerin ”YENİ CHP” sıfat tamlaması şeklinde okunmasını ister milletin, ister kendinin tarihsel bilincinde ve siyasi algısında değiştirebilmesi pek de kolay olmayacak. Şimdi de Erdoğan yerine konmuş Kılıçdaroğlu hedefinin veya AKP yerine butlancı ”eski CHP” yi taşlamak/destekçesinin taşlamasına engel olamamak, sadece kendisine ve millete en büyük zararı verecek. Zaten mevcut iktidarın elini daha da güçlendirerek. Böylece, siyasette ve toplumda yapısal/sistemik iyileştirmeler eksik kalsın, eğer nihai arzulanan Aksoy’un deyişiyle ”büyük iktidar”ı devirmekse bile, o hedefe ulaşılmasına da köstek olacak.
Özgür Özel de nitekim duygulu milleti dürten ateşli ve imanlı sözlerle ”Biz iktidara yürümek için gömlek çıkarmadık; ateşten gömlek giydik!” demedi mi?! Öyleyse, önce şu birbirleriyle içiçe ilintili ve dolayısıyla da birbirini karşılıklı desteleyerek/baltalaracak başarıya/başarısızlığa götürecek hususlara Yeni Parti’nin ilk adımlarından itibaren azami özen gösterilmesi, bu toplumun gözleri önünde çökmesine artık dayanamayan hepimiz adına ve sorumlulukla birincil önem taşımalı kanaatindeyim:
(1) Alttakini çıkarmayıp üstüne giyilen o ”ateşten gömleğin”, kendini yakmaya gerek (ve milleti/kurumsal siyaseti de ”kahraman/kurtarıcı lidersiz”!) bırakmadan, üstüne giydiği/altta kalan CHP gömleğinin nelerini yakacağı iyi tanımlanmalı, nerelerde ondan ayrıştığının doğru kararı verilmeli.
(2) Yeni Parti’nin hangi CHP bagajından sıyrılıp, hangi yükleri neden atarak, kendinin ve milletin yükünü azalttığının düşünüldüğü (dedikodu veya imalar ötesinde!), yuvarlak retoriklerle değil, açık seçik kavramlarla açıklamalı ve mükemmel zamanlamalı (yani şimdi!) paylaşılmalı.
(3) Hangi ”Atatürk üst şemsiyesi” altında, artık bölük pörçük bile değil; unufak olmuş popülasyonu nasıl ”bütüncülleştirebilmeyi düşlediği siyaset ve toplum tasarımı” bireri birer hecelenmeli. Olanak ve kaynaklar hızla çoğaltılarak, gerçekçi sınırlar dahilinde, elbette siyasi retorikle eşzamanlı ve tutarlı olarak ona paralel siyasaların toplumsal pratikleri sergilemeli.
(4) Bu toplumsal pratikler, milletin sermaye dağılımındankinden toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, adaletten hukuka, üretimden ekonomiye, entelektüel sermayeden eğitime, vb hemen her alanda sefilleşmiş, yerin dibine indirilmiş durumuna sistemik/yapısal iyileştirici çözümler üretecek projeler ile kamusal alanda ve şeffaf yürtülmeli. Partiye üye olsun olmasın, aidat ödesin ödemesin, milletin yığınla ”diplomalı/diplomasız işsiz/güçsüz” her yaştan gönüllülerini derhal işe koyarak, böylece toplumcu yurttaş katılımcığının önünü açılarak taban genişletilmeli ve altyapısal temel güçlendirilmeli.
(5) Fakat bunları yaparken de eski partisi ile ilgili gerilimlere ve eski/yeni partisi içindeki/dışındaki küçük/büyük iktidar meseleri gibi gereksiz tuzaklara takılıp tökezlememeli. Türkiye’deki bozuk düzeni ve siyaseti yeniden-düzenlemek üzere, iktidara doğru çıkılmış uzun soluklu, engelli, hatta mayın döşeli arazide yürüyüş için gerekli enerji çabuk tüketilmemeli; doğru ve sağlam adımlarla yol aldıkça kendi-kendisini yenileyebilmeli, şart etmeli. Zaten o amaçla ile de yine bir (kahraman/kurtarıcı) ”lider partisi” görünümünden ivedilikle çıkılmalı. En az İmamoğlu ve Özel kadar dinamik ve artiküle, yeni/eski aktörler ile sorumluluklar paylaşılmalı. Toplumla eşzamanlı olarak çok yönden, çok yerel merkezde, çok katmanlı ve tematik buluşmalar aracılıkları ile içtenlikle kucaklaşılmalı.
Odak Noktası 38 yazı Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi? CHP'nin kurumsal kimliğini ikiye bölen anketler ve hukuki krizlerin ötesinde; yargı kıskacına alınan muhalefetin, eski usul iç hesaplaşmaları bir kenara bırakıp demokratik iradeyi ve seçmen meşruiyetini koruyacak yepyeni, dirençli bir siyaset dilini inşa edip edemeyeceği tartışma konusu. "Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi?" odak noktasında bu gelişmeleri ele alan yazı ve söyleşilere yer vereceğiz. Tüm Yazılar

