Bu tarihin artık hiç kimsenin aklından çıkacağını sanmıyorum. Türkiye’nin tarihsel hafızasında, demokrasinin sağlıklı bir şekilde işlemesine pranga vuran eşiklerden birisi olarak anımsanacaktır.
Çünkü pek çok kamuoyu yoklamasına göre iktidarı koltuğundan etme potansiyeli yüksek görülen ana muhalefet partisinin, lider ve yöneticileri, yerel bir mahkemede açılan davayla görevden uzaklaştırıldı. Üstelik bu durumun tarihimizde görülmemesi bir yana Yüksek Seçim Kurulu gibi anayasal mekanizmalar da atlandı.
CHP için verilen mutlak butlan kararı, basında ve siyasî çevrelerde ağırlıkla iktidarın seçimi kaybedeceğini anladığı için politik arenayı mahkeme koridorlarında dizayn etmesi olarak yorumlandı. Siyasallaşmış yargının, saray mühendisliğiyle CHP’yi teslim alma girişimi değerlendirmeleri öne çıktı.
Peki, Türkiye’yi bu noktaya taşıyan neydi?
Kanımca iktidarın yaşadığı kimlik krizinden başka bir şey değil.
Son yıllarda iktidar kanadından yapılan kimi açıklamalarda, kültürel iktidarı tesis etmek gibi sözlerin farklı biçimlerde çok sık dolaşıma girdiği biliniyor. Kültürel iktidar (bazen fikrî iktidar) meselesinin altında esasında derin bir felsefe boşluğu yatıyor.
İktidarı entelektüel bakımdan besleyen damarlar büyük oranda anakronik atlamalarla dolu tarih anlatılarından ibaret. Tarihsel veya siyasal açıdan rasyonel bir zemine oturmadığı gibi edebiyat mahfillerinde türemiş. İktidar sözcülerinin herhangi bir güncel konudan bahis açacağında gündemle yakından uzaktan alakası olmayan menkıbeler, şiirler veya geçmiş ütopyaları anlatmalarının en önemli sebebi budur.
İktidar “biz kimiz?” sorusuna yanıt veremiyor. Daha doğrusu cevapları tarihsel, siyasal, ekonomik ve sosyolojik gerçeklikle uyuşmuyor. Elindeki muazzam araç ve olanaklarla bir mühendislikle kimlik inşa etmeye çalışıyor. Ancak rasyonel tabana bir türlü oturamadığı için sürekli sendeliyor. Başa sarmak durumunda kalıyor.
Bu nedenle tarihsel kimlik anlatıları sürekli değişiyor. Kimi zaman İslam medeniyetleri, kimi zaman Osmanlı… Bir gün her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alırken öbür gün Türkçü ve Turancı cenahın 1940’larda yaşadığı sıkıntılardan dem vurabiliyor.
Hangisi bu iktidarın çizgisi? Belli değil. Zira dönem dönem değişebiliyor.
Kimlik krizinin aşılamadığı yerde, kültürel iktidarın tesis edilebilmesi pek olası değildir. Altının bir felsefeyle doldurulamadığı müddetçe de pek mümkün görünmüyor.
Şimdi kültürel iktidarın ya da kimlik krizinin mutlak butlanla ne alakası var diyebilirsiniz haliyle.
Şöyle ki yönetim demokratik bir seçimle el değiştirdiğinde bugünün muktedirleri “kültürel iktidar” olarak özetledikleri eksikliklerden ötürü silinip gitme endişesi yaşıyor. Oysa Türkiye’de köklü dönüşümlere imza atıldığını değerlendiriyorlar.
Türk tarihinde çağ açıp çağ kapatan Fatih’le başlayan, Abdülhamit ve Atatürk’le devam eden ve en son olarak da Erdoğan’ın damga vurduğu yeni bir düzlem yaratmak istiyorlar.
Bazılarının “ne Atatürk mü?” dediğini duyar gibiyim, buna birazdan geleceğim. Ancak Fatih’ten Erdoğan’a uzanan çizgi de esasında aynı tarihsel anlatının bir ürünüdür. Bir on yıl öncesine kadar Erdoğan, Türk sağının aile fotoğrafındayken (hemen zihninizde canlanacaktır; Adnan Menderes, Turgut Özal ve Erdoğan) artık tarihteki büyük liderlerle aynı karede.
Gelgelelim çeyrek asra rağmen kültürel iktidarını tesis edemeyen bir yapının; yargı, kolluk, bürokrasi ve geniş rant ilişkileri sayesinde koltuğunu sağlamlaştırdığı herhalde hemen herkesin malumudur. Söz konusu yapılarla o kadar iç içe geçmiş ki siyaset yapma ihtiyacı bile hissetmiyor. Tıkandığı yerde yargı, kolluk ya da bürokrasi devreye girip iktidarın önünü açıyor.
Bürokrasinin sistemdeki ağırlığından dert yanıp seçilmiş politikacıların daha etkin pozisyona getirilmesini şiar edinmiş bir iktidar için bu durum tabanını önemli ölçüde yitirmesine yol açıyor. Siyasetsizlik ve kimliksizlik, kendileri için sorunları günbegün derinleştiriyor.
O zaman şu soruyu sormak anlamlı olacaktır; bugünün muktedirleri olur da demokratik bir seçimle muhalefete geçerse ne yapar? Mesela ortaya bir siyaset koyabilir mi? Muhalefet yapabilir mi?
Yerelde iki dönemdir belediyeler el değiştirmişti. Bunun küçük bir provası yapıldı aslında. İlk dönemde belediyeleri CHP almasına karşın meclis çoğunluğu önemli ölçüde iktidarda kalmıştı. İktidar temsilcilerinin tek yapabildiği muhalefet, CHP’li başkanların önünü kesmek oldu. Sonraki dönemde meclis aritmetiği değişince o da kalmadı.
İktidarın muhalefet yapma, siyaset üretme, bunları gerçekleştirebilmek için politikacı çıkarma potansiyeli önemli ölçüde sınırlandırılmış. Türk siyasetinde futbol terminolojisi çok kullanılıyor şu sıralar; tek golcüsü olan takımlar için bu tür durumlar olağandır.
O halde geriye bir tek çıkar yol kalıyor; karşıda aday ve muhalefet bırakmamak. Bu stratejiyi yeni uygulamaya başlamadı aslına bakarsanız. Uzun yıllardır kendi saflarını konsolide tutmaya çalışıp rakiplerini olabildiğince küçük parçalara bölmeye çalışıyor. Örneğin MHP’yi yanına çekerken aynı partiden silsile halinde doğan İyi Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti gibi partiler sağ/milliyetçi muhalefeti bölüyor. Aralarına küçük fay hatları koyarak bir araya gelmelerini engelliyor. Böylece pastanın büyüğü, ortağı olan MHP’de kalırken küçük dilimler muhalefetteki mücavirlerine dağılıyor.
Benzer bir proje çok daha yüksek yoğunlukta CHP’ye uygulanıyor şimdilerde. Sadece yargı kararı için Tosya ve Gemerek’e kadar gitmeye gerek kalmadı. Ankara’dan da çözülebiliyor artık.
Buradaki amaç daha küçük parçalara bölünmüş, ufalanmış, iktidar iddiasını yitirmiş, kendi iç kargaşalarına gömülmüş, karikatür bir muhalefet partisi yaratmaktır. Şu aşamada CHP’den vazgeçileceğini sanmıyorum. Çünkü tarihsel olarak CHP karşıtlığından vücut bulan bir siyasal patern var. İktidar, bunun tam üzerine oturuyor.
Ancak CHP’nin işlevini yitirdiği yerde; kendi deyimleriyle Türkiye’nin bütün yerli ve milli çevrelerini etrafında kenetlemiş bir iktidar portresi ortaya çıkacaktır. En azından bu şekilde bir beklenti vardır.
Böylece kimlik krizi ve kültürel iktidar sorunsalının aşılması da umuluyor olabilir. İktidar, geçmiş siyasal pozisyonunun aksine Atatürk’ü de (evet, Atatürk’ü de!) sahiplenerek büyük tarihsel liderlerin olduğu yeni bir inşa yapıyor. Olumsuz gösteren imgelerle örülü CHP’nin, Atatürk’ü temsil edemeyeceği naratifiyle yeni bir kurucu anlatıya yoğunlaşıyor. Bu yeni kurucu anlatıda Erdoğan, Türkiye’nin tek gerçekliği olarak ön plana çıkıyor.
Diğer taraftan 21 Mayıs gününü tarihe geçiren mutlak butlan kararının nasıl alınabildiği çokça tartışılıyor. Bu kadar ileri gidilemeyeceği ve saire üzerinde duruluyordu. Ağırlıkla da ekonomik gerekçeler öne sürülüyordu. Halen daha da aynı gündem devam ediyor.
Kanımca iktidar için ekonomi, seçim kaygısına göre biraz daha ikinci planda geliyor. Seçimleri kaybetmek basit bir iktidar değişimi anlamına gelmediği için ekonomi tali kalıyor. Vatan, millet, Sakarya gibi kaygıları, toplumun önüne koyduğu zaman karşılık bulabiliyor üstelik.
Karşıda kendisiyle boy ölçüşebilecek çapta bir muhalefet kalmadığı kertede ekonomi ne kadar kötü giderse gitsin iktidarını sağlamlaştırmış olur. Zaten sosyal yardımlar ve saire vesilesiyle ekonominin kötü gidişatı bir kısım tabanda iktidarın işine bile yarıyor olabilir.
Ekonomik gerekçelerden ziyade iktidar, ilk seçimde koltuğunun sallantıda olduğunu görünce siyasallaşmış yargı aracılığıyla bir dizi operasyonlara başladı. Hedef kuşkusuz CHP idi.
İstanbul’daki bazı ilçe belediyeleriyle başlayarak Ekrem İmamoğlu’na kadar uzandı. Arkasından el yükselterek devam etti. Her kritik eşikte attığı adımların toplumsal direncini ölçtü. CHP’nin miting düzeyinde kaldığını ve tabanda zaman zaman yükselen fakat genellikle pasif bir direniş olduğunu gördükçe gaza bastı. Gelinen noktada öteden beri tasarlanan, artık hepimizin ne olduğunu ezberlediği mutlak butlan ilan edildi.
Bundan sonraki süreç önemli gelişmelere gebe olacaktır. CHP’nin kitleyle ilişkisi, oylarını koruyup koruyamayacağı, muhalefetin diğer paydaşlarına kayan oylar, karar mekanizmalarının nasıl işleyeceği, adaylıklar, finansman ve bir dizi daha sorun kafaları kurcalamayı sürdürüyor.
Sanırım en büyük soru işaretiyse CHP, artık iktidar tarafından yönlendirilen bir kontrol partisi mi olacaktır? Bekleyip göreceğiz.
