Türkiye siyaseti, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nı "mutlak butlan" gerekçesiyle sakat bulup Kemal Kılıçdaroğlu ve kurullarını ihtiyati tedbir kararıyla göreve iade etmesinin ardından, hukuk tarihine geçecek yapısal bir kilitlenme yaşamaktadır.

Bu kilitlenmenin en çarpıcı ifadesi ise CHP Sözcüsü Müslim Sarı’nın şu açıklamasında görünür hale gelmiştir:

"CHP'nin mevcut durumda kurultay yapma şansı yok. Bölge Adliye Mahkemesi’nin vermiş olduğu bir karar var ve bu karar ihtiyati tedbirle verilmiş olan bir karar. Henüz kesinleşmedi çünkü Yargıtay aşaması var. Dolayısıyla bu hukuk zemininde ister imzalar toplansın, ister Parti Meclisi’nden böyle bir karar alsın, isterse Sayın Genel Başkanımız 'Hadi gelin hep beraber kurultaya gidiyoruz' desin, kurultayı toplayabilmek mümkün değil."

İlk bakışta bu açıklama mevcut yönetime hukuki bir koruma kalkanı sağlıyor gibi görünmektedir. Ancak tam da bu iddia, CHP'nin içine sürüklendiği derin hukuki paradoksu görünür hale getirmektedir.

Eğer gerçekten hiçbir organ kurultay kararı alamıyor ve partinin kurumsal iradesi Yargıtay'ın vereceği nihai karara kadar askıya alınmış bulunuyorsa, aynı mantığın parti yönetiminin diğer siyasal tasarrufları açısından da sonuç üretmesi kaçınılmazdır. Sorun artık yalnızca kurultayın yapılıp yapılamaması değil; partinin kurumsal iradesinin fiilen var olup olmadığı sorunudur.

CHP Genel Merkezi’nin "Yargıtay aşaması tamamlanıp karar kesinleşene kadar kurultay toplayamayız" şeklindeki yaklaşımı, ilk bakışta bir savunma refleksi gibi görünse de aslında partiyi hukuki bir arafta bırakan büyük bir çelişkiyi açığa çıkarmaktadır. Eğer Yargıtay yakın bir gelecekte bu düğümü çözecek kesin bir onama ya da bozma kararı vermezse, sivil siyaset alanının tamamen felç olması ihtimali ortaya çıkmaktadır. Kurumsal iradenin bu şekilde dondurulduğu bir senaryoda CHP’nin gerçek aktif merkezi genel merkez binasından kayarak, Özgür Özel liderliğindeki TBMM Parti Grubu haline gelebilir. Bu tıkanıklık ise değişimci aktörler ve seçmen kitlesi açısından kurumsal kabuktan organik bir ayrışmayı en rasyonel seçeneklerden biri haline getirebilir.

1.⁠ ⁠Hukuki Sorunsal: "Askıda Hükümsüzlük" ve Siyasi Felç Potansiyeli

Genel merkezin kurultayı engellemek adına sığındığı "kesinleşmemiş ihtiyati tedbir" argümanı, özel hukuk doktrinindeki "organ yokluğu" tartışmalarını çağrıştıran bir sonuç üretmektedir. Mahkeme kararıyla Özgür Özel dönemi hukuken tartışmalı hale gelirken; Kılıçdaroğlu yönetimi de dava Yargıtay’da kesinleşmediği için nihai biçimde tescillenmiş bir kurumsal statüye sahip değildir. Bu durum, partinin hukuki anatomisinde bir tür "askıda kalmışlık" görüntüsü oluşturmaktadır.

Bu çerçevede, göreve iade edilen Parti Meclisi (PM) ve Yüksek Disiplin Kurulu’nun (YDK) hangi ölçüde siyasi tasarrufta bulunabileceği ayrı bir tartışma alanı yaratmaktadır. Eğer kurultay çağrısı yapmak dahi mümkün görülmüyorsa, aynı mantıkla yeni bir siyasi yönelim belirlemek, kapsamlı tasfiye süreçleri işletmek veya partinin geleceğini kökten etkileyecek kararlar almak da hukuki tartışmalara konu olabilir.

Dolayısıyla ortaya çıkan mesele yalnızca "kurultay yapılsın mı yapılmasın mı" sorusu değildir. Asıl mesele, parti organlarının bu geçiş döneminde hangi sınırlar içinde hareket edebileceği ve siyasal iradenin hangi mekanizma üzerinden ortaya konulacağıdır.

2.⁠ ⁠Kilitlenmenin Doğurduğu Siyasi Çaresizlik ve Meclis Grubu Formülü

Bu durum, Türk siyasetinde geçmişte yaşanan bazı parti içi krizlerde görülen kurumsal kilitlenmeleri hatırlatmaktadır. Yargı süreçleri ile parti içi meşruiyet tartışmalarının üst üste bindiği dönemlerde, örgütsel yapı varlığını korusa bile siyasal karar alma mekanizmaları fiilen işlemez hale gelebilmektedir.

Bu tabloda değişimci kanat, yeterli delege desteğini toplasa dahi kurultay yolunun hukuken kapalı olduğu iddiasıyla karşı karşıya kalmaktadır. Genel merkez ise parti yönetimini elinde tutmasına rağmen, karşıt aktörleri tasfiye edecek veya yeni bir siyasal yön belirleyecek hamlelerde meşruiyet tartışmalarıyla yüzleşmektedir.

Böyle bir ortamda meşruiyetini doğrudan seçimlerden alan TBMM Parti Grubu ayrı bir ağırlık merkezi haline gelebilir. Milletvekillerinin iradesiyle oluşan grup yapısı, genel merkezdeki hukuki düğüm sürdükçe partinin yaşayan siyasal merkezi olarak öne çıkabilir. Politika üretme, kamuoyu oluşturma ve seçmenle ilişki kurma kapasitesi giderek bu alana kayabilir.

Siyasetin adliye koridorlarında kilitlendiği ölçüde, meclis grubu ve sahadaki siyasi aktörler partinin fiili enerjisini taşıyan unsurlar haline gelebilir.

3.⁠ ⁠"Son Çare" Doktrini ve Organik Kopuş İhtimali

Hukukun bu denli belirleyici hale geldiği bir ortamda, siyasal meşruiyet yalnızca kurumsal yapılardan değil, toplumsal destekten de beslenmektedir. Son dönemdeki kitlesel mitingler, meydan buluşmaları ve parti tabanındaki hareketlilik bu açıdan dikkat çekicidir.

Ancak rasyonel siyaset açısından bakıldığında, geniş bir seçmen kitlesini peşinden sürükleyen aktörlerin doğrudan bir kopuş hamlesi yerine önce mevcut yapının bütün imkanlarını zorlaması daha olası görünmektedir. Parti içi mekanizmalar, kurultay talepleri, hukuki başvurular ve meclis grubu üzerinden yürütülecek mücadele, olası bir ayrışmanın öncesindeki son aşamalar olarak değerlendirilebilir.

Bu süreçte değişimci aktörler seçmene şu mesajı vermeye çalışabilir:

"Biz partiyi demokratik yöntemlerle dönüştürmek için tüm yolları denedik. Kurultay talep ettik, hukuki mekanizmaları işlettik, örgütsel zemini sonuna kadar zorladık. Ancak ortaya çıkan tablo bu yolların tıkandığını gösterdi."

Böyle bir anlatı, olası bir ayrışmayı ani bir bölünme değil, zorunlu bir son çare olarak meşrulaştırma işlevi görebilir.

4.⁠ ⁠Yeni Siyasetin Gelecek Projeksiyonu ve 2001 Hafızası

Ortaya çıkan kriz, bazı yönleriyle 2001 sonrası Türk siyasetindeki yeniden yapılanma süreçlerini  hatırlatmaktadır.  Akpartinin doğuş koşullarını hatırlamakta yarar vardır. O dönemde de mevcut siyasal yapıların toplumdaki karşılıkları sorgulanmış, yeni aktörler eski kurumsal çerçevelerden çıkarak farklı bir siyasal alan inşa etmeye yönelmişlerdi.

Benzer bir senaryonun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bugün için kesin olarak söylenemez. Ancak CHP çatısı altında yaşanan uzun süreli bir kurumsal kilitlenmenin, yeni siyasi oluşumlara alan açma potansiyeli taşıdığı açıktır.

Bununla birlikte böyle bir dönüşümün önündeki en önemli engel, daha önce de değinildiği gibi kadro ve yetkinlik meselesidir. Yeni bir siyasal merkezin başarılı olabilmesi yalnızca mağduriyet hissine veya toplumsal tepkiye dayanamaz. Aynı zamanda ekonomi, hukuk, kamu yönetimi ve dış politika gibi alanlarda ikna edici bir program ortaya koyabilmesi gerekir. Toplumun değişik katmanlarından bürokrat ve siyasetçi takviyesi de göz ardı edilmemelidir.

Dolayısıyla olası bir yeni hareketin başarısı, sadece mevcut yapıya tepki üretmesine değil; aynı zamanda alternatif bir yönetim kapasitesi sergileyebilmesine bağlı olacaktır.

Sonuç

Bu nedenle Müslim Sarı’nın ortaya koyduğu "kurultay yapılamaz" tezi, genel merkezin varsaydığı gibi mutlak bir hukuki üstünlük üretmeyebilir. Aksine aynı mantığın sonuna kadar götürülmesi halinde çok daha temel bir soru ortaya çıkmaktadır:

Kurultay yapamayan bir parti, siyasi iradesini hangi organ üzerinden kullanacaktır?

Eğer cevap, "Yargıtay kararı kesinleşene kadar hiçbir organ tam yetkili değildir" şeklindeyse, CHP yalnızca bir kurultay krizine değil, doğrudan doğruya bir kurumsal irade krizine sürüklenmiş demektir. Böyle bir durumda Parti Meclisi’nin, Yüksek Disiplin Kurulu’nun ve genel merkezin siyasal karar alma kapasitesi de tartışmalı hale gelecektir.

Tam da bu nedenle mevcut tartışma, kimin genel başkan olduğu sorusunun ötesine taşmaktadır. Asıl mesele, partinin siyasal varlığını hangi meşruiyet zemini üzerinde sürdüreceği ve iradesini hangi organ aracılığıyla ortaya koyacağıdır.

Mağduriyet üreten senkronize devlet organları hareketleri  ve yargı  kararlarıyla dondurulmuş bir kurumsal yapı ile seçimlerden, meclis grubundan ve toplumsal destekten beslenen canlı siyasal enerji arasındaki gerilim, önümüzdeki dönemde Türkiye siyasetinin yönünü ve kurucu meşruiyetin yeni coğrafyasını belirleyecek en temel dinamik olmaya aday görünmektedir.

Yine de siyaset, en güçlü görünen projeksiyonları dahi boşa çıkarabilen dinamik bir alandır. Bu nedenle bugünün fotoğrafını kesinleşmiş bir sonuç olarak değil, hızla değişen güç dengelerinin ürettiği geçici bir moment olarak okumakta fayda vardır.