Haziranın ilk haftasında Pekin’den gelen bir haber, Asya güvenlik çevrelerinin gündemine sert bir şekilde oturdu. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in yakın zamanda Pyongyang’ı ziyaret edeceği, üst düzey diplomatik kaynaklara dayanan haberlerle dolaşıma girdi. Bu ziyaret gerçekleşirse, Xi’nin Kuzey Kore topraklarına son adımını attığı 2019 ziyaretinin üzerinden tam yedi yıl geçmiş olacak. Yedi yıl; Kuzey Kore’nin yeni nesil balistik füze testleri yaptığı, Ukrayna savaşına asker gönderdiği iddia edilen, Trump-Kim görüşmelerinin yeniden gündeme gelip söndüğü, yarımadanın hiçbir zaman gerçek anlamda sakinleşmediği yedi yıl.

Bu ziyaretin bir jest olmadığı açık. Jeopolitikte yedi yıllık aradan sonra yapılan lider ziyaretleri özenle zamanlanır, içerikleri titizlikle kurgulanır. Xi’nin Pyongyang’a gitmesi, Çin’in Kuzey Kore üzerindeki hamiliğini yenilemek istediğinin bir işareti olduğu kadar, bölgede değişen güç dengelerine verilen hesaplı bir yanıttır. Kim Jong-un ise bu ziyaretten ne çıkarabileceğini çok iyi biliyor. Bunu aynı zamanda Moskova’ya, Washington’a ve Seul’e gönderilen bir mesaj olarak da okumak yanlış olmaz.

Peki kim neye hazırlanıyor? Soruyu bu şekilde sormak, ziyaretin yüzeysel diplomatik gerekçelerinin ötesine geçmeyi gerektiriyor.

Çin için Pyongyang: Kayıp Sahayı Geri Almak

Xi son birkaç yılda Kuzey Kore üzerindeki geleneksel nüfuzunu kısmen yitirdi. Kim Jong-un, Rusya ile ilişkisini beklenmedik bir hızla derinleştirdi. 2024-2025 döneminde Kuzey Koreli askerlerin Ukrayna’daki Rus birliklerini desteklediğine dair iddialar, yalnızca Batı’nın değil Pekin’in de rahatsızlıkla izlediği bir tabloyu ortaya koyuyordu.

Çin-Rusya ilişkisi güçlü görünse de, bu iki büyük güç Kuzey Kore coğrafyasında zaman zaman çakışan değil ayrışan çıkarlara sahip. Pyongyang’ın Moskova’ya yaklaşması, Pekin’in sahayı boş bırakması anlamına gelebilir. Xi buna müsaade etmeye niyetli görünmüyor.

Bunun yanında Çin, son dönemde Trump yönetimiyle yürütülen ticaret müzakerelerinde görece bir zemin yakaladı. Pekin bu görece istikrarlı süreci bir fırsat penceresi olarak değerlendiriyor. Kuzey Kore kartını elinde tutmak, Çin’e hem Washington hem de Moskova karşısında müzakere payı sağlar. Pyongyang üzerindeki etki, yarımada güvenliğiyle birlikte küresel güç rekabetinin yönetilmesi için de kullanışlı bir araç olmaya devam ediyor.

Kim Ne Satın Alıyor?

Kim Jong-un’un bu ziyaretten ne istediği sorusu ilk bakışta yanıtlaması kolay görünüyor: ekonomik destek, yaptırım deliği, enerji ve gıda. Ancak durum biraz daha karmaşık.

Kuzey Kore, BM yaptırımlarına rağmen yıllar içinde geliştirilen paralel ekonomik kanallarla hayatta kalmayı öğrendi. Kim’in Rusya ziyaretleri bu kanalları genişletti. Dolayısıyla bugün Xi’nin masaya ne koyacağı, sadece mal ve para meselesi değil. Kim için asıl kazanım, Çin’in varlığını meşruiyet güvencesine dönüştürmek. Uluslararası baskı altında bir ülke yönetici için, dünya nüfusunun beşte birini barındıran bir devletin liderini ağırlamak sembolik açıdan son derece değerlidir. “Çin yanımızda” mesajı, içeride olduğu kadar dışarıya da yönelik.

Öte yandan Kim, Rusya ilişkisini zirveye taşıyarak Pekin’e de bir koz göstermiş oldu aslında. “Alternatifsiz değilim” diyor. Bu pozisyonu Xi ziyaretine taşıması, muhtemelen masada daha yüksek taleplere yol açacak.

Seul ve Tokyo’nun Hesabı Tutmuyor

Bu ziyaret, Güney Kore ve Japonya açısından ciddi bir belirsizlik üretiyor. Seul, son yıllarda hem Japonya hem de ABD ile savunma koordinasyonunu sıkılaştırdı. Güney Kore savunma bütçesi 2026 itibarıyla 50 milyar doları aşarak bölgenin en hızlı büyüyen savunma harcamalarından birini temsil ediyor. Japonya ise 1945 sonrasında benimsediği pasifist savunma anlayışını resmen terk ederek saldırı kapasitesi edinmeye başladı. Bu iki adım boşuna atılmadı.

Xi’nin ziyareti, Çin-Kuzey Kore ekseninin yeniden görünür kılınması anlamında Seul’e basit bir mesaj da gönderiyor: “Bu coğrafyada köklü dengeleri değiştirme niyetiniz varsa, hesabınız tutmayabilir.”

Japonya içinse durum daha girift. Tokyo son dönemde hem Washington’a hem de Seul’e daha fazla yaklaştı ve bölgesel güvenlik ittifakını sağlamlaştırdı. Lakin Çin-Rusya-Kuzey Kore üçlüsünün aynı anda görünür olduğu dönemlerde bu ittifakın ne kadar operasyonel olduğu gerçek bir soru işareti.

Trump Penceresi: Bir Fırsat mı, Tehdit mi?

2026 itibarıyla Trump-Kim dinamiği yeniden masada. Trump birinci dönemindeki “aşk mektupları” dönemini zaman zaman nostaljik bir tonla anımsatıyor. Kim ise bu sürtüşme dolu dönemin ardından ABD’nin nabzını tutmaya özen gösteriyor. Xi’nin tam bu noktada Pyongyang’a gitmesi tesadüf değil.

Pekin’in hesabı şu olabilir: Trump yönetimi Kuzey Kore ile doğrudan bir diplomatik kanal açarsa, Çin’in arabuluculuk rolü zayıflayabilir. Xi, bu kanalı açmadan önce Pyongyang’daki ağırlığını somutlaştırmak istiyor. Yani bu ziyaret kısmen bir önlem, kısmen de bir pozisyon belirlemesi. “Bu sahayı ben boşaltmadım” mesajı, Washington kadar Moskova’ya da gidiyor.

Trump ise Xi’nin Pyongyang’a gitmesini tamamen olumsuz okumayabilir. Bir yanda Çin’in Kuzey Kore üzerindeki etkisini kendi diplomatik çıkarı için kullanmak isteyebilir. Öte yanda bu ziyareti Kim’e doğrudan ulaşmak için bir gerekçe yapabilir. Trump’ın dış politikası öngörülemeyen anlarda bile taktiksel fırsatlar üretiyor.

Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesi, son yedi yılda niteliksel bir sıçrama yaptı. Kuzey Kore’nin ICBM testleri bölge güvenliğinin en somut tehditlerinden biri olmayı sürdürüyor. Xi bu kapasitenin sahibiyle yan yana fotoğraf verirken, aynı zamanda o kapasitenin uluslararası baskı altında tutulmasının tek gerçekçi aktörü olduğunu da hatırlatıyor. Bu çift anlamlı mesaj, Pekin’e küresel ölçekte nüfuz küresi sağlıyor.

Bütün bunların sonunda şunu söyleyebiliriz: Bu ziyaret gerçekleşirse, yarımadanın 2027’ye girerken çok daha yüksek bir gerilim eşiğinde olacağını gösterir. Xi Pyongyang’dan döndükten sonra Kim Jong-un’un elindeki kartlar daha da artmış olacak. Artan kart, daha yüksek talep; daha yüksek talep ise bölgesel istikrarsızlık sarmalının yeni bir turunun başlangıcı anlamına gelebilir. En kötü senaryo büyük bir çatışmadan ziyade denetlenemeyen, hiç bitmeyecek gibi görünen kronik bir kriz halidir. Asya’nın bu köşesinde tam da bu yaşanıyor.