Uzun süredir aynaya bakmıyorum. Sabah yüzümü yıkadığımda mecburen karşılaşıyorum kendimle. O da bir iki göz kapağı şişiğine birkaç saniye maruz kalmaktan ibaret oluyor. Kendimle, yürüyüp giderken mağaza vitrinlerinde karşılaşmayı seviyorum artık. Ne görmek istiyorsam onu görüyorum.

İyi çıktığın fotoğrafı bulmak için otuz tane çekersin ya, aralarından bir tanesi sanki tek o çekilmiş ve en doğalıymış gibi geriye kalır. Diğer ‘korkunç’ olanları sadece telefon hafızasından değil, kafandan da silinsin diye jet hızıyla yok edersin. Sonra uzun uzun o tek fotoğrafa bakarsın ve inanırsın o olduğuna.

İnstagram storisine koyduğun anda da geri dönüşü olmayan bir gerçeklik zuhur eder. O hiç görüşemediğin arkadaşlarından gelen kalplerle tescillenirsin hani.

İşte bu vitrinler de telefon ekranı gibi çeker filmimi. Hangi parçamı görmek istiyorsam ona bakarım. Bütünü feci olan bir fotoğrafın mutlaka ama mutlaka bir kısmı güzeldir.

Netlik sorununu dert etmezsen ki hiç etmem, durduk yere sanattır onu bulup oradan kesip çıkarmak.

Başlarda biraz kendimi kandırdığımı düşünmedim değil. Sonra hemen vazgeçtim bu düşünceden. Hiçbir şeye yaramasa bile işe giderken bana güç veriyor vitrin. Kulaklıklarımda gazlı bir şarkıyla metroya yürümüyorum da kimseye tarif edemeyeceğim bir dünyanın içinden bütün görmüş geçirmişliğimle hayata ve insanlara gülümsüyorum sanki. Tam o anda yoldan geçenlerin arasında tebessüm eden yüzümü görüyorum, vitrinde. Bir güç geliyor, adımlarım hızlanıyor. Her ne varsa halledilecek, çoktan yapmış gibi emin, kararlı ve dahası rahat oluyorum. Ne aldığım kilolar ne bilgisayar karşısında kısalmış boynum ne de sık sık düzeltmeye çalıştığım kamburum, sürekli kemirilmekten uzamayan tırnaklarımın iyice çirkinleştirdiği ellerim, kırışıklıklar… Daha da önemlisi kendime verip de tutmadığım sözler…Hiçbiri kalmıyor. Hayatım bir film oluyor.

Bunun farkında olmadan, vitrinlerde kendine bakmadan, yüzünde hayatın bezginliğiyle yürüyenlerin bu sırra erişememiş olmasına şaşırıyorum. Onların birçoğu da benim gülen yüzüme şaşırıyor muhtemelen. Sanırsın bir Kuzey ülkesinde, herkesin birbirine merhaba dediği, sosyal güvence bolluğundan hayatın neresinden zevk alacağını ya da tercihen hüzünleneceğini bilemeyen bir vatandaş gibi işime gidiyorum. Ne kadar da pozitifisiniz enerjiniz ne kadar da güzel diyenlere, “abi vitrin vitrin valla da vitrin billah da vitrin” diyemiyorum tabii. Yalandan teşekkür ediyorum.

Kendine büyüteçle bakar gibi ayna tutanların zoru nedir anlamıyorum. Adı üstünde ‘yürü git’ işte. Yok efendim kendimizden kaçmayacakmışız, kısa süreli mutluluklarla aldatmayacakmışız, yoksa çıkışı zor olan kuyuları diplermişiz de… Dahası kendimizi bulamazmışız filan. Kendimizi bulunca ne olacak, bunun mutlulukla ne ilgisi var hiç onu deşen yok. Vitrinde benden yüz tane var yeri gelince. Hangisini istersem oyum. Bir gün Madonna’yım, az evvel turnede üst üste on beş squat yaparak dans ettim. Bir gün Madam Curie’yim, adanmışlık vakurluk bende. Başka bir gün felsefeye hakkını vermiş aşmış sakin ve neşeli bir mimarım. Bir gün çok yardımsever bir gün vermekten yorgun ama yine de iyiyim. İşte bu güzel.

Bir tanesini bulup da ne geçecek elime, bir tane ben… Aman sen de… Aynalarınız yüzleşmeleriniz sizin olsun. Öğrendiklerinizle başka hayata artık… Varoluşa takmaktan var olamamak bu bildiğin. O bir cümlesini koparıp feyz aldığınız bilgelerin tümünü okusaydınız bu vitrin meselesi anlaşılırdı. Hoş bunu birilerine anlatıp oyunumu bozmaya da hiç niyetim yok. Bir zamanlar “bir kişinin bildiği sır değildir” diye bir laf etmiştim. Ne kadar da doğru söylemişim. Bir kişi olmadığım için. Aforizmalarım da o vitrinde bir anda çakan kendimle karşılaştığım anlar gibi… Gelip geçici ama anın sahibi. İşte bu da çok güzel.

Bilemiyorum, televizyon ya da telefon ekranında arayıp da vitrinde bulamadığınız şey nedir?

O mağazaların içindekilere kazandığınız paraları dökerken, boş masrafa ve lüzumsuz çabaya gerek bırakmayan vitrinden nasiplenemeyişiniz…