Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Birliği Dönem Başkanı olması sebebiyle Lefkoşa’ya gittikten birkaç hafta sonra soluğu bu kez Erivan’da aldı. AB ile Ermenistan arasında yapılan bu ilk zirvenin ardından açıklanan ortak bildiri “tarihi dönüm noktası” olarak nitelendirilirken, Von Der Leyen de sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında Avrupa’nın tamamlanmasına yönelik görüşlerini de yineledi. “Avrupa’nın büyük ve geniş bir aile olduğunu göstermek için Ermenistan’dayız. Çıkarlarımız da, yüzleşeceğimiz sorunlarımız da bir.”
Von Der Leyen, geçen ay Die Zeit’e verdiği mülakatta da Türkiye’nin adını Çin ve Rusya’yla birlikte anarken “Avrupa’nın tamamlanmasından" söz etmişti. Her ne kadar özellikle son on senede Türkiye ile AB ilişkilerinin altın çağını yaşamadığı bir hakikatse de Rusya ve Çin ile birlikte anılmak Türkiye’de pek çok tepkiye yol açtı. Rusya, 2022’deki Ukrayna saldırısıyla birlikte potansiyel tehditten somut tehdide dönüşürken Çin de en büyük potansiyel tehdit olma özelliğini koruyor. Bütün eksiklere ve sorunlara rağmen, Avrupa Konseyi’nin kurucu ülkelerinden biri olan Türkiye, NATO’nun en kalabalık ikinci ordusuna sahip, üstelik AB üyesi olmasa da otuz küsur senedir Gümrük Birliği’ne dahil. Türkiye’nin, tüzüğü henüz devreye girmemiş olsa da “Made in EU”ya dahil olması için kamu ihale kanunu başta olmak üzere reformları yapması gerekir.
Türkiye, AB’ye katılım için ilk başvurusunu 1987’de yaptı, 1999’da aday ülke statüsü kazandı. AKP’nin 2002 Kasım ayında iktidara gelişiyle ilişkiler ivmelendi. Türkiye’nin AB ile en yakın ilişki kurduğu bu dönemde Türkiye ekonomisi de çok parlak bir performans sergilemişti. Anadolu’nun AKP’nin güçlü olduğu en muhafazakâr şehirlerinde bile AB’ye katılım isteği yüzde 70’ler bandındaydı.
Ne yazık ki, aradan geçen süre zarfında Türkiye’nin AB ile ilişkileri 2000’lerin başındaki heyecanını yitirdi. İlişkinin bu raddeye gelmesinde hiç şüphesiz ki iki tarafın da payı var. Türkiye’yi Avrupa’nın kültürel açıdan bir parçası görmediğini söyleyen liderler, en büyük desteği, tuhaf bir şekilde, iktidara yerleştikçe AB’yi hor gören ve reformları hayata geçirme konusunda isteksiz davranan iktidardan gördü. Türkiye, AB üyesi olmanın gereklerini yapmakta ayak sürüdükçe AB de Türkiye’yi dışarıda tutma fikrine daha sıkı sarıldı.
Arap Baharı’nın başlangıcı Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde yeni bir eşik oldu. Özellikle Suriye’deki içsavaş, milyonlarca sığınmacının Türkiye’ye gelmesine yol açınca Avrupa’yı ciddi bir endişe sardı. Avrupa’da Sağ partiler göçmen karşıtlığı üzerinden yükselirken göç yönetimi AB’nin Türkiye ile ilişkilerindeki temel gündem maddesi haline geldi. Türkiye’nin sığınmacıları Avrupa’ya göndermemesi karşılığında tamamen günlük çıkara dayalı yeni bir ilişki biçimi kuruldu. Bu yeni ilişki, sürekli ilkelerin öneminden bahseden AB için de aslında tutarsızlık anlamına geliyordu. Zira, Türkiye’nin demokrasi, insan hakları, ifade hürriyeti, basın özgürlüğü gibi endekslerde sürekli geriye düşmesi AB açısından sınıra yığılması muhtemel milyonlarca sığınmacı kadar büyük bir önem taşımıyordu.
Ursula Von Der Leyen uzunca bir süredir Türkiye’nin adını aday ülkeler arasında zikretmiyor. AB’nin son genişlemesinin Karadağ, Arnavutluk, İzlanda, hatta bazı başka Balkan ülkelerini kapsayabileceği telaffuz edilirken Türkiye’nin Çin ve Rusya ile birlikte düşünülmesinin üzerinde durmaya değer. Burada içinden çıkılması kolay gözükmeyen bir durum var. Türkiye’nin yaptıkları AB’nin gittikçe daha mesafeli yaklaşmasına yol açıyor; bu durum da Türkiye’de AB desteğini gittikçe azaltıyor. Misal, AB, ilişkilerin eski haline gelmemesinin gerekçesi olarak Türkiye’nin AB ile dış politikadaki ortak tutumunun yüzde 80’lerden 4’e düşmesini haklı olarak örnek gösterirken, Türkiye de AB’nin “Türkiye’siz tamamlanabilme” sözlerini hatırlatmaktan çekinmiyor.
Trump’ın geri dönüşü AB’yi epey bir silkeledi. İşte Enrico Letta’nın bizzat Von Der Leyen tarafından AB’nin yol haritası olacağı açıklanan raporunda belirttiği “bölünmüşlüğün” üstesinden gelmek için ciddi bir zihniyet dönüşümü başladı. AB, ABD’nin karşısına artık gerçek bir oyuncu olarak çıkmaya hazırlanıyor. “Avrupa’nın ortak markası” olan Airbus, Amerika’nın Boeing’ine rekabette üstünlük sağladı. Bunu biliyoruz. Şayet AB, Letta’nın raporunda belirttiği şekilde zihniyet dönüşümünü gerçekleştirebilirse, ABD ile rekabet, ekonomi ve savunma dahil her alanda görülecek.
Trump’ın NATO hakkındaki ikircikli açıklamaları ve Grönland’ı ABD’ye katmak istediğini açıkça ilan etmesi AB’nin savunma sanayisine yaklaşımını da kökünden değiştireceğe benziyor. Türkiye, AB’nin gündemine tam da bu aşamada yeniden geldi. Yirmi sene öncekinden farklı olarak bu kez konuşulan konu üyelik değil, savunma alanında birlikte neler yapılabileceği. Artık Türkiye’nin demokrasisinden, hukukun üstünlüğünden, özgürlüğünden, nitelikli insan kaynağından, ekonomideki yeşil dönüşümden söz eden neredeyse kalmadı. Tek gündem, savunma alanında birlikte neler yapılacağı.
Türkiye ile AB ilişkilerindeki tıkanıklığın giderilebilmesinin yolu hiç şüphesiz ki ortak amaçlarda mutabık kalmaktan geçiyor. Amaç ortak olacak ki güven krizi aşışsın ve savunma dahil olmak üzere bütün alanlarda uyumlu çalışmak mümkün olsun.
AB, Türkiye ile ilişkilerinde daha uzun vadeli düşünmeli ve kapsayıcı olmalı. Türkiye ise güven krizini aşarak AB üyeliğini yeniden somut bir hedef olarak ülkenin gündemine taşımalı. Türkiye ile AB arasında güvenin yeniden tesis edilebildiği bir ortamda atılacak her adım, muhatabından misliyle karşılık bulacaktır. Karşılılı bekleyerek zaman yitirmek yerine ilk adımın Ankara’dan atılmasının iyi olacağını düşünüyorum.
