Çocukken sıkılırdım, hem de fazlasıyla.
Florya’da; üç katlı, geniş bahçesinde envai çeşit çiçek ve bitkinin olduğu, üzüm sarmaşıklarıyla bezenmiş çardağa sahip, sekiz daireli bir binada büyüdüm. İki taraflı geniş terası olan evimizin terasından önce ormanın kapladığı ağaçları, ardından da denizi görürdük.
Ev sahibemiz Kamile Teyze, nevi şahsına münhasır, mahir ve el işlerine son derece yatkın bir kadındı.
Bir gün yine sıkılıyorum. Okullar kapanmış, yaşım on civarı. Oyalanacak bir şey arıyorum.
“Gel,” dedi, “kızım bak, elin çalışacak. İlla ellerini oyalayacaksın. Resim mi yaparsın, çiçek mi ekersin, dikiş mi dikersin, yemek mi yaparsın…”
Çardaktaki üzüm ağacından üzüm toplamış. Biraz aşağı sarktım, baktım ki bir leğenin içinde üzümler… Saplarını ayıklıyor, belli ki ezecek.
“Ne olacak bunlar?” dedim.
“Şarap elbette. Beyaz şarap.”
Bir hışımla evden çıktım, aşağı koştum. Şarap yapmayı öğreneceğim, hem de alet edevat olmadan. Heyecanlıyım bir de.
Önce sapları ayıkladık, çer çöpü temizledik. Sonra yıkadığımız ayaklarımızla üzümleri ezmeye başladık. Kıvama geldiğinde, “Tamam, oldu,” dedi.
“Şimdi bir süre bekleyecek, malum fermentasyon süreci. Sonra da içeceğiz.”
O yeni bir şey öğrenme hâli, elin ayağın çalışması, bir şey üretmenin verdiği keyfi anlayalı otuz sene oldu.
Ezcümle, sıkılmaktan pek hoşlanırım. “Geliyor gelmekte olan,” derim.
Sonraları çizmeye, resim yapmaya, okumaya yöneldim. Hepsi, çocukluğumda etrafımda olan kadınlar sayesinde. Kamile Teyze’nin dört kızı vardı: Biri grafiker-ressam, biri İngilizce öğretmeni ve mütercim tercüman, biri seramik sanatçısıydı ve en alt katta atölyesi vardı, biri de üç çocuklu, geleneksel bir ev hanımıydı.
Bir mozaik gibiydiler. Her biriyle uzun zaman geçirdim. Bu insanlar sıkılan ama üretken insanlardı. Ya zihinleri çalışırdı ya elleri. Kamile Teyze yemek yaparken bile keyifle yapar, o tek cümlelik sohbetlerinin içinde hayat dersi verirdi.
Şimdilerde ise bazen kendime diyorum ki: “Sıkılmaya bile vaktim yok, keşke olsa.”
Elde telefon… Elbette içerik kaydırmayacağım. Büyük hezimet olur bu.
Mesela gidip zeytinyağlı barbunya yapabilirim. Soğanları küp küp doğrarken “Acaba eşit mi doğradım?” diye bakabilirim. Havuçlar da aynı şekilde tabii. Asiditesi düşük bir zeytinyağı… İki adet küp şeker de attım mı tencereye, tamamdır.
Bir-iki şey karalayabilirim boş bir kâğıda. Keyiflendirmeye çok yeter, hatta artar bile.
Nihayetinde sıkılmak ; insanın kendi özüne döndüğü, kendinin diğer yüzüyle tanıştığı, çoğu zaman tanışıldığına memnun olunan, yepyeni dünyaların kapılarının aralandığı, keşfedilen o pencereden içeri sakince ve sessizce süzülen ışıkla uyanışın gerçekleştiği anlar toplamıdır.
Albert Camus’da Sisifos Söyleni adlı eserinde sıkılmaya dair şu vurucu cümleyi yazar: "Sıkıntı, mekanik bir hayatın rutininde başlar ama aynı zamanda bilincin uyanışını da müjdeler.”
Her boşluğu doldurmak için durmadan kaçtığımız, durmayı zayıflık sandığımız bu çağda asıl yoksulluğumuz; kendimizle baş başa kalamamaktır. Çünkü en çok kaçtığımız şey, tam da ihtiyacımız olandır: sıkılmak. Ve insan, ancak o boşlukta kendisiyle karşılaşır.

