Zaman, itaati reddeden zayıf dizlerimizin üzerinde, zınk diye duran etten bir duvar gibi dikiliyor önümüzde. Kendi hürriyetimizin sancısıyla kıvranırken, muktedirlerin asık suratlı tiyatrosuna dekor olmayı reddetmenin o mağrur ve dikbaşlı yalnızlığıyla baş başayız. Seyircinin koltuğunda oturup, önündeki trajediyi sessizce alkışlaması beklenen bu illüzyon dünyasında, spot ışıklarını tersine çevirip kralın çıplaklığını bir kahkahayla tescillemek, bu kalın duvarları örenlerin en tahammül edemediği "yabancılaştırma efekti" olsa gerek. Bertolt Brecht, tekinsiz oyunlarından birinde "Karanlık zamanlarda şarkı da söylenecek mi?" diye sorar ve cevabı kendisi verir ya: "Elbette şarkı söylenecek, karanlık zamanları anlatan." İşte tam da o şarkının, o tekinsiz yabancılaştırma efektinin sahneye bizzat indiği yerdeyiz.

​Aslında niyetim çok başkaydı. Dün Twitter’da, sanki dünya üzerinde yapacak daha hayati bir işimiz yokmuş gibi, yılın ilk yarısında en sevdiğimiz kitapları listelerken tam da Sartre’ın Duvar kitabını seçmiş, üzerine kapsamlı birkaç şey karalamayı planlamıştım.  Zamanın tekinsiz ruhu, o listeyi alelade bir edebi beğeni olmaktan çıkarıp ertesi gün hayatın en çiğ, en çıplak gerçekliği olarak birden önümüze dikiverdi. Yazı masamda bir inceleme taslağı olarak bekleyen metin, günümüz Türkiye’sinde Deniz Göktaş’ın sadece düşündüğü, kelimeleri esneklik ve zekayla büktüğü, toplumsal absürtlüğü yüzümüze vurduğu için tutuklanmasıyla birlikte can yakıcı bir manifestoya dönüştü. Takvim yaprakları her zaman sadece kronolojiden ibaret değildir; bazen metinler ve trajediler birbirinin üzerine öyle bir katlanır ki, tarih kendini hiç de estetik olmayan absürt biçimlerde tekrar eder.

​1945 yılının o buz gibi Ekim gününde Jean-Paul Sartre, “Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir” başlıklı konferansını vermek üzere Paris metrosunun merdivenlerinden tek başına tırmanırken, dışarıda biriken devasa, uğuldayan kalabalığı gördüğünde fena halde duraksamıştı. Komünistlerin kendisini protesto ettiğini, hırpalanacağını, hatta o kargaşada tutuklanacağını düşünmüştü. Eve dönmeyi, odasının konforuna sığınmayı geçirdi aklından. Ama dönmedi. Dönemezdi. Çünkü insan, kendi eylemlerinin, sözlerinin ve varlığının sorumluluğuyla baş başadır; verdiği söz, üstlendiği entelektüel misyon artık onun kaçamayacağı görkemli hapishanesi olmuştur. O hareketli ve kaotik gecede, bilet bile satılamayan o tarihi keşmekeşin ortasında, izdihamdan nefessiz kalıp bayılan 15 kişiye ve kırılan 30 sandalyeye rağmen Sartre sahnedeydi. Ertesi gün salonun masraflarından dolayı kendisine tek kuruş ödeyemeyen organizatörlere, gazetelerdeki "Aşırı izdiham, baygınlıklar ve polis" manşetlerine bakıp kahve ve kruvasan eşliğinde "Ücreti unutun, görünüşe göre başarılı olduk!" diyecek kadar da rahattı. Çünkü felsefenin sadece odalarda çürüyen bir teoriler yığını olmadığını, aksine tam da savaş sonrası yıkımın, kampların ve ihanetlerin ortasında ayağa kalkmanın tek yolu olduğunu biliyordu.

​Bugün tam da bu yüzden Sartre’ın o ağır, göğüs sıkıştıran, insanı kendi yalnızlığıyla baş başa bırakan "varoluşsal ıstırap" kavramını çok daha derinden, adeta etimde bir sancı gibi hissediyorum desem abartmış olmam. Deniz Göktaş’ın maruz kaldığı muamele, Sartre’ın o kült öyküsünde bahsettiği (Duvar*) o soğuk, geçirimsiz "duvarı" yeniden ve daha hoyratça önümüze örüyor. Mizahın, entelektüel eleştirinin ve kelimelerin parmaklıklar arkasına kapatılmaya çalışılması, tam da felsefi "kötü niyetin" (bad faith) scale edilmiş, kurumsallaşmış birer yansıması. Sartre tam da bu noktada insanlığı iki ahlaki riyakarlık üzerinden okur: Lâche’lar (korkaklar) ve Salaud’lar (alçaklar). Lâche, kendi hürriyetinden korktuğu için her şeyi kadere veya otoriteye yıkan, “başka çaremiz yoktu, emir kuluyduk” diye sığınacak bürokratik bahaneler arayan o pasif yığındır. Salaud ise kendi kurduğu zalim düzeni, gücü ve kuralları doğanın amansız, değiştirilemez bir kanunuymuş gibi kitlelere dayatma çabasından başka bir şey değil. Bugün korkaklar hayatta kalma mekanizması olarak sessizliği kuşanırken, muktedirler kuralların ve yasaların kendilerine asla işlemeyeceğini, bu dünyanın tek hakimi olduklarını sanıyorlar.

​Oysa Duvar tam olarak bunu anlatır: İnsan, kendi ölümünün ve mahkumiyetinin sınırına geldiğinde, karşısındaki otoritenin tüm ciddiyeti, o dumanlı ve asık suratlı mahkeme salonları, infaz mangaları birdenbire trajikomik bir tiyatro oyununa dönüşür. Pablo Ibbieta hücresinde soğuktan titrerken ve sabaha karşı vurulmayı beklerken, hayata ve kendisini öldürmek isteyenlerin derin ciddiyetine dışarıdan, adeta yukarıdan, arka sahneden bir gözle bakmaya başlar. Otorite ne kadar büyük hapishaneler yaparsa yapsın, insanın içindeki o çıplak özgürlüğü, ironiyi ve bilinci asla tam olarak zapt edemez. Deniz Göktaş’ın maruz kaldığı bu absürt tutuklama, aslında tam da Pablo’nun hikayesindeki son sahneye benziyor. Sistem, kendi koyduğu kuralların ciddiyeti altında ezilirken, bir stand-up sanatçısının, bir düşünürün ironisi karşısında o kadar kırılgan ki, çareyi ancak duvarları kalınlaştırmakta buluyor. Kelimelerden, kahkahadan, düşünen bir zihnin yarattığı  tekinsiz dalgalanmadan korkan bir iktidar mekanizması, aslında kendi içsel çürümüşlüğünü ve zavallılığını ilan ediyor demektir.

​Sartre, felsefesinin merkezine o devasa taşı koyarken ne kadar da haklıymış değil mi? “Varoluş özden önce gelir.” Bizler dünyaya önceden belirlenmiş şablonlarla, hazır rollerle, dikilmiş elbiselerle veya doğuştan gelen bir boyun eğme programıyla bırakılmadık. Bir masa ya da bir bıçak, marangozun veya ustanın zihnindeki amaca göre biçimlenir; onun özü, varlığından önce tasarlanmıştır. Ancak insan öyle değildir. "İnsan her şeyden önce geleceğe doğru kendini açan ve bunu yaptığının bilincinde olan bir varlıktır. İnsan, bir yosun parçasından, yayılan bir mantardan veya bir karnabahardan çok farklı olarak, öznel bir varoluşa sahip bir projedir." Önce dünyaya savruluruz, acıyla ve şaşkınlıkla var oluruz, bu hantal bürokratik binaların, baskıcı sokaklarının ortasında kendimizi buluruz ve ancak ondan sonra, her gün yaptığımız ya da yapmaktan imtina ettiğimiz o küçük seçimlerle kendi özümüzü, kendi portremizi inşa ederiz. Bu demektir ki, kaderimizi de, içinde yaşadığımız toplumun gelecekteki ahlakını da şimdi burada, tam da bu karanlığın ortasında neyi göze alabildiğimiz belirleyecek.

(Tam da bu noktada, o büyük ahlakın ortasında, kendi yaşam döngümün tekinsiz haritası düşüyor önüme. Erzurum’un çıplak, rüzgarlı coğrafyasındaki toprak bir evde başlayan, çocuk esirgeme kurumunun soğuk yuva koridorlarına sığınılan, oradan yetiştirme yurtlarının sert ranzalarına uzanan, yer yer en muktedirlerin, asık suratlı iktidar mekanizmalarının simgesi olan vali konaklarının ihtişamlı salonlarından geçip en nihayetinde yine o asıl sığınağa, çiğ ve çıplak yurda geri dönen kavisli bir döngü bu. Belki de bu coğrafyada hangi sınıfa ait olacağımızı, o kalın duvarların hangi tarafında duracağımızı, tam da bu mekânsal savruluşlar, yurt koğuşları ile konak kapıları arasında verdiğimiz (kısmen yerimize de verilen) ufacık kararlar, dikbaşlı boyun eğmeyişler belirliyor. Adına ister sınıfsal yazgı deyin, ister Nietzschevari bir teslimiyetle kendi kaderini sevmek; o toprak evden de çıksan, o yuva ve yurtların yalnızlığından da geçsen, günün sonunda "amor fati" fısıltısını duyuyorsun: Karşına dikilen duvara hangi gözle bakacağını seçtiğin an, sınıfını da, portreni de bizzat kendi ellerinle çiziyorsun.)

​Sartre’ın dediği gibi, "Eğer seçmemeye karar verirsem, bu hala bir seçim teşkil eder." Susmayı tercih etmek de upuzun, ağır bir seçimdir ve sorumluluğu doğrudan bizim omuzlarımızdadır.

​Sartre, her bireysel seçimin aslında tüm insanlığı bağlayan, ona sunulmuş bir ahlaki model olduğunu söylerken bunu çok daha sarsıcı bir yerden kurmuş. "Kendimi taahhüt ederken, aynı zamanda tüm insanlığı da taahhüt ediyorum. Hiçbir şey bizim için iyi olamaz, eğer herkes için iyi değilse." Ahlaki seçimi bir sanat eserine benzetiyordu filozof; nasıl ki Picasso'nun tabloları o onları yapmadan önce "gereksiz ya da keyfi" diye nitendirilemezse, bizim eylemlerimiz de öyledir. George Eliot’ın sadık ve fedakâr Maggie Tulliver’ı ile Stendhal’ın bencil ama arzularının peşinden giden Sanseverina’sı taban tabana zıt kutuplardadır ama ikisi de kendi özgürlüklerini otantik bir şekilde seçtikleri için eşdeğerdir. Şimdi o yüzleşilmesi imkansız görünen soruyu sorma sırası bizde: Ya herkes şu an bizim yaptığımız gibi kafasını öne eğse ve sussaydı? Ya herkes ironiyi, sanatı, şiiri ve mizahı korumak yerine, korunaklı vasatlığın konforuna kaçsaydı, dünya nasıl bir yer olurdu? Ya da tam tersi; ya herkes  o kalın ve karanlık duvara karşı kelimelerin, estetiğin ve düşüncenin ödün vermez, otantik gücüyle dimdik dursaydı?

​İşte varoluşsal ıstırap tam olarak burada başlıyor bana göre. İnsan rüzgarda savrulan bir yaprak değildir. Bu yüzden hiçbir bahanemiz yok. Bizi eyleme geçmeden önce kurtaracak hazır, gökten zembille inmiş deneyim öncesi pusulalarımız da yok. "İnsan özgürlüğe mahkumdur: mahkumdur, çünkü kendisini o yaratmamıştır, yine de özgürdür, çünkü bir kez dünyaya bırakıldıktan sonra yaptığı her şeyden sorumludur." Ne genetik mirasımız ne içinde büyüdüğümüz o baskıcı çevre ne de ekonomik şartlar bizim ahlaki sorumluluğumuzu elimizden alabilir. "Şartlar böyle gerektiriyordu" demek, Sartre’ın gözünde insan olmaktan istifa etmektir, yani en aşağılık kötü niyettir. Deniz Göktaş bugün o dört duvar arasındayken, dışarıda kalan bizlerin düşünce özgürlüğü üzerine ettiği her kelam, eğer eyleme ve direngen bir duruşa dönüşmüyorsa, sadece kendi vicdanımızı rahatlatmaya çalıştığımız felsefi birer mastürbasyondan ibaret kalır. Simone de Beauvoir’ın  çok sevdiğim uyarısını hatırlamanın tam vakti: Özgürlük, yalıtılmış bir bireysel lüks değildir. Sadece kendi odanda özgür olamazsın. Eğer bir başkasının, bir sanatçının, bir düşünürün özgürlüğü elinden alınmışsa ve sen buna göz yumuyorsan, senin özgürlüğün de sadece bir yanılsamadır, muktedirin sana lütfettiği geçici bir oyun alanıdır. Kendi özgürlüğünü gerçekten arzulamak, başkalarının da özgür olabileceği somut, etten ve kemikten toplumsal koşulları yaratmak için dövüşmeyi gerektirir.

​Umutsuzluğu (despair) doğru anlamalıyız. "Bu, sadece kendi irademize veya eylemi mümkün kılan olasılıklar kümesine güvenmekle sınırlı kalmamız gerektiği anlamına gelir." Sartre’ın bahsettiği umutsuzluk, köşeye çekilip ağlamak, pes etmek ya da nihilizmin o karanlık dehlizlerinde kaybolmak demek değildir. Aksine, dünyanın bizim keyfimize göre dönmeyeceğini, dışarıdan hiçbir mucizenin, hiçbir kurtarıcının, hiçbir akıl üstü ilahi gücün gelip bizi bu bataklıktan çıkarmayacağını net bir şekilde kabullenmektir. Pusulasız ve yalnız bırakılmışlığın tam ortasında, kendi ahlakını sıfırdan inşa etmek zorundasın. "İnsanın tek umudu kendi eylemlerindedir ve... yaşamasına izin veren tek şey eylemdir." Tüm yanılsamaları, pembe iyimserlikleri bir kenara bırakıp çıplak gerçekle yüzleştiğimizde, geriye sadece kendi irademiz ve eylemlerimiz kalır. İnsan, potansiyellerinin değil, sadece ve sadece yaptıklarının, hayata bıraktığı somut izlerin toplamıdır. "Aşkın, sevgi eylemlerinden başka bir karşılığı yoktur; sevgide kendini gösteren potansiyelden başka bir sevgi potansiyeli yoktur. İnsan hayatta kendini taahhüt eder ve kendi portresini çizer, bunun dışında hiçbir şey yoktur." Yazılmamış şiirlerin, korkudan çekilmiş vizyonların, hayata geçirilememiş o harika fikirlerin felsefi hiçbir değeri yoktur.

Biz kimiz?

 Biz, o duvara karşı ne kadar ses çıkarabildiysek, tam olarak oyuz.

​Dünya, neye inanıyorsak, neyi yazıyorsak ve en önemlisi neyi göze alabiliyorsak tam olarak o olacak. Ne bir eksik ne bir fazla. Sorumluluk üzerimizde ve bu o kadar büyük bir yük ki, insanı her sabah yatağından bir sancıyla uyandırmaya yetiyor. Ama bu sancı güzeldir; çünkü canlı olduğumuzu, hala düşünebildiğimizi ve hala teslim olmadığımızı kanıtlar.

​Kaçış yok, bahaneler bitti, duvar karşımızda yükseliyor. Şimdi o duvara kendi kelimelerimizle, kendi estetiğimizle... yani kendimizi baştan aşağı yeniden icat ederek vurma vakti.

Yazar Notu:

Salaud'lar, Lâche'lar ve bir Deniz Göktaş Manifestosu

​Etrafımız kendi hürriyetinden korkup emirlere sığınan Lâche'lar ve muktedirlik zırhına bürünüp yasaları kendinden menkul sayan Salaud'ların o muazzam, bürokratik korosuyla çevrili.

​Şimdi bu karanlık koronun ortasında Deniz Göktaş’ı bir stand-up sahnesinden alıp içeri tıkıyorlar. Müesses nizamın asık suratlı aristokratları, bir mikrofonun yarattığı o muazzam intersübjektif (öznelerarası) sarsıntıdan, yani insanların o sert kahkahada birbirinin gözünün içine bakıp "yalnız değiliz" diye uyanmasından korkuyor. Haklılar da. Çünkü her mizahi dokunuş, iktidarın mermer ciddiyetine vurulmuş tekinsiz bir çekiçtir.

​Biz bu dünyaya bir yosun parçası ya da bir karnabahar gibi edilgen bir dekor olmak için gelmedik; kendimizi eylemlerimizle yaşayan birer "proje" olarak var ettik. Bu yüzden o mutlak "bırakılmışlığın" tam ortasında, zihnimizin derinliklerinde bizi kurtaracak deneyim öncesi hiçbir hazır şablon yokken bile, o kalın duvarları un ufak edecek tek bir şey kalıyor geriye: teslim olmayan, tüm o yapay mahkeme salonlarını tiyatroya çeviren akıllıca bir kahkaha. Biz o portreyi çizdik; gerisi salaud'ların uykularını kaçıracak o kusursuz ironi.

“Neşemizi çalamayacaklar” Deniz Göktaş