Tam bu yazı dizisinde 1980 Darbesi sonrasında ortaya çıkan bağımsız ilişki ağlarından ve de bunların devamı olan bir dolu etkinlikten falan söz ederken, 90’larda BM Zirvesi gibi konuları ele almaya çalışırken bir tesadüf olarak Deniz Göktaş olayı bir bomba gibi patladı.
Üstelik bir kaç yazıda birden İstanbul’da yaşanan, hem üreticilerinin, hem de izleyicilerinin ufuklarını, zihinlerini açan, sanat ve mizah yoluyla yönetim pratiklerini sorgulama ve dönüştürme inisiyatiflerine değinirken.
Hem de nasıl bir bomba? Sanki Göktaş tek kişilik bir Gezi gibi oldu. Bu hiç şüphesiz Cumhuriyet ve modernleşme tarihinin en önemli sanat olaylarından biri.
Bu kadar laf kalabalığına, uğraşmaya ne gerek var, olayın özeti şu diyeceksiniz, “hepimizden daha cesur bir genç Akepeye kafa tuttu, hepsi bu kadar!”
Belki de yöneticiler de böyle algılayıp “vay bana kafa tuttu” zannettikleri için almışlardır, Göktaş’ı içeri. Oysa düştükleri durumu bir bilseler.
Ama ne yaptıklarını bilmiyorlar.
Onu idam mangasının önüne atıp kurşuna dizseler bile onun yaptığını daha da etkili kılacaklarının, güçlendireceklerinin farkında değiller. O da bunu bildiği ve hiç şüphesiz onlardan daha zeki olduğu için geldi ve cezalandırılmayı göze aldı.
“Kafa tutmak” gibi basit bir tanım, Göktaş’ın ne yaptığını açıklamıyor.
Biliyorum, Göktaş gibi olmak çok zor bir durum.
Onun yaptığı “kafa tutmak” kadar kolay bir iş değil. Çok daha incelikli, çok daha derinlikli bir iş.
Politikacıların sıklıkla yaptıkları gibi bağırmak, itiraz etmek, hatta küfür, hakaret etmek, boş atıp dolu tutacağını zannetmek bu sözün karşılığı olabilir.
Ancak sanat ve mizah yoluyla, yani gerçeğin kurmaca olduğunu göstererek onun yaptığını yapabilmek zeka ve derinlik gerektirir.
Bu nedenle “iktidar(lar)a kafa tutmak” yerine "kelleyi kaybetmeyi göze almak" sözü belki daha yerinde olabilir. Zaten gösterinin “Ölü Deniz” başlığı ve sahnedeki görsel yerleştirme de bunu çağrıştırıyor.
Yoksa iktidar(lar)a kafa tutanlar da pek ala başka iktidar(lar) olabilirler. Kurmacanın gerçeğin kendisi olmadığını faş edenleri etkisiz kılmak, örtbas etmek için iktidar tercihleriyle sorunların çözülebileceğini söyleyerek insanları aldatabilirler.
Zannedersem tam da bu yüzden bugün 80 Darbesi’ni yaşayan gençlerin benzer zorluklar içinde yarattıkları 90’ları hatırlamak anlamlı.
Herşeye değinmeye imkan yok. Ama “sembolik sınıfın bıçak sırtı bir konumda” olma paradoksunu Pierre Bourdieu da söylemiyor muydu? Hem de her vesileyle. Söz söyleme, sesini çıkarma imkanlarını, gücünü ya kendisi için bir fırsata dönüştürme, ya da başkaları için kullanma meselesini.
Gayatry Spivak'ın tam da sözün bir metafor olduğunun altını çizmesi, eğitimin, bilişsel (cognitifi) sermayenin oligarşiyi nasıl inşa ettiğini göstermesi gibi.
Suhail Malik de (Goldsmiths Koleji, Londra Üniversitesi) 2001 yılında düzenlenen “Egofugal: Egodan Kaçış” başlığını taşıyan 7. İstanbul Uluslararası Bienali için geldiğinde yaptığı konuşmada aynı meseleye değinmişti (*). Sanatçının, sembolik sınıfların starlaşan hayali kişiliklerinin nasıl kendilerini merkeze alarak imha ettiğini ya da tam tersine ondan kaçarak onları nasıl “şehit mertebesi”ne taşıdığını sorgulamıştı.
Önceki yazımda ses çıkarma, söz söyleme gücü olanların katılımıyla ilgili benzer şeyler söylemeye çalışmıştım.
96 yılında İstanbul’da gerçekleşen Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Zirvesi’ni ve onun öncesinde-sonrasında yaşanan gelişmeleri konu alan bu yazı dizisinin geçmişle ilgili bir hafıza anlatısından çok “günümüzde olmakta olanlarla bir bağ kurma denemesi” olarak görülmesini önermiştim.
Altını çizilmeye çalışılan mesele katılımın yalnızca anonim, soyut ve tanımsız topluluklar ile yönetimler arasındaki bir temsil ilişkisi olmadığıydı. Bilişsel süreçlerin de ayrı özgül praksisler olduğuydu. Bu hayali ilişkilerin merkezleştirilmesinin, iktidarlarla veya çıkarlarla örtüştürülmesinin nasıl imha edilmelerine yol açtığıydı.
Gerçek ne kadar gözümüzün önünde cereyan ediyor gibi olsa da, bilişsel eylemliliklerle yaratılan kurmacadır. İster 99’daki gibi büyük bir felaket olarak karşımıza çıksın, ister katliamlarla, şiddetle. Bilgiyle sergilenen, temsil edilen, gösterilen şeyin gerçeklikle ilişkisi dolaylıdır ve temsil sınırsız bir çaba gerektirir. Bu yüzden bunu fark edemeyen topluluklar, kolektif hafızayı biçimlendiren hayali kişilikler iktidar ve piyasa güçlerine bağımlı kalarak onun demokrasi ve özgürlükler için hayati, özgül bir praksis olduğunu anlayamazlar.
Sonuçta demokratik değerlerden yoksun kaldıkları gibi yaratıcılığı da, refahı da, iyileşmeyi sağlayan fikirleri de geliştiremezler. Nazizme yol açan şey de kurmaca alanın araçsallaştırılması, bağımlı kılınmasıdır. Bu tür rejimler oligarşik ilişkilere boğulurlar.
İşte karanlıkta kalan bu sırrı Göktaş bir anda on milyon insana göstermiş oldu.
* 7. Uluslararası İstanbul Bienali Yuko Hasegawa küratörlüğünde 22 Eylül-17 Kasım 2001 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Bienalin başlığı “EGOKAÇ: Egodan Kaçış” olarak belirlenmişti.

