"Film, bizi de belleğin katmanlı yapısına davet ediyor ve şu soruyla baş başa bırakıyor: Hatırlanan bir geçmişe mi tanıklık ediyoruz, yoksa bugünün içinden yeniden kurulan bir geçmişe mi?"

Hafıza, ihtiyaç duyduğumuzda geçmişte olanları eksiksiz biçimde çekip çıkarabileceğimiz güvenilir bir arşiv midir? Yoksa her hatırlayışımızda bugünkü benliğimiz tarafından yeniden kurulan bir alan mi? Anılarımız, gerçekten yaşandıkları andaki deneyimlerimizi mi yansıtır yoksa bugünkü bakış açımızla geçmişe dair yeni anlamlar mı üretiriz?

Geçmişteki benliğimiz, bugünkü bilgiye, deneyime ve duygusal birikime sahip olmaması nedeni ile, o gün yaşadıklarını bugünün bilgisi olmadan deneyimler ve yorumlar. Oysa bizim geçmişi hatırlamaya ya da anlamlandırmaya çalışırken elimizde olan tek şey bugünkü benliğimiz ve bugünkü zihnimizdir. Dolayısıyla geçmişi deneyimleyen özne ile, geçmişi hatırlayan özne görünürde aynı kişi olsalar bile aynı bilince sahip değildir. Bu durum belleğe dair önemli bir paradoksa işaret eder. Geçmişi ancak bugünün içinden okuyabiliriz, üstelik anılar çoğu zaman anlamlandıramadığımız duygularla birlikte, parçalı, eksik ve tamamlanmamış hâlleriyle gelir.

Zaman ve hafıza kavramları, özellikle de sinema ile kurduğu ilişki açısından üzerine düşünmeyi sevdiğim kavramlardan. Sinema tarihinde hafıza, zaman ve hatırlama arasındaki ilişkiyi sorgulayan pek çok anlatıyla karşılaşıyoruz. Ancak beni daha çok ilgilendiren, fiziksel zaman yolculuklarını anlatan filmlerden çok, zamanın bilinç, hafıza ve deneyim üzerinden katmanlaştığı anlatılar oluyor. Bu filmler, geçmişi geride bırakılmış bir zaman dilimi olarak görmüyor. Geçmişin, şimdinin içinde yaşamaya devam eden bir deneyim alanı olduğunu gösteriyor. Böylelikle zaman, kronolojik bir akış olmaktan çıkıp çok katmanlı bir yapıya dönüşüyor.

İşte Blue Heron / Mavi Balıkçıl (2026, Sophy Romvari) tam da bu nedenle ilgimi çekti. Film, kronolojik akışa beklenmedik yerlerden dokunan, hafızayı hem tematik hem de biçimsel olarak görünür kılan bir anlatı kurmuş. Bir çocukluk hikâyesi anlatıyor gibi başlıyor ama yalnızca bir çocuğun anılarını değil, belleğin nasıl işlediğini de anlatıyor, belleğin mimarisini görünür kılıyor. Hafıza burada bir harita gibi karşımıza çıkıyor. Tıpkı bir çocuğun anıları gibi burada da bazı odalar kapalı, bazı koridorlar karanlık, bazı yollardan ise tekrar tekrar geçiliyor. Anlatının ilerleyiş biçimi de sanki bir bilgisayar oyununda ilerledikçe yeni bölümler açılıyormuş hissi uyandırıyor. Daha önce gördüğümüz mekânlar ve karakterler farklı anlamlar kazanıyor. İlk bakışta eksik görünen parçalar zamanla birbirine bağlanıyor. Dolayısıyla film boyunca aslında bir hikâyeyi değil, hafızanın içinde yapılan bir keşfi izliyor gibi oluyoruz.

Filmin ilk yarısında dünyayı çocuk Sasha'nın gözünden görüyoruz. Bu nedenle onun yalnızca gördükleri değil; göremedikleri, duyamadıkları ve anlamlandıramadıkları da anlatının bir parçası oluyor. Ancak ikinci yarıdaki zamansal kırılmayla karakterin yetişkin hâliyle karşılaşıyoruz. Bu zaman sıçraması yalnızca karakterin büyüdüğünü göstermiyor; anlatıcıyı da değiştiriyor. Artık anlatıcı yetişkin Sasha. Üstelik bir yönetmen olarak çocukken Jeremy ile yaşadığı hikâyeyi, hatırladığı kadarıyla ve parçalı biçimleri birleştirerek filme çekmeye çalışıyor. Ama bunu yaparken geçmişi yeniden kurguluyor, yeniden sorguluyor.

Frederic Bartlett’e göre bellek, yaşananların birebir kaydedildiği bir sistem değil; her hatırlamada bugünkü benliğin yeniden kurduğu yaratıcı bir süreçtir. Bu yüzden “memory” yerine özellikle “remembering” kavramını kullanır. Hatırlamak, her defasında yeniden gerçekleşen bir eylemdir. İnsanların geçmişi olduğu gibi değil, bugünkü benlikleri doğrultusunda yeniden düzenlediklerini söyler. Sasha’nın çocukluk anıları da tam olarak böyledir; bugünkü Sasha’nın geçmişe yüklediği anlamlarla yeniden biçimlenir. Daniel Schacter ise bunun sebebini, belleğin temel işlevinin geçmişi korumak değil, insanın bugünkü yaşamını sürdürebilmesine yardımcı olması olarak açıklar. Filmin sonunda sosyal hizmet görevlisinin konuşmasının tamamlanması da bu yeniden kurucu belleğin sinemasal karşılığı gibidir.

Henri Bergson, geçmişi geride bırakılmış bir zaman dilimi olarak değil, şimdinin içinde yaşamaya devam eden dinamik bir süreç olarak tanımlar. Ona göre geçmiş ile şimdi birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz; hatırlamak, geçmişin bugünkü bilinç içinde yeniden yorumlanmasıdır. Bu açıdan bakınca filmde Sasha çocukluk anılarını dışarıdan izleyen biri değildir; bugünkü benliğiyle onları yeniden deneyimlemektedir. Hatta filmin ilk yarısı bizi onun çocukluk görüntülerini dışarıdan izliyormuşuz gibi düşündürür. Babasının çocuklara verdiği kamerayla kaydedilen görüntüler, bizi de o kameranın arkasına yerleştirir. Ama ikinci yarıyla birlikte şu soruyu sormaya başlarız: Gerçekten dışarıdan bir gözlemci miydik, yoksa en başından beri Sasha'nın bugünkü belleğinin içine mi davet edilmiştik?

Filmin en etkileyici anlarından biri de bu sorudan ortaya çıkıyor. Filmin ilk epizodu olan Sasha’nın çocukluk anlatısında parçalı biçimde duyduğumuz sosyal hizmet görevlisiyle aile arasındaki konuşma, filmin sonunda Sasha'nın yetişkin hâliyle tamamlanıyor. Elizabeth Loftus’un insanların hiç yaşamadıkları olayları bile gerçek anılarıymış gibi deneyimleyebileceklerini belirtir. Bizde filmde konuşmanın gerçekten nasıl gerçekleştiğini ya da ailenin tam olarak ne cevap verdiğini bilmiyoruz; bunu yalnızca yetişkin Sasha'nın anlattıkları kadarı ile biliyoruz. Belki de Sasha bugünkü benliğiyle o boşlukları dolduruyor. Aileye yaşayacaklarıyla ilgili bir öngörü sunuyor, onları bekleyen geleceği anlatıyor. Kurgu masasının başında belgeselini kurgularken Sasha, geleceği değil geçmişi yeniden inşa ediyor.  Bu hem yeni bir gelecek kurgusu hem de geçmişle bir hesaplaşma. Jeremy'yi kaybetmenin acısı, ona duyduğu sevgi ve öfke, hepsi o konuşmanın içine yeniden yerleşiyor.

Filmin adını taşıyan mavi balıkçıl da bu hafıza meselesinin önemli parçalarından biri. Filmde çok fazla görmesek de bu imge önemli bir yer tutuyor. Çocuk Sasha ve Jeremy’nin içi doldurulmuş kuşlarla dolu bir müzede, mavi balıkçıllarla ilgili, bu kuşların yavruları büyüdükçe onlarla kurdukları bağın zayıfladığını duyduklarına şahit oluyoruz. Yani daha filmin başında mavi balıkçılın kendisine değil, onun bir temsiline bakıyoruz. Daha sonra Jeremy'nin Sasha'ya verdiği mavi balıkçıl figürlü anahtarlık gündelik bir nesne olarak karşımıza çıkıyor. Bu gündelik nesne, film ilerledikçe geçmişle bugün arasında dolaşan bir hafıza nesnesine dönüşüyor. Böylece mavi balıkçıl, gerçek ile temsil, geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen bir imge hâline geliyor. Bir zamanlar temsil edilen dünyayı izleyen çocuk Sasha, bu kez temsil üreten kişiye dönüşüyor. Bu açıdan film yalnızca hafızanın nasıl çalıştığını değil, sinemanın da belleği nasıl yeniden kurabildiğini düşündürüyor. Dolayısıyla o küçük anahtarlık, belleğin kapılarını açan bir imgeye dönüşüyor; tıpkı filmin yaptığı gibi.

Buradan yazının başında sorduğum soruya dönersek; hafıza belki de hiçbir zaman güvenilir bir arşiv olmadı. Ama belki de ondan beklememiz gereken de bu değil. Mavi Balıkçıl,tam da benzer şekilde belleğin güvenilir olup olmadığına odaklanmıyor. Asıl soruyu başka yere yöneltiyor: Sasha’nın kurgu masasının başında yaptığı gibi hikaye aktarılırken geçmiş yeniden kurgulanabilir mi? Ve hatırladıklarımız gerçek mi yoksa bugünkü benliğimizin geçmişe anlattığı yeni bir hikâye mi?