11 Haziran 2026 tarihinde, seksen sekiz yaşında hayatını kaybeden David Hockney, kariyerinin henüz başlarında, 1960'lı yıllarda ürettiği eserlerle son derece bilinçli, stratejik ve siyasi bir eylemliliğin sahibi olmuştur. David Hockney, İngiltere'de eşcinselliğin yasadışı ve ağır yaptırımlara tabi olduğu bir dönemde, kendi cinsel kimliğini, arzularını sanatının temel konusu olarak ele almıştır. Popüler kültürü, edebiyatı, şifreli grafiti tekniklerini bir araya getirerek, kendi ifadesiyle bir "eşcinsel propagandası" yürüten Hockney, sanatı bir tür sivil itaatsizlik alanı olarak değerlendirmiştir.
Hockney'nin erken dönem eserlerinin siyasi ağırlığını ve taşıdığı riski anlayabilmek için vatandaşı olduğu ülkenin yasal düzenlemelerine değinmek gerekir. İngiltere'de erkekler arası eşcinsel ilişkiler, temelleri 1553 tarihli "Buggery Act"e (Lutiye Yasası) dayanan ve yüzyıllar boyunca ağır cezalarla yaptırıma bağlanan bir suçlar silsilesi olarak ele alınmıştır. Yirminci yüzyılın ortalarına gelindiğinde İngiltere’de ölüm cezası kalkmış olsa da, hapis cezaları, ağır para cezaları, polis şantajları, sosyal itibar suikastları ve kimliğin kamusal olarak ifşası yoluyla toplumsal tecrit, eşcinsel bireylerin kaçınılmaz gerçekliğini ortaya koyuyordu. Devlet, toplumun ahlakını koruma bahanesiyle bireylerin yatak odalarına kadar giren bir polis devleti pratiği ortaya seriyordu. 1950'ler ve 60'lar boyunca İngiliz polisi, bu baskıyı sürdürmek için eşcinsel erkekleri aktif olarak hedef almış, halka açık tuvaletlerde veya gizli buluşma noktalarında tuzaklar kurmuştur.
Bu baskı iklimi, bazı entelektüeller, siyasetçiler ve hukukçular arasında giderek artan bir rahatsızlık yaratmış ve 1954 yılında, eşcinsellik ve fuhuş yasalarını incelemek üzere Wolfenden Komitesi kurulmuştur. Komite, 1957'de yayımladığı Wolfenden Raporu'nda, hukukun temel işlevinin kamu düzenini sağlamak olduğunu, bireylerin kendi aralarında, kapalı kapılar ardında ve rızaya dayalı olarak gerçekleştirdikleri eylemlerin ceza hukukunun ilgi alanına girmemesi gerektiğini savunmuştur. Bu rapor, İngiliz hukuk tarihinde ilk kez "kamusal alan" ile "özel alan" arasında net bir ahlaki ayrım yaparak, eşcinsel bireyin kendine ait bir mahremiyet hakkı olabileceği fikrini ortaya atmıştır. Ancak siyasi otoritenin muhafazakar yapısı nedeniyle bu raporun yasal bir değişikliğe dönüşmesi tam on yıl sürmüş ve 1967 Cinsel Suçlar Yasası ile, İngiltere ve Galler'de 21 yaş üstü erkekler arasındaki eşcinsel eylemler kısmen suç olmaktan çıkarılmıştır.

David Hockney, Doll Boy, 1960-1961
David Hockney'nin 1959'da Royal College of Art'a (RCA) girdiği, sanatsal kimliğini inşa ettiği ve en radikal politik çıkışlarını yaptığı dönem Wolfenden Raporu’nun yayımlandığı ancak henüz hukuki düzenlemelerin yapılmamış olduğu ara döneme tekabül eder. Hukuki reformun ufukta teorik olarak göründüğü ancak polis baskısının hala en üst düzeyde yaşandığı bu dönem, eşcinsel bireyleri paradoksal bir "bekleyiş, gizlenme ve aynı zamanda isyan etme" durumuna itmiştir. Hukuk sisteminin baskısı, queer topluluğu kendi iç iletişim mekanizmalarını ve dillerini yaratmaya zorlamıştır. Örneğin, 1920'lerden 1960'lara kadar queer topluluk arasında yaygın olarak kullanılan "Polari" argosu, bireylerin kimliklerini düşmanca bir toplumda gizlerken birbirleriyle güvenle iletişim kurmalarını sağlayan bir hayatta kalma mekanizmasıydı. Hockney'nin 1960'ların başındaki sanatsal ve resimsel stratejisi de, tıpkı Polari dili gibi, ana akım kültürün gözü önünde duran ancak yalnızca "bilenlerin" çözebileceği bir görsel alt kültür dili ve kriptografi yaratmak üzerine kurulmuştur.
Hockney'nin Royal College of Art’a girdiği dönemde sanat çevreleri ve okul yönetimi, genç sanatçıları soyut dışavurumcu eserler üretmeye teşvik ediyordu. Hockney başlangıçta bu akıma ayak uydurmaya çalışmış, 1960 tarihli erken dönem okul çalışmalarında soyut denemeler yapmıştır. Sanatçı kısa süre sonra cinsel kimliğine dayanan bir ifade biçiminin çok daha samimi olduğunu düşünmeye başladı.
Hockney, eşcinsel arzusunu resmetmeye karar verdiğinde, hukuki riskleri de üstleniyordu. Eserlerinin polis tarafından müsadere edilmesi ve kendisinin hapse atılması tehlikesine karşı Hockney, kendine özgü bir kriptografi dili geliştirdi. Kriptografik yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri, 1960-1961 yıllarında ürettiği Doll Boy (Oyuncak Erkek Çocuk) serisi oldu. Dönemin RCA'daki erkek öğrencileri, heteroseksüel arzularının bir yansıması olarak atölyelerindeki çalışma kabinlerinin duvarlarına kadın fotoğrafları asarken; Hockney, dönemin genç İngiliz pop idolü Cliff Richard'ın gazete ve dergilerden kestiği fotoğraflarını kendi çalışma alanına asmıştır. Kendi hayranlığını ve arzusunu açıkça sergilemekten çekinmeyen Hockney, sanatsal üretimini de bu pop idolü etrafında şekillendirmiştir. Cliff Richard'ın 1959 yılında çıkardığı ve büyük bir hit olan "Living Doll" şarkısı, orijinalinde heteroseksüel bir bağlamda, güzel bir kadına duyulan aşkı anlatıyordu. Hockney, şarkı sözündeki cinsiyeti değiştirip "Doll Boy" ismini yaratır. Ana akım kültür, eşcinsel bireylere kendilerini yansıtabilecekleri imgeler sunmadığı için, Hockney var olan durumu dönüştürerek kendi fantezi dünyasını ifade etmeye başlamıştır.
Eşcinsel kimliğini eserlerinde örtülü olarak işleyen 19. yüzyıl şairi Walt Whitman, Hockney’in ilham kaynaklarından biri olmuştur. Whitman, Leaves of Grass (Çimen Yaprakları) adlı eserinde eşcinsel arzuyu kodlamak için rakamsal sistemler kullanmıştı. Hockney'nin 1960 tarihli Adhesiveness isimli resmi, bu yöntemin ilk uygulandığı eserlerden biridir. "Adhesiveness" (yapışkanlık/bağlılık) kelimesi, doğrudan Whitman'ın erkekler arası romantik ve sadık dostluğu tanımlamak için kullandığı bir terimdir. Hockney’nin resminde yer alan iç içe geçmiş iki figürün üzerinde yer alan 4.8 ve 23.23 sayıları, Hockney'nin Whitman ile sanatsal ve ruhsal bir birliktelik kurduğunu gösterir. 4.8 ve 23.23 David Hockney ve Walt Whitman’ın isimlerinin ilk harflerinin alfabedeki sırasıdır. Bu numaralandırma sistemi, resmin salt estetik bir nesne olmaktan çıkıp, yasal otoritelerin şifresini çözemeyeceği, ancak diğer eşcinsel bireylerin tanıyıp anlayabileceği bir direniş belgesine dönüşmesini sağlamıştır.
Hockney'nin 1961 yılında tamamladığı We Two Boys Together Clinging (İkimiz Birlikte Sarılan Oğlanlar) isimli resmi, eşcinselliğin sanat alanındaki siyasi bir manifestosu olarak değerlendirilebilir. Yasal olarak hapis cezası riski teşkil etmesine rağmen, Hockney bu resminde iki erkeğin erotik fiziksel yakınlığını resmetmiştir. Eserin ismi, Walt Whitman'ın aynı adlı şiirinden alınmıştır. Whitman'ın dizelerindeki "…dirsekler gerilmiş, parmaklar kenetlenmiş... Kendimizden başka hiçbir yasa tanımayan" ifadesi sanatçı için önemlidir. Hockney resmin ismini özellikle, izleyicinin gözünün içine sokarcasına tuvalin üstüne yazmıştır. Bu, izleyiciyi bu yasaklı sevgiye tanıklık etmeye zorlayan agresif bir görünürlük politikasıdır. Hockney’e göre heteronormatif kültür kendini "doğal propaganda" olarak her mecradan topluma dayatmaktadır. Buna karşılık Hockney bu dönemdeki resimlerini "bugüne kadar propagandası yapılmamış bir şeyin, eşcinselliğin propagandası" olarak nitelendirmiştir. Hockney, "Bunu başka kimse bir konu olarak kullanmıyordu. Yapılması gerektiğini hissettim" diyerek, siyasi bir misyonu üstlendiğini açıklar. Ressamın gayesi eşcinselliğin, en az heteroseksüellik kadar geçerli, doğal ve meşru bir insanlık durumu olduğunu ortaya koymaktır.
Hockney'nin propagandası, eşcinsel arzuyu, estetik güzellik, şefkat, fiziksel yakınlık ve gündelik yaşam çerçevesi içinde yorumlamıştır. Kriminalize edilmiş bir kimliği, huzurlu ve haz dolu bir sanatla çerçevelemek Hockney’e göre siyasi bir broşür dağıtmaktan çok daha sarsıcı ve etkileyici bir yöntemdir.
Hockney'nin 1960'lardaki üretiminin siyasi önemini tam olarak bağlamına oturtabilmek için, onun eserlerini aynı dönemde İngiltere'de eşcinselliği sanatına yansıtan bir diğer ressam Francis Bacon’ın resimleri ile karşılaştırmak yerinde olacaktır. Her iki sanatçı da 1967 Cinsel Suçlar Yasası öncesinde erkek bedenini ve eşcinselliği merkeze alarak cesurca bir tavır ortaya koymuş olsalar da, bunu birbirine taban tabana zıt psikolojik ve estetik yaklaşımlarla gerçekleştirmişlerdir. Francis Bacon, 1955'te Institute of Contemporary Arts'ta açtığı sergi müstehcenlik gerekçesiyle polis tarafından soruşturulan ve 1960'da Marlborough Gallery'deki büyük sergisiyle o dönem genç bir öğrenci olan Hockney'i derinden etkileyen karizmatik bir figürdü. Ancak Bacon'ın resimlerindeki eşcinsellik temsili; izolasyon, acı, şiddet, varoluşsal kriz ve klostrofobik mekanlar içinde kıvranan, çoğu zaman hayvani bir şekilde deforme olmuş bir et yığını olarak betimlenmiştir. Bacon, adeta eşcinselliği yasanın ve dışlayıcı toplumun onu zorla konumlandırdığı o "sapkın, karanlık, tehlikeli ve eziyet dolu" köşede resmetmiş; sistemin bireye uyguladığı tahakkümü resmine yansıtmıştır. Hockney'nin stratejisi ise çok farklıdır. Ressam, eşcinselliği karanlıktan, trajediden ve yalnızlıktan kurtarıp ışığa, renge, gündelik zevklere ve popüler kültürün oyunbaz dünyasının içine çekmiştir. Bacon'ın figürleri yalnızlık içinde can çekişirken veya yatakta kıvranırken, Hockney'nin figürleri birbirlerine şefkatle sarılır, beraber diş fırçalar, aydınlık ortamlarda duş alırlar.
Hockney'nin eşcinsel ilişkiyi doğal, sıradan ve güzel bir olgu olarak sunması, devletin ve hukukun kendisini ötekileştirmesine karşı son derece zekice ortaya konmuş bir mücadele yöntemidir. Cinsel Suçlar Yasası’nın İngiltere’de yürürlüğe girmesinden sonra Hockney'nin sanatında, önceki yılların manifestovari, kışkırtıcı ve propaganda amaçlı üslubundan, daha nesnel, durağan ve eşcinsel kimliği gündelik hayatın sıradan bir parçası olarak "normalleştiren" bir üsluba doğru bir geçiş gözlemlenir. Hockney'nin yasa sonrası dönemde bu tür evcil ve dingin sahnelere yönelmesi, bazı eleştirmenler tarafından aktivizmden uzaklaşmak olarak yorumlanmış ve özellikle 1980'lerdeki AIDS krizine doğrudan politik bir tepki vermediği için eleştirilmiştir. Aslında Hockney, bir sanatçı olarak en baştan itibaren savunduğu ideali, yani queer olmanın trajediye indirgenmesini reddetme ilkesini savunmaya devam ediyordu.

David Hockney, Yapiskanlik 1960
İngiltere'de eşcinselliğin yasak olduğu 1960'ların ilk yarısında Hockney; Walt Whitman'ın gizli edebi şifrelerini, Cliff Richard'ın heteronormatif popülerliğini ve Jean Dubuffet'nin grafiti estetiğini kullanarak, yasaları ve sansürü atlatabilen, ancak queer topluluğa yalnız olmadıklarını fısıldayan bir görsel dil yaratmıştır. Doll Boy, Yapışkanlık, We Two Boys Together Clinging gibi erken dönem eserleri kimliğin utançla değil, şefkatli ve cüretkar bir cinsellikle savunulduğu eşcinsel manifestolardır.

