Orhan Veli, otuz altı yaşında bir belediye çukuruna düşüp öldü. Kendisini “Bir Garip” olarak tanımlamıştı. O gariplik öyle güçlü bir markaya dönüştü ki, Orhan Veli’yi Türk şiirinde “Garip” akımının en önde gelen temsilcisi olarak kayda geçirdi.
Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarıyla başlayan, insanlığın şiirle kurduğu yakın ilişki, modern zamanlarda eskisi kadar derin değil. Oysa yirminci yüzyıl, büyük şairlerin ve unutulmaz dizelerin yüzyılıydı. İnsanlık, duygularını, acısını, isyanını en kısa, en öz ve en kalıcı biçimde şiirle ifade etmeyi başardı.
Yirmi birinci yüzyıl ise şiirin okurunun azaldığı, şairin ise işinin giderek güçleştiği bir çağ oldu. Önceki kuşakların dizeleriyle dünyayı tanıyan X ve (kısmen) Y kuşakları için şiirin anlamı ne kadar büyük olursa olsun, toplumun genelinde alıcısı giderek seyrekleşti.
Lévi-Strauss’un yapısalcılık tezlerini hatırlarsak; temel insani ihtiyaçlar değişmez, sadece onları karşılama biçimleri değişir. Şiirin insanlarda karşıladığı ne varsa, bugün onun yerini başka şeyler alıyor.
Peki bir şairin dünyaya bakarken duyduğu şeyler, akan zamana karşı değişir mi? İnsanlar artık dizeler yerine dizilerle tatmin oluyor diye şairler de şair olmaktan vazgeçecek mi?
İstanbul Film Festivali’nde izlediğim, çöllerde geçen Kolombiya filminin ardından MUBİ’de bir başka Kolombiya filmi izledim. Bu kez hikâye, suçla anılan kötü şöhretiyle bilinen Medellín’de geçiyor. Eşitsizliğin her köşede göründüğü o kentte, insanların hayata tutunma çabalarının aslında ne kadar evrensel olduğunu bir kez daha görüyoruz.
Festivaldeki filmde iktisadi bir paradoks, elmas-su denklemi merkezdeydi: Marjinal faydası neredeyse sonsuz olan elmas ile, faydası çok çabuk tükenen su arasındaki çarpıcı tezat. Peki bu denkleme şiiri de ekleyebilir miyiz? Şiirin marjinal faydası elmasa mı yoksa suya mı daha yakın?
https://yeniarayis.com/yazi/festival-filmleri-1-yilandan-al-haberi-13116
21. yüzyılda şiirin yerini büyük ölçüde dizi, sosyal medya, podcast, rap, meme, stand-up alıyor. Bunlar daha erişilebilir, daha hızlı tüketiliyor ve çoğu zaman daha fazla “sosyal sermaye” getiriyor. Şiir ise yavaş, yoğun, talepkâr. Okuyanı da, yazanı da emeğe zorluyor. Bu yüzden elmasa benziyor: nadir, pahalı (zaman ve dikkat açısından), ama kitle için su gibi vazgeçilmez falan hiç değil. Çoğunluğa ulaşamıyor.
Ve yakıcı soru: Bugünün dünyasında gerçekten bir şaire ihtiyaç var mı? Hele ki temel ihtiyaçlarını karşılamak için çabalayan Medellín’in yoksul mahallelerinde?
Bir Şair filminin rahatsız edici anti-kahramanı Oscar, pek çok başarısızlığı bir arada yaşayan, fiziksel olarak itici biri ve hayatının belki de en dip noktasında karşımıza çıkıyor. Şair olmak için harcadığı çaba, incecik iki şiir kitabından öteye gidememiş. Şiirin karın doyurmadığının en somut kanıtı gibi, boşandığı eşinin kızına verdiği harçlıktan borç isteyecek kadar ezik.
Az sayıda izleyicinin katıldığı şiir matinelerinde bile biraz fazla konuşmasına tahammül edilmiyor. Hasta ve yaşlı annesinin kıt emekli maaşından artan üç beş bin pesoyu içkiye yatırıyor.
Oscar Restrepo tam bir “tutunamayan” arketipi ve hiç bitmeyen “ben şairim” ısrarıyla gözümüze sokuluyor.
Kimsenin şiir okumadığı bir çağda bir şairin karnı nasıl doyar? Şairliğin okulu yoktur; ve şairler ise karın doyurmak için genelde okullarda öğretmenlik yapar. Oscar da istemeyerek de olsa bu yolu kabul eder. Sınıfta şairliğini gizleyemez. İşte o sınıfta, okyanusta birdenbire keşfedilen bir ada gibi belirir şiir yazan Yurlady.
Medellín’in Esenyurt’u andıran, kentsel dönüşümün uğramadığı bir mahallesinde, büyük bir ailenin içinde yaşayan bu kız, hayatın onu en iyi ihtimalle bir manikürcü olarak kabul edeceğini çok iyi bilir. Yurlady için şiir bir kapı değil, bir tuzak. Çünkü şiir karın doyurmuyor; hatta çoğu zaman aç bırakıyor.
Yine de Yurlady Medellín’in sanatçı tayfasının Avrupa fonlarından gelecek avroların peşinde kurduğu şiir atölyesinin gecesine katılır tabii avansını da market alışverişi be elbise olarak alarak. Bedava şiirin karın doyurmadığını çoktan öğrenmiştir.
Filmin asıl gerilimi bu şiir gecesinde yaşananlarda ve sonrasında düğümleniyor. Buradan sonrasını filmi izleyeceklere emanet etmek en doğrusu olacak.
Bir şair yani Oscar hem acınası hem iğrençlik mertebesinde itici. Başarısızlığı sadece kimsenin umursamadığı şair olmasından değil, şairliğini bir kimlik kalkanı olarak kullanmasından kaynaklanıyor. Şiir yazmakla şair olmak aynı şey değil. Birincisi eylem, ikincisi duruş. Oscar duruşu seçmiş, eylemi bırakmış.
Keşke otuz yaşımda intihar etseydim, der Oscar bir ara. Çünkü bir şair için aç kalmak kadar zor olan şey, okunmamaktır. Erken yaşta intihar etmiş şairler, sadece hayatın anlamsızlığını değil, intiharın bir şairi ölümsüz kılabileceğini de keşfetmiş olabilir mi?
Erken ölüm, şairi donduruyor. Tamamlanmamış hâliyle efsaneleştiriyor. Ama bu da bir tür aldatmaca. Uzun yaşamış, olgunlaşmış, değişmiş şairler de var. Erken ölüm romantik bir fantezi; hayatta kalmak ise çok daha zor ve dürüst bir sınav.
Hayatta başarısız olmak, parasız kalmak, çaresiz hissetmek için şair olmak şart değil. Ama bir şair için bunların tam tersine ulaşmak bugünlerde neredeyse imkânsız. Bir şairin huzur bulması, aslında varoluşundan kopmak anlamına mı geliyor? Şiir yazmak, var oluşla sürekli didişmek mi demek?
Huzur arayan şair, ya susar ya da başka bir işe geçer. Devam eden, didişmeye razı olan ise Oscar gibi (ya da daha iyisi) olur: arada bir iyi dize yakalar, ama çoğu zaman acıyla yaşama direnir.
(Bir süredir klasik deyimle yıllık iznimi kullandım. Uzun bir bisiklet turu ile Türkiye’den uzak kaldım. Bu gezinin elek üzerinde bıraktıklarını paylaşmaya çalışacağım )

