Mizah, insanın kendi faniliğini fark ettiği anda başlayan özgürlük deneyimidir. İnsan, mutlak olmadığını anladığında güler, alay eder, neşelenir. İnsan, yanılabilir olduğunu kabul ettiğinde düşünür. İnsan, kendi kesinliklerine mesafe koyabildiğinde ise özgürleşir. Mizah yalnızca bir eğlence biçimi değil, insanın kendi sınırlılığıyla ve kusurluluğuyla kurduğu en yaratıcı, verimli ve keyifli ilişkidir. Gülmek, yalnızca neşenin değil, bilgelik ve cesaretin de ifadesidir. Kahkaha ve gülme, insanın kendisini tanrılaştırma arzusuna karşı geliştirdiği en zarif savunmadır. Kendi iddialarına, korkularına, putlarına ve hırslarına gülebilen ve onlarla alay edebilen insan, özgürlüğün olgun biçimlerinden birine yaklaşır. Kendisine gülemeyen ve kendisiyle alay edemeyen insan, çoğu zaman başkalarının özgürlüğüne de tahammül edemez.
Bir toplumun özgürlük düzeyi, yalnızca sahip olduğu anayasal haklarla değil, mizaha, gülmeye, eğlenceye, espriye, neşeye, alaya gösterdiği tahammülle de ölçülür. Eleştiriden korkan toplumlar düşünceden korkarlar. Düşünmeden korkan toplumlar ise sonunda insandan korkmaya başlarlar. Özgür toplum, insanın yanılabilirliğini, kusurluluğunu, eksikliğini kabul eden toplumdur. Özgür toplumda ahlak, hukuk, felsefe, bilim, sanat, edebiyat, maneviyat tamamlanmış değildir ve mükemmel değildir. Yanılabilirliği kabul etmek çoğulculuğu kabul etmektir. Çoğulculuğu ve farklılığı kabul etmek, özgürlüğün başlangıcıdır, ortasıdır, ilerleyişidir. Mizah, sadece eğlence ve neşe değildir. Mizah, özgür bir toplumun damarlarında dolaşan kandır. Mizahın olmadığı yerde gerilim sertleşir, dil kurur, düşünce donar, siyaset kabalaşır, din katılaşır, ahlak buyruğa dönüşür ve insan ruhu daralır. Her alanda üretilen Temel-Fadime fıkralarının, İmam-papaz fıkralarının, Nasrettin Hoca fıkralarının ruhumuzda yarattığı sıcaklık ve tazelik, en imkansız anlarda dahi bizi hayat coşkusuyla doldurmaktadır.
Mizah, insanlığın en eski özgürlük imkanlarından biridir. Mizah, hiçbir dogmanın, hiçbir otoritenin, hiçbir ideolojinin ve hiçbir kutsallık iddiasının insanın ve insan aklının üzerinde yer alamayacağını hatırlatan yaratıcı bir itiraz biçimidir. Mizahın olduğu yerde korku mutlaklaşamaz Korkunun mutlaklaşamadığı yerde ise özgürlük nefes almaya başlar. Fanatizm ve dogmatizm, her zaman mizahtan, neşeden, eğlenceden ve kahkahadan korkmuştur. Mizah ve kahkaha, mutlaklık iddialarını sıradanlaştırmaktadır. Mizah ve kahkaha, kutsallaştırılmış otoriteleri insanileştirmektedir. Mizah ve kahkaha, korkunun büyüsünü bozmaktadır. Mizah ve kahkaha, yalnızca bir ses ve şov değil, hegemonyanın ve otoritenin büyüsüne karşı vurulan ve kırılan bir mühürdür. Mizah ve kahkaha, dokunulmazlık ve sorgulanmazlık zırhının arkasındaki bütün hegemonik yapılara, kişilere, kurumlara, kaynaklara ve kurumlara atılan bir çiziktir.
İnsanlık tarihi, büyük ölçüde kesinliklerle özgürlük arasındaki gerilimin tarihidir. Kesinlikler güven vaat eder; özgürlük ise belirsizliği kabul etmeyi gerektirir. Dogma, zihne kapanmış karanlık bir oda gibidir.Eleştirel akıl, gökyüzüne açılan açık bir bahçedir. O bahçede hiçbir düşünce sonsuz değildir. O bahçede hiçbir otorite mutlak değildir. O bahçede hiçbir kurum eleştirinin dışında değildir. O bahçede hiçbir inanç sorgulanamaz bir kalkanın arkasına saklanamaz. Hakikat yoktur. Hakikat arayışı vardır. Hakikat arayışı, özgürce arandığı takdirde değerli, verimli ve yaratıcı olur. Zorla kabul ettirilen hakikat, hakikat değil, tahakkümdür. Açık bahçede sürekli olarak esmesi gereken mizah rüzgarları, insanlık tecrübesinin her alanında sarsıntılar, titremeler ve hareketlilikler meydana getirmelidir.
Hakikatin kamusal alanda serbestçe konuşulması, yalnızca bir medeni hak değil, liberal, demokratik ve cumhuriyetçi yurttaşlığın kalbidir. Özgür yurttaş, sadece oy veren kişi değildir. Özgür yurttaş, sorgulayan, itiraz eden, alay edebilen, gerektiğinde yönetenleri de yerinden eden kişidir. Kamusal sözün yüceltilmiş ve tartışılmaz kılınan iktidar karşısında serbest olması, cumhuriyetin canlı kalma şartıdır. Yönetilerek ve güdülerek bir halk, gelişmez, olgunlaşmaz ve özgürleşmez. Toplum, konuşarak ve karşı çıkarak olgunlaşır, gelişir ve özgürleşir. Susturulan toplumlar düzenli ve disiplinli görünebilir; fakat düzen, her zaman özgürlük demek değildir. Sessizlik, erdem değildir. Sessizlik, korkudur.
Özgürlük yalnızca konuşma hakkı değildir. Özgürlük, soru sorma, eleştirme, şüphe etme, alay etme, yeniden yorumlama ve gerektiğinde aşkın görüleni de sorgulama hakkıdır. İnsan düşüncesinin hiçbir ürünü, eleştirel aklın ve mizahın dışında tutulamaz. Eleştiriden muaf tutulan her düşünce, zamanla kendi hakikatini zorla kabul ettirme eğilimi gösterir. Ögürlük, hakikatin zorla kabul ettirilmesi değil, özgürce aranmasıdır. Bir fikri verimli kılan şey, onun eleştirilmekten kaçması değildir. Bir fikri değerli kılan şey, eleştiriye rağmen ayakta kalabilmesidir. Bir inancı ya da düşünceyi zayıf kılan şey, onun mizaha ve alaya alınması değildir. Bir inancı veya düşünceyi zayıf kılan şey, alaya tahammül edemeyecek kadar alıngan ve kırılgan olmasıdır.
İfade özgürlüğü, yalnızca hoş görülen sözlerin hakkı değildir. İfade özgürlüğü, rahatsız edici, sarsıcı, alaycı, sert, ironik, kışkırtıcı ve dogmaları bozan sözlerin de hakkıdır. Sahici anlamda ifade özgürlüğü tam da burada başlar: İnsanın düşünce alanını steril bir alan olarak değil, canlı, çatışmalı, çoğul, gürültülü ve bazen de sarsıcı bir alan olarak savunmasıyla. Bir toplum, ancak hoşuna gitmeyen sözleri de taşıyabiliyorsa olgunlaşır. Sadece onaylanan görüşlerin dolaşabildiği yerde özgürlük değil, sessiz bir itaat düzeni vardır. Özgürlük, muhalif seslerin, alaycı seslerin, kuşku seslerinin ve kutsalı sorgulayan seslerin birlikte yaşayabildiği bir kamusal alandır.
Liberal demokrasi yalnızca seçim mekanizması değildir. Liberal demokrasi, farklı bilinçlerin, farklı vicdanların ve farklı yaşam biçimlerinin birbirini susturmadan birlikte var olabilme yoludur. Liberal demokrasi, güçlü olanın değil, konuşabilen herkesin alanıdır. Liberal demokraside eşitlik, aynı düşünmek anlamına gelmemektedir. Liberal demokraside eşitlik, aynı hakka sahip olmak anlamına gelmektedir. Farklılık, toplumun zayıflığı değil, onun canlılığıdır. Çoğulluk bir tehdit değil, uygarlığın en yaratıcı kaynağıdır.
Açık toplum, yalnızca siyasal bir düzen değildir. Açık toplum, ahlaki ve kültürel bir olgunluk halidir. Açık toplum, insanların birbirlerinin farklılıklarından korkmadıkları, farklı düşünceleri tehdit olarak görmedikleri ve hiçbir düşüncenin eleştiriden bağışık olmadığı bir ortak yaşam biçimidir. Kapalı toplumlar sadakat ister. Açık toplumlar, aketme ve düşünme cesareti ister. Kapalı toplumlar itaat üretir. Açık toplumlar, merak, yaratıcılık ve eleştirel düşünce üretir. Açık toplum, “bana katıl, onayla ve itaat et” demeyen toplumdur. Açık toplum, “düşün, sorgula, gerekirse karşı çık, alay et, reddet” diyebilen toplumdur.
Laiklik, yalnızca kurumsal bir siyasal ilke değildir. Laiklik, insanın hiçbir dünyevi veya uhrevi otorite karşısında mutlak bir bağımlılığa mahkûm edilmemesi gerektiğini ifade eden özgürlük felsefesidir. Laiklik, dinsizliğin zorunlu ilanı değildir. Laiklik, inananın, inanmayanın, dindarın, sekülerin, muhafazakârın ve özgürlükçünün aynı kamusal alanda birlikte yaşayabilmesini mümkün kılan siyasal ve ahlaki zemindir. Laik toplumda inanç korunur ama dayatılmaz. Laik toplumda eleştiri mümkündür ama zulüm olmaz. Laik toplumda kutsal yaşar ama tahakküm etmez.
Açık toplumdaki din, kutsal ve dogma eleştirisi, inancı yok etmek değildir. Açık toplumdaki din ve kutsal eleştirisinin amacı, inancı fanatizmin, dogmatizmin ve kapalılığın elinden kurtarmaktır. Bir inanç sistemi eleştiriye kapandığında saflaşmaz, aksine sertleşir. Bir inanç sistemi, sorgulamayı yasakladığında derinleşmez, aksine güç zoruyla ayakta kalmaya çalışır. Olgun inanç, eleştiriden korkmaz; eleştiriyle yüzleşir, sınanır, dönüşür veya kendi sınırını kabul eder. Hiçbir kutsallık, eleştirel aklın mutlak dokunulmazlık alanına dönüşemez. Dogmanın kamusal hayatta mutlak hâkimiyet kurmasına izin veren her düzen, sonunda özgürlüğü boğmaktadır.
Mizahın bilgeliği burada yeniden görünür: Mizah, insanı aşağılamaz; insanı özgürleştirir. Mizah, fanatizmin ve mutlaklık iddialarının karşısına alçakgönüllülüğü, çoğulculuğu ve özgürlüğü koyar. Fanatizmin ve dogmatizmin olduğu yerde ne özgürlük yaşayabilir ne de hakikat arayışı mümkündür Hakikat, korku ikliminde değil; tartışma, çoğulluk, eleştiri, mizah ve neşe içinde soluk alır. Mizah, alay, espri ve eğlence, bazen bir çürümüşlüğü ifşa eder; bazen bir putu indirir; bazen de insanın kendi saçmalığını fark etmesine yardım eder. Bu yüzden mizah, dönüştürücü olabilir; çünkü mizah, büyütülmüş yalanları küçültebilirr, cüceleştirebilir, değersizleştirebilir ve işlevsizleştirebilir.
Benim için hayat, her şeyden önce açık bir bahçedir. Bahçe, insan ruhunun özgürlüğe açılan en eski metaforlarından biridir. Bahçe, duvarların değil açıklığın; itaatin değil yaratıcılığın; korkunun değil merakın mekânıdır. Orada her ağaç kendi biçiminde büyür, her çiçek kendi renginde açar ve hiçbir varlık diğerinin varlığını iptal etmez. Bahçe, çoğulluğun estetiğidir. Bahçe yalnızca bir düzen değil; birlikte var olmanın ince sanatıdır. Bahçede yaşam, tek tipleşme baskısı altında değil, farklılıkların yan yana, birbirini yok etmeden, birbirine dönüşmeden ama birbirini de dışlamadan var olabilmesidir.
Ayışığı bahçenin üzerine düştüğünde dünya biraz yavaşlar. Gündüzün kesinlikleri yumuşar; ideolojilerin sert çizgileri, dogmaların katılığı ve fanatizmin karanlığı anlamını yitirmeye başlar. İnsan ayışığının altında kendi sonluluğunu, kırılganlığını ve özgürlüğünü aynı anda hisseder. Ayışığı, baskının değil inceliğin ışığıdır. Ayışığında insan, kendisini mutlak sanmaz. Ayışığında insan, kendisini bir yolcu, bir arayan, bir seven, bir düşünen ve bir gülen varlık olarak duyumsar. Belki de bu yüzden ayışığı, özgürlüğün en şiirsel ışığıdır.
Aşk da bir bahçedir. Aşk, sahip olmak değil; birlikte özgürleşmektir. Birbirinin ruhuna hükmetmeden yakın olabilmek, birbirinin özgürlüğünü kendi varoluşunun şartı olarak görebilmektir. Aşkın en olgun hali, sevdiği insanı kendisine ait bir mülk olarak değil, bağımsız ve özgür bir evren olarak görebilmektir. Bu nedenle aşk, özgürlüğün en zarif biçimlerinden biridir. Gerçek sevgi, diğerini daraltmaz; genişletir. Ona zincir vurmaz; nefes verir.
Erotik özgürlük de bu bahçenin ayrılmaz bir parçasıdır. Eros, yalnızca bedensel bir arzu değildir. Eros, insanın yaşamı, güzelliği, yakınlığı, tenselliği ve özgürlüğü onaylama biçimidir. Özgür olmayan bir eros, tutkuyu itaate; sevdayı sahiplenmeye; yakınlığı tahakküme dönüştürür. Özgür eros, iki insanın birbirini tüketmeden, birbirine hükmetmeden, birbirinin özgürlüğünü çoğaltarak yakınlaşabilmesidir. Zorlanan yakınlık aşk değil, tahakkümdür.
Açık toplumun romantizmi de burada başlar. Bu romantizm, geçmişin mutlaklıklarına duyulan nostalji değil; insanın özgürce yaşayabileceği bir geleceğe duyulan tutkudur. Açık toplum, yalnızca kurumların değil, hayal gücünün de özgür olduğu bir dünyadır. Orada insanlar birbirlerinden korkmadan sevebilir, düşünebilir, eleştirebilir, şiir yazabilir, mizah yapabilir ve kahkaha atabilirler. Açık toplumun romantizmi, kuru bir prosedürler toplamı değildir. Açık toplumun romantizmi, yaşamı genişleten, ufku açan, insanı yeniden insan kılan bir ortak gelecek duygusudur.
Belki de insanlık tarihinin en büyük trajedileri, insanların bahçelerini kaybettikleri, aşkı ve umudu itaate dönüştürdükleri ve mizahı ve kahkahayı susturdukları zamanlarda yaşanmıştır. Ve belki de insanlığın en büyük umutları, insanların yeniden bahçeler kurdukları, yeniden sevmeyi öğrendikleri ve yeniden özgürce gülebildikleri zamanlarda doğmuştur. İnsana en çok zarar veren şey, yalnızca yoksulluk ya da baskı değildir. İnsana en çok zarar veren şey, zihinsel ve ruhsal daralmadır. Bir toplumun sömürgeleştirilmesi bazen silahla değil, korkuyla, yasakla, ayıpla ve susturma alışkanlığıyla gerçekleşir. Bu yüzden ifade özgürlüğü, yalnızca entelektüel bir hak değil, insanın ruhunu koruyan siyasal ve varoluşsal bir savunma hattıdır.
Sonuçta özgürlük, yalnızca devletin vermesi gereken bir izin değildir. Özgürlük, insanların birbirlerine tanımaları gereken bir varoluş alanıdır. İfade özgürlüğü, yalnızca kendimize yakın sözleri değil, bizi rahatsız eden, sarsan, hatta öfkelendiren sözleri de savunma cesaretidir. Fikirlerin gerçek değeri, sadece alkışlandıklarında değil; sınandıklarında ortaya çıkar. İfade özgürlüğü, uygarlığın en ileri şeklidir. İfade özgürlüğü, korkuyu değil cesareti, itaati değil soruyu, tekliği değil çoğulluğu, suskunluğu değil canlı kamusal tartışmayı savunur.
İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir. İnsan, aynı zamanda seven, sevişen, hayal kuran, sorgulayan, itiraz eden, mizah üreten, alay eden ve kahkaha atan bir varlıktır. Ve belki de özgürlüğün en güzel tanımı budur: Ayışığının altında, açık bir bahçede, sevdiğin insanla birlikte, hiçbir korkunun susturamadığı bir kahkahayı paylaşabilmek. Özgürlük, bazen bir oy hakkı, bazen bir itiraz cümlesi, bazen bir şiir, bazen bir hak savunusu, bazen bir mizah, bazen bir alay, bazen bir gülümseme, bazen de hiçbir zorbalığın susturamadığı bir kahkaha olarak yaşar. İnsan, neşeyi, çoşkuyu ve kahkahayı koruyabildiği sürece insandır.

