Almanya’da aşırı sağcı AfD’nin anketlerde yüzde 27-29 bandına yerleşmesi, ülkenin yalnızca siyasal dengelerinin değil toplumsal normlarının ve demokratik kurumlarının dayanıklılığını da test eden bir sürece işaret ediyor ancak bu yükselişi anlamak için Avrupa’daki demokratik gerileme literatürüne ve Almanya’nın kendi tarihsel bagajına bakmak gerekiyor.
Siyaset Bilimci Cas Mudde’nin yıllardır vurguladığı gibi Avrupa’da asıl tehlike aşırı sağın büyümesinden çok merkez partilerin aşırı sağcı söylemi kullanarak toplum nezdinde meşrulaştırmaları. Almanya’da da koalisyonun büyük ortağı muhafazakâr CDU’nun göç politikalarında sertleşmesi, Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ve liberal parti FDP’nin güvenlik söylemini neonazi partisi Almanya için Alternatif’in (AfD) çerçevesine yaklaştırması ve medyanın AfD’yi “protesto partisi” olarak sterilize eden dili, günlük hayatta ırkçılığın eşiğini düşüren bir atmosferin oluşmasına neden oluyor. Bu atmosfer, Dil Bilimci Ruth Wodak’ın ifadesiyle, “İnsanların zaten düşündüğü ama söylemeye cesaret edemediği şeyleri meşrulaştırıyor.” Çok sorunlu bir durum. Böylece Almanya’da zaten var olan ırkçılık, yeni bir biçim kazanmaktan çok daha görünür ve pervasız hale geliyor.
Bunun yanı sıra, ırkçılık meselesinin en sıkıntılı mevzisi emlak sektörü... DW Türkçe’de yer alan bir habere göre, Almanya’nın nüfusu 1990'dan bu yana nüfus 3,7 milyon arttı; bu artış büyük oranda göçten kaynaklandı. Aynı dönemde tek kişilik hane sayısı da yükseldi. Sıkıntılı olan, konut arzı bu gelişmeye ayak uyduramadı. Verilere bakıldığında, Almanya'da nüfusun yarısından fazlası kirada oturuyor. Uyum ve Göç Bilirkişisi Konseyi'nin (SVR) yıllık raporunda, özellikle göç geçmişi olan insanların yeni kiralamalarda ortalamanın üzerinde dezavantaj yaşadığı belirtiliyor. SVR Başkanı ve Halle-Wittenberg Üniversitesi Kamu Hukuku Profesörü olan göç araştırmacısı Winfried Kluth, Berlin'de raporun tanıtımı sırasında değerlendirilen verilerin, göçmen kökenli olanlarla olmayanlar arasında belirgin farklar ortaya koyduğunu söyledi. Buna göre, göçmenler ortalama olarak daha küçük yaşam alanlarında oturuyor, aşırı kalabalık evlerde yaşıyor ve daha az ev sahibi oluyor. Göç geçmişi olmayan insanların yarısından fazlası kendi evinde yaşarken bu oran göçmen kökenlilerde üçte birin altında kalıyor. Bunun yanında göçmenler, gelirlerinin daha büyük bölümünü kiraya harcamak zorunda kalıyorlar. Özetle emlakçılar göçmenleri pek tercih etmiyor ve insani koşullarda yaşacakları konutları onlardan saklıyorlar. Aslında bu yapılan açık bir ırkçılık ama bunu ifade ettiğinizde en sık karşılaşılan yanıt, dalga geçer gibi “ne kadar alıngansınız„ oluyor. Üzerine bir de insanları aptal yerine koyuyorlar anlayacağınız. Almanya’ya göç hikayesi olan insanların büyük bir kısmı da haberde yer alan bu bilgileri doğrulayacaktır.
Bu siyasal iklimin toplumsal sonuçları yalnızca gündelik hayatta hissedilen baskıyla sınırlı değil. AfD’nin koalisyon ortağı olma ihtimali, özellikle federal düzeyde gerçekleşirse, Almanya’nın göç rejimini kökten dönüştürebilecek bir etki yaratabilir. Tüm bu gelişmeler Almanya’nın ayakta kalıp kalamayacağı sorusunu da beraberinde getiriyor. Ne de olsa Almanya yabancı iş gücüne bağımlı bir ekonomi. Bu tabloda, iktidar olduğunda göçmenlerin tümünü ülkeden deport edeceğini vadeden neonazi partisi AfD’nin, giderek güçlenmesinin neye mal olacağının iyi hesaplanması gerekiyor. Geçenlerde sohbet ettiğim bir arkadaşımın sarf ettiği, “Fabrikada vardiya öncesinde toplantı yapıyoruz. Toplantıya katılan emekçilerin üçte ikisi göçmen. Nasıl olacak bu göçmenleri gönderme işi„ sözleri konunun daha anlaşılır olması açsından oldukça önemliydi.
Peki AfD bahsettiği, milyonlarca göçmeni kapsayan “Remigration„ yani tersine göç olarak adlandırdığı projeyi uygulamaya koyabilirse ne olur? Burada ayrımı net koymak gerekiyor: Almanya’nın kurumsal devleti; güçlü bürokrasisi, AB içindeki konumu ve sanayi altyapısı sayesinde hemen çökmeyecek. Siyaset Bilimci Daniel Ziblatt’ın belirttiği gibi “güçlü devlet gelenekleri otoriterleşmeyi yavaşlatır.„ Bu açıdan bakıldığında Almanya hâlâ avantajlı bir ülke bana göre ancak mesele devletin devam edip etmeyeceği değil; nasıl bir rejimle devam edeceğidir. Sosyoloji ve Uluslarası İlişkiler Profesörü Kim Lane Scheppele’nin “bin küçük adım” olarak tanımladığı otoriterleşme süreci, Almanya’da da farklı bir biçimde ortaya çıkabilir. Medya bağımsızlığının aşınması, yargı ve üniversiteler üzerinde artan siyasi baskı, sivil toplumun kriminalize edilmesi ve “iç düşman” söyleminin kurumsallaşması, Almanya’yı Macaristan tarzı bir yumuşak otoriterliğe doğru itebilir. Bu dönüşüm Türkiye’deki kadar hızlı ve kaba olmayabilir; ancak yönelimin kendisi son derece ciddi ve tehlikelidir.
Bu noktada, AfD’nin yükselişinin sebep mi yoksa semptom mu olduğu sorusu önem kazanıyor. Siyaset Bilimci Ivan Krastev’in ifadesiyle, “Popülizm, çökmekte olan bir düzenin nedeni değil; çöküşün siyasal biçimidir.” Almanya’da da faşist parti AfD, doğu-batı eşitsizliği, sanayisizleşme, güvencesizlik, pandemi sonrası öfke ve merkez siyasetin teknokratikleşmesi gibi birikmiş krizlerin çıktısıdır ancak aynı zamanda bu krizi ırkçı ve otoriter bir çözüm hattına sokan aktördür. Bu nedenle AfD’yi yalnızca “ırkçı bir parti” olarak görmek, yaşanan dönüşümün derinliğini kavramaya yetmez; AfD, rejim dönüşümünün hızlandırıcısıdır.
Sonuç olarak, Almanya ayakta kalacaktır fakat aynı Almanya olarak değil. Macar siyasetçi Balint Magyar’ın ifadesiyle “Otoriterleşme, bir rejimin çöküşü değil; başka bir şeye dönüşmesidir.” Almanya’nın dönüşeceği şeyin ne olacağı ise AfD’nin gücünden çok, merkez siyasetin cesaretine ve toplumsal muhalefetin direncine bağlıdır. Bu nedenle bugün Almanya’da yaşananlar, yalnızca bir seçim dinamiği değil ülkenin siyasal geleceğini belirleyecek bir eşik olarak değerlendirilmelidir.
