ve Sizin de Yok
Kendini bul, dediler.
'Hangi haritaya göre?' dedim.
Yüzüme baktılar.
'Özüne dön,' dediler.
'Hangi özüme? Dayattığınıza mı, kaçtığıma mı, hiç kurmadığıma mı?'
'Ara,' dediler.
'Aradım. Boş çıktı.'
'Hırsızlık var,' dediler.
'Evet,' dedim, 'siz çaldınız. Daha beşikteyken.'
'Kendini bul' diye diretince sordum:
'Siz bulabildiniz mi hiç?'
Cevapları yoktu.
— Bu hafta içimden böyle geldi
İçine doğduğumuz ülkede daha nefes almadan bir "ben" dayatılır sana. Nasıl biri olacağın, kimin için yaşayacağın, hangi hikâyeye sığacağın – hepsi önceden yazılmıştır. İyi olacaksın, faydalı olacaksın, bir şeylere yeteceksin. Her şey olacaksın ama hep bir başkası için olacaksın. "Kendin ol" derler, ama hangi kendin? Dayatılanları mı? Yoksa içinde hiç kurulmamış, hiç oturmamış o boş koltuğu mu?
Sonra bir gün yine birileri çıkıp "kendini bul" der. "Hayat hikâyeni yaz." "Özüne dön." Sanki içimizde bir genel başkan koltuğunda oturan, bizi idare eden, anılarımızı dosyalayan, geleceğimizi planlayan bir "asıl ben" varmış gibi. Sanki bu benlik, düşünce ve duygularımızın arka planındaki değişmez fonmuş gibi.
Ben size bir şey söyleyeyim mi? O fon yok.
Yok.
Ben kendi içime baktığımda bir merkez bulamıyorum. Orada oturan kimse yok. Sadece gelip geçen şeyler var: sinir uçlarımda titreşen rahatsızlıklar, karnımdaki açlık, bir gazete başlığının tetiklediği öfke, bir şarkının açtığı hüzün. Bunların hiçbiri "bana" ait değil. Çünkü kime ait olacaklarını kastedecek bir "ben" yok ortada. Dün ne hissettiğimi hatırlıyor muyum? Çoğunlukla hayır. Dün kimdim? Onu da bilmiyorum.
Bize "tutarlı bir hayat anlatısı" dayatılıyor. Bir roman kahramanı gibi olmalısın: çocukluğun, travmaların, yükselişlerin, düşüşlerin, bir "karakter gelişimin" olmalı. Karl Ove Knausgård, okuduğum kadarıyla çocukluğundan bugününe bir otoban inşa ediyor. Proust, kayıp zamanı o kadar titizlikle geri çağırıyor ki okurken yoruluyorsun. Bravo onlara. Ama ben geçmişime baktığımda bir özgeçmiş görüyorum. Tarihler, unvanlar, taşınan şehirler. Duygu? Sıfır. Sanki başkasının hayatını okumuşum da, "evet bu olmuş" deyip geçmişim.
Varsayalım bir psikiyatriste gitsem muhtemelen "Sınırda kişilik bozukluğunuz olabilir," derdi içsel boşluk ve kimliksizlik hissimi duyunca. Oysa sadece doğruyu söylemiş olurdum: içim bomboş. Aslına bakarsak, klinik bir tablo için yeterli. Neyse ki ben sağlıklı raporu alanlardanım. (Ne kadar doğru olduğu sizlerin takdirine kalmış.) Ardından da doktor uyarırdı: "Bir daha bir sağlıkçıya böyle anlatmayın, anlamazlar."
Anlamazlar tabii. Çünkü bizim kültürümüzde "ben" bir tapınaktır. İçi boşsa hırsızlık olmuştur. Yağmalanmıştır. Kim çalmış? Çocukluk travması mı, modern hayatın yabancılaşması mı, yoksa o çok sevdiğiniz Heidegger mi? Yoksa sadece… içerde hiçbir zaman kimse yok muydu? Bu ihtimalin adı bile yok. Çünkü bu ihtimal, kültürün sigorta poliçesini iptal eder.
Robert Musil'in Niteliksiz Adam'ını okudum. Kahramanı Ulrich de benim gibi. Ne bir özü var ne bir amacı. Hayatın içinde süzülüyor, toplumun paralel kampanyalarına, Viyana'nın bohem kibirliliğine, entelektüellerin boş tartışmalarına yukarıdan bakıyor. Sonra kız kardeşi Agathe ile karşılaşıyor. İkisi de aynı pijamaları giymiş. Birbirlerine bu kadar benzediklerini fark ediyorlar. Musil'in tasvir ettiği şey tam olarak benim yaşadığım şey: Sınırların eridiği an. Ben ve sen arasındaki duvarın yıkıldığı, kimliğin, bireyselliğin çözüldüğü bir "öteki hal". Bir anda kendini unutmak, dünyayla arandaki mesafenin kaybolması, "bir balık gibi suda, kuş gibi havada yüzmek" ama ne kıyı ne dal.
Budistler buna anattā der. Benlik yoktur. Duyumlar, algılar, bilinç anları vardır. Bunların ardında bir "sahip" yoktur. David Hume da aynı şeyi söylemişti 1730'larda – belki de o Cizvitlerden Budizm'i duymuştu, kim bilir. Modern sinirbilim de aynı şeyi söylüyor: Beyinde bir "ben merkezi" yok. Bir yürütücü yok. Sadece ağlar, bağlantılar, uyarılmış nöron grupları var. Ve tüm bunlar gelip geçiyor.
O halde neden hâlâ "kendini bul" diye bir saçmalığa inanıyoruz? Çünkü rahatlatıcı. Hikâyeler rahatlatır. Bir başlangıcın, ortasının ve sonun olması, bir failin, bir kahramanın olması teselli verir. Belirsizlik korkutucudur. Oysa belirsizlik gerçek olandır. Hayat anlatı değildir. Hayat anlatının bozulmasıdır.
Mayakovski "Hayat gemisi aşka çarpıp battı" dedi ve kendini vurdu. Çok "ben"li bir ölümdü bu. Sahibi belli bir geminin batışı. Oruç Aruoba ise öyle mi? Aruoba kelimeleri kırar, cümleleri dağıtır, faili belirsiz cümleler yazardı. "Düşünüyorum," demezdi. "Düşünülüyor." Özne yok. Eylem var. Oruç Aruoba'nın yazısında oturan bir "ben" yoktu; bir iç ses vardı, ama o sesin sahibi yoktu. Bu, Anadolu'da Budizm sanılırdı. Değildi. Sadece dürüstlüktü.
Heine ise yatakta, yastığa dayanmış, ciğerleri paramparça, ölümü beklerken şöyle yazdı: "Tanrı beni affedecek, bu onun işi." Alaycı, zehirli, ama bir o kadar da rahat. Çünkü Heine'in "ben" dediği şey, sürekli takılıp durduğu bir palyaço kostümüydü. Onun da içinde kimse yoktu. Sadece zekâ vardı. Ve zekânın sahibi olmaz.
Ben üçünün arasında bir yerdeyim: Mayakovski'nin öfkesi, Aruoba'nın sessizliği, Heine'in zehri. Ama hiçbirinin "ben"ine sahip değilim.
Ne mi yapıyorum o zaman? Salınıyorum. Sabah kalktığımda bir "ben" yaratmıyorum. Dişimi fırçalıyorum, kahve yapıyorum, sokakta yürürken bir ağacın kabuğuna dokunuyorum. Bazen o "öteki hal" geliyor: benlik eriyor, dünya keskinleşiyor, zaman duruyor. Bazen de normal haldeyim, faturayı ödüyorum, dolmuşa biniyorum, birinin bana "sen kimsin?" diye sormasından korkuyorum.
Ama şu kesin: İçimde oturan bir genel başkan yok. Hiç olmadı. Ve bu, bir eksiklik değil. Bir ferahlık.
Ne mutlu bana ki bir benliğim yok. Kaybedecek bir şeyim de yok.
"Madem ben yokum, 'kendini bul' diyenler kime sesleniyordu?
En çok şu soruyu seviyorum: Kendini bulamayan biri, kaybolmuş sayılır mı?
Yoksa ilk kez evine mi gelmiştir?"
Yazar Notu: Bu yazıyı "kendini kaybetmiş" biri olarak değil, "kendini asla bulmamış" biri olarak yazdım. Farkı anlamayanlara gelsin. Heidegger "Dasein" derdi. "Orada-olmak."
Ben de diyorum ki: Orada kimse yok. Alışın.
