Uzun süredir konuşulan mutlak butlan kararı çıktı ve CHP, hukuki olarak 3 Kasım 2023’e döndü. Yapay zekanın mağaradan çıkıp kendi dünyasını inşa etmeye giriştiği bu dönemde yargı kararları ile tarihi geri çevirme de ancak Türkiye’ye özgü bir garabet olsa gerek.

Kararın üzerinden geçen bir güne baktığımızda; beklentimin tersine Kılıçdaroğlu da, Özel de kendi pozisyonlarının çıtalarını yükselterek koruyorlar.

Özel ve yönetimi genel merkez binasını terk etmezken; Kılıçdaroğlu çalışma ofisinden genel başkan olarak tasarruflarda bulunmaya başladı. Partinin avukatlarını azletti, YSK’daki üyesini görevden aldı.

Özel, Kılıçdaroğlu’ndan “en kısa” zamanda kurultay isterken; Kılıçdaroğlu cevaben “en uygun” zaman dedi. Aşağıda tartışma üzere yazayım; Kılıçdaroğlu bu görevi kabul ederek CHP'yi devletle barıştırmak istiyor olabilir. 

DÖNÜŞEN DEVLET CHP’Yİ DE DÖNÜŞTÜRMEK İSTİYOR

Şimdi bir adım geriye çekilip kendimize şu soruyu soralım; hukuki gerekçelerle alınmış mutlak butlan kararının temel nedeni ne?

Bu karar kuşkusuz siyasi ama arkasında sadece siyaset yok. Yani sadece Erdoğan yok. Bu kararda Erdoğan kadar bana kalırsa devletin de teşvik ve onayı da var.

Bu tespitimi açmak isterim.

Bugün Cumhur İttifakı olarak karşımızda duran AK Parti-MHP ortaklığı 2017 Referandumu ile karşımıza çıkmış olsa da, temeli Nisan-Mayıs 2015’te atılmış ideolojik bir ortaklaşmadır. Muhafazakâr AK Parti ile Milliyetçi MHP’yi birbirine bağlayan özne bizatihi devletin kendisidir. Bu açıdan bu ortaklık temelde ideolojiktir. Ve bu ideolojik temel, otoriter zihniyetten meşruiyet almaktadır.

Tek kimliğe, tek doğruya, homojen toplum varsayımına dayanan bu anlayış, toplumsal sorunları da, toplumsal talepleri de siyasetin konusu yapmadığı gibi siyaseti, siyasal alanı devletin tekeline alan bir pratiğe dayanır.

AK Parti-MHP ideolojik ortaklığın hukuki formu, 2017 Anayasa Referandumu’yla karşımıza çıktı: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi.

Bahçeli bunu, fiili olanın yasal hale gelmesi olarak formüle etti.

Bu sistemin en görünür özelliği güçlü lider olsa da, daha baskın özelliği devletin siyaset ve toplum üzerinden gücüdür. Bu güç kendini siyasetin alanını daraltırken, onu devletin tekeline alırken, toplumsal talepleri yok sayarken göstermektedir. Ve bu gücü, gerektiğinde hukuku kullanarak göstermektedir.

Kabul etmesi güç olabilir ama ben geride kalan 10 yıllık dönemi bir bütün olarak devletin kendini dönüştürme, yeniden inşa etme süreci olarak tanımlıyorum. Bu sürecin henüz bitmediğini düşünüyorum.

Son dönemde yeniden konuşulmaya başlanan yeni anayasa bu dönüşümün son evresi, dönüşen devlete uygun kıyafet olabilir.

Ve bu dönüşümde devlet kendini 1923’ten farklı yeni vatandaşlık, kültürel form ve yeni bir kamusal alan inşa ederek üzerine kurmaktadır.

Bu dönüşüm sürecinin en somut sonuçlarından birisi de, devleti kurmakla övünen ve her fırsatta devleti kutsayan CHP’nin, aynı devlet tarafından “yasaklı çocuk” muamelesi görmesidir.

Bugün CHP’nin karşı karşıya kaldığı siyasi ve hukuki baskının temel nedeni de budur.

ANKARA MERKEZLİ SİYASETİN ANLAMI

Bunun nedeni, CHP’nin şu anki lider ve yönetim kadrosunun zorunlu olarak izlediği siyasetin; devletin dönüşüm sürecine uygun olmamasıdır.  

Sonuç olarak siyasi iktidar bloku ve devlet, içinde olduğu bu dönüşüm sürecinde siyasi alanda tam bir uyum bekliyor.

Baskı altına alınmış, alanı daralmış, devlet tekeline alınmış siyasi alanı tam olarak denetim altına almak istiyor. Ve bu alana ad koymasalar da bunu zaman zaman “yerli ve milli” siyaset olarak ifade ediyorlar.

İtiraf etmek gerekiyor ki, Kılıçdaroğlu’nun 2023 seçimleri sürecinde kurduğu Altılı Masa, izlediği siyaset ile hedef oldu. Hakkında gerçek olmayan iddialar, suçlamalar ortaya atıldı.

Sonuçta 14/28 Mayıs seçimleri iktidar/devlet blokunun zaferi ile bitti.

4-5 Kasım 2023’te yapılan 38. Olağan Kurultay ile yaşanan değişim ile CHP, toplumu siyasete taşıdı, seçmen mobilizasyonu yarattı ve 31 Mart 2024’de yerel seçimlerde 1. Parti oldu.

CHP’nin elde ettiği bu başarıyı siyaseten kendilerine tehdit gören iktidar/devlet bloku her fırsatta CHP’yi kendi sınırlarına çekmek istediler ama başarılı olmadılar.

Dahası bunun için başlatılan Terörsüz Türkiye sürecini de kullandılar. Mesela Mehmet Uçum 8 Haziran 2025’deki yazısında açık olarak; “Gün hukuku ve devleti karşıya alma günü değildir. Gün Terörsüz Türkiye’nin hayata geçmesine koşulsuz destek vermek ve Türkiye’ye tarihinde ilk kez tamamen halkın iradesiyle, halkın meşru temsilcileriyle ve halkın onayıyla yeni bir anayasa kazandırma günüdür”  diye yazdı.

Uçum'un bu ve başka yazılarından hareketle şunu yazmıştım:  Uçum bizi "yerli ve milli" sola davet ediyor olabilir mi?

Bugün artık şu açık; sadece 19 Mart değil son olarak 21 Mayıs sürecinin hedefi de CHP’yi, kendi çizdikleri siyasi alana çekmek ve oraya hapsetmektir.

Ya da son dönemde Özel’e yönelik gerek Erdoğan gerek Bahçeli tarafından yapılan; “Silivri’yi bırak, mitingleri bırak Ankara’ya dön, Ankara merkezli siyaset yap” çağrılarının özü de budur. Yani CHP’nin toplumla siyaset yapmasını, toplumsal talepleri siyasete taşımasını arzu etmiyorlar.

Burada Ankara metafor olarak, devlet meşruiyetinde siyaseti, Silivri ise toplum ile toplum için siyaseti temsil etmektedir.

Özel tüm bu çağrılara direndi ve siyaseti toplumsallaştırdı ve belli oranda kitleyi mitinglere çekerek onları siyasallaştırdı.

Ve izlediği bu siyasallaşma ile de güçlü bir iktidar adayı oldu. Bu yükseliş, Erdoğan/İktidar bloku ve devletin inşa etmeye çalıştığı yeni düzene açık bir tehdit olarak görüldüğü için CHP, yerel yönetimlerden sonra genel merkez olarak da kuşatma altına alındı.

Bugün yaşananlar bunun sonucu.

Nitekim Özel, geçtiğimiz günlerde The Economist için yazdığı yazıda Erdoğan’ın hedefinin CHP’yi ehlîleştirmek olduğunu söyledi. Özel’in ehlilleştirme tespiti, Erdoğan/iktidar blokunun CHP’yi kendi çizdikleri alana, sınırı belirlenmiş siyasal alan çekmedir. Ama bunu isteyen sadece Erdoğan değildir.

CHP POST-KEMALİST OLMAK ZORUNDA

Bu yüzden Özel ve yönetimi, siyasal tercihlerinde ısrarı sürdürmeli ve toplum için siyaseti toplumla birlikte yapmaya devam etmelidir. Siyaset toplumsallaştıkça, toplum siyasete sahip çıkacak ve kendini savunanları seçecektir.

CHP, toplumdan, halktan yana olmalı fikrini savunmak eski bir tartışma gibi görünse de, sonuçlanmamış ve bu yüzden tekrar gibi gelmektedir. Ama son yaşanan mutlak butlan deneyimi bize, CHP’nin kimden yana olması gerektiğini bir kez daha göstermiştir.

CHP devleti kurmuş olabilir ama devlet geleneği bu topraklarda CHP’den çok önce de vardı. 103 yıllık Cumhuriyet tarihimizde de, 1950 sonrası çok partili hayatımızda da siyasetin esas öznesi devlet olmuş ve siyasi partileri her daim denetlemeye çalışmış ve bunda da çoğunlukla başarılı olmuştur.  

Özel liderliğindeki CHP bugün kurumsal olarak devleti reddetmeden, bugünkü devletin siyasal pratiklerine, bu pratiklerin meşruiyeti olan otoriter zihniyete karşı devletin siyaset üzerinden denetlenmesini hedefleyen demokrat bir pozisyonu savunmaya devam etmelidir.  

O yüzden de post-Kemalist olmak zorundadır.