Ben bir hukukçu değilim. Bir siyasetçi de değilim. Bu yazıyı herhangi bir parti adına değil, Türkiye’de olup biteni kaygıyla izleyen sade bir vatandaş olarak yazıyorum. Çünkü son zamanlarda CHP üzerinden yaşanan “mutlak butlan” tartışması artık bir parti içi mesele olmaktan çıktı. Mesele, Türkiye’de siyasetin nasıl şekilleneceği, seçimlerin ne ölçüde rekabetçi kalacağı ve toplumun sandığa olan inancının korunup korunamayacağıdır.
Türkiye’de siyaset artık yalnızca seçimlerle değil, seçim ihtimalinin yönetimiyle şekilleniyor. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP kurultayına ilişkin “mutlak butlan” kararı ve beraberinde gelen yönetim krizinin yarattığı tablo tam da bunu gösteriyor: mesele sadece bir parti içi hukuk tartışması değil; Türkiye’de iktidarın, muhalefetin ve devlet-yargı ilişkisinin hangi zeminde yeniden kurulduğudur.
Bu nedenle tartışmayı “haklı-haksız” eksenine sıkıştırmak yetersiz kalıyor. Asıl soru şu: Bu süreç kime, ne kazandırıyor?
İlk akla gelen, yaşananların ana muhalefeti kurumsal olarak kilitlemeye dönük olduğu yönünde. CHP’nin son yerel seçimlerde elde ettiği ivme, Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı etrafında oluşan konsolidasyon ve muhalefetin ilk kez uzun süreli bir psikolojik üstünlük yakalaması, iktidar açısından ciddi bir risk alanı oluşturdu. Sonuç? Sandıkta yenilmesi zorlaşan bir rakibin, hukuk ve yargı süreçleriyle yavaşlatılması.
Amaç CHP’yi kapatmak ya da tamamen tasfiye etmek değil. Daha işlevsel hedef, partiyi kendi içine döndürmek, enerjisini toplumsal muhalefetten alıp kurultay, delegasyon, meşruiyet ve iç iktidar mücadelelerine hapsetmek. Çünkü kendi içine kapanmış bir muhalefet, hayat pahalılığı, kurumsal erozyon ve hukuk devletine ilişkin tartışmalar üzerinden iktidarı sıkıştıramaz.
Fakat siyasetin ironisi burada başlıyor. Muhalefeti baskılayarak kontrol altına alma girişimleri, Türkiye’de çoğu zaman ters tepmiştir. 2019 İstanbul seçimlerinin iptali bunun en net örneğidir. Yargısal veya idari müdahaleler, kısa vadede iktidara manevra alanı açsa da orta vadede mağduriyet üretir; mağduriyet ise Türkiye siyasetinde hâlâ en güçlü mobilizasyon araçlarından biridir.
Bugün CHP etrafında oluşan kriz de benzer bir “bumerang etkisi” potansiyeli taşıyor. Çünkü seçmen davranışı sadece ideolojik sadakatle değil, adalet duygusuyla da şekilleniyor. Özellikle merkez seçmen, siyasi rekabetin sandık dışında araçlarla tasarlandığı hissine karşı tarihsel olarak reaksiyon verme eğiliminde olagelmiştir.
Tam bu noktada “dış güçler” söyleminin yeniden devreye girmesi kaçınılmaz. Türkiye’de iktidar ve muhalefet uzun süredir aynı kavramı birbirine zıt anlamlarla kullanıyor. İktidar çevreleri muhalefeti küresel odakların Türkiye’yi dönüştürme projesinin taşıyıcısı olmakla suçlarken; muhalefet ise “dış güçler” retoriğinin ekonomik başarısızlıkları ve demokratik gerilemeyi örtmek için kullanılan bir aparat olduğunu savunuyor.
Gerçekte ise uluslararası aktörlerin Türkiye gibi jeopolitik açıdan kritik bir ülkede istikrar ve öngörülebilirlik istemesi şaşırtıcı değildir. Ancak Türkiye’deki parti içi hukuk süreçlerinin doğrudan dış merkezler tarafından yönetildiğini söylemek ciddi kanıtlar gerektirir. Daha makul olan yorum, “dış güçler” söyleminin içeride meşruiyet üretme işlevi gördüğüdür. Bu kavram, somut bir failden çok, siyasal mobilizasyon aracıdır.
Öte yandan CHP açısından mesele artık yalnızca hukuki değil, kurumsal bir varoluş meselesidir. Bu nedenle kulislerde konuşulan “yedek parti” veya “B planı” hazırlıkları şaşırtıcı değildir. Ancak burada muhalefetin önündeki en kritik stratejik tercih kanımca şudur: Yeni bir yapı kurup oyunu başka zeminde mi oynayacaklar, yoksa ne pahasına olursa olsun mevcut CHP markasını ve kurumsal hafızasını mı savunacaklar?
Bence ikinci yol daha olası. Çünkü CHP sıradan bir parti değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu siyasal markası. Bu nedenle mesele yalnızca bir genel merkez binası veya parti logosu değildir. “Atatürk’ün partisi” söylemi, sembolik sermaye açısından muazzam bir ağırlık taşıyor.
Böyle bir markayı bırakıp sıfırdan yeni bir yapı kurmak, İYİ Parti örneğinin de gösterdiği gibi ciddi parçalanma ve erime riskleri yaratabilir. İYİ Parti, kuruluş döneminde büyük bir toplumsal enerji üretmiş olsa da, köklü bir tarihsel aidiyet ve kurumsal zemin oluşturmakta zorlandı; zaman içinde liderlik krizleri, kadro çözülmeleri ve seçmen dağılması yaşadı. Türkiye’de yeni partiler bir ilk heyecan dalgası yaratabilseler bile, uzun vadede güçlü bir örgütsel omurga ve tarihsel meşruiyet üretmekte çoğu zaman zorlanıyor. CHP açısından ise mesele yalnızca bugünkü siyasi mücadele değil; yüz yılı aşan bir kurumsal hafızanın, seçmen sadakatinin ve tarihsel meşruiyet alanının korunmasıdır.
Ayrıca CHP’nin örgütsel kapasitesi, hazine yardımı, belediye ağları ve kurumsal hafızası düşünüldüğünde, mevcut yapıyı terk etmek siyaseten büyük bir maliyet anlamına gelir. Bu yüzden Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun esas stratejisinin “partiyi terk etmek” değil, “meşruiyeti elde tutarak direniş göstermek” olması daha rasyonel görünüyor.
Kanımca, önümüzdeki dönemin temel sorusu şu olacak: İktidar, muhalefeti yargı süreçleriyle kontrol altında tutabileceğine inanarak baskıyı artıracak mı, yoksa bu baskının erken seçim talebini büyüten bir toplumsal tepkiye dönüşmesinden mi çekinecek?
Türkiye’de siyaset, son yıllarda giderek daha fazla mahkeme salonlarında şekillenmeye başladı. Ancak demokratik meşruiyetin nihai adresi hâlâ sandık. Ve Türkiye toplumunun hafızası bize şunu defalarca gösterdi: Seçmenin iradesini hukuk görüntüsü altında sınırlandırmaya çalışan her müdahale, kısa vadede güç üretse bile uzun vadede yeni bir meşruiyet krizini beraberinde getiriyor. Bu nedenle bugün yaşananlar yalnızca CHP’nin değil, Türkiye’de demokrasinin geleceğinin de stres testidir.
Odak Noktası 107 yazı Mutlak Butlan Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP'nin 38. Olağan Kurultay'ı "mutlak butlan" (kesin hükümsüzlük) gerekçesiyle iptal etti ve Özgür Özel ve yönetimini tedbiren görevden uzaklaştırarak kurultay öncesindeki eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibini karar kesinleşene kadar tedbiren göreve iade etti. Kararın öncesi ve sonrasında gelişmeleri yazarlarımız analiz ediyor. Tüm Yazılar

