Eşlikçi: Manolis/ Vur Sazın Teline (feat Aliye Mutlu)
Destekçi: Zeynel Özer
Bir zamanlar iktidar saraylarda toplanırdı. Kapıları vardı, muhafızları vardı, ama en azından herkes o kapının nerede olduğunu biliyordu. Sonra iktidar parlamentolarda toplanmaya başladı; tartışmalar tutanağa geçti, kürsüler açıldı, halk -en azından teorik olarak- izleyebildiği bir sahneye kavuştu.
Şimdiyse iktidar giderek daha sık, otellerin kapalı salonlarında, yalnızca davetlilerin girebildiği toplantılarda şekilleniyor. Ve bu kez kapı bile görünmüyor. Nerede toplandıklarını, ne zaman toplandıklarını, hatta toplandıklarını bile çoğu zaman sonradan, bir sızıntı sayesinde öğreniyoruz.
Geçtiğimiz günlerde kamuoyuna sızan dialog ağına ait belgeler, bunun son ve belki de en çarpıcı örneği oldu. Belgeler; teknoloji şirketi kurucularını, milyarder yatırımcıları, siyasetçileri, üst düzey askerleri ve yapay zekâ yöneticilerini aynı masada buluşturan özel bir organizasyonu görünür kıldı. Yıllardır var olan, ama adı ancak fısıltıyla anılan bir ağın iç işleyişi, ilk kez bu kadar ayrıntılı biçimde ortaya çıktı.
Aslında bu, dünyanın ilk kez tanıştığı bir manzara değil. Bilderberg toplantıları yıllardır benzer tartışmaların odağında. Davos Ekonomik Forumu her yıl dünyanın en güçlü isimlerini aynı çatı altında topluyor. Bohemian Grove, onlarca yıldır Amerikan siyaset ve sermaye çevrelerinin buluşma noktası olarak anılıyor. Daha gerilere gidersek, 18. yüzyıl Avrupası'nın mason localarını, 19. yüzyılın kulüp kültürünü, hatta antik dönemin danışma meclislerini bile bu soy ağacına ekleyebiliriz. Seçkinlerin kendi aralarında, kamunun gözünden uzakta bir araya gelme isteği, insanlık tarihi kadar eski bir refleks aslında.
Yeni olan, bu refleksin artık ulus-devlet sınırlarını da aşmış olması. Eskiden "sarayın içi" ile "sarayın dışı" bir ülkenin sınırları içinde tanımlanırdı. Bugünse teknoloji milyarderi, NATO komutanı, senatör ve yapay zekâ şirketi yöneticisi aynı odada, aynı gündemle bir araya gelebiliyor -hiçbirinin seçmenine, hissedarına ya da askerine hesap vermek zorunda kalmadan.
Sorun insanların bir araya gelmesi değil. İnsanlar her zaman özel olarak konuşacak, fikir alışverişinde bulunacak, ittifak kuracaktır; bu, toplumsal hayatın doğasında var. Sorun, kamusal hayatı doğrudan etkileyebilecek fikirlerin, kamunun gözünden tamamen uzakta, denetimsiz biçimde tartışılması ve orada şekillenen görüşlerin, hiçbir izini bırakmadan kamusal politikalara sızması. Çünkü demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir; demokrasi aynı zamanda karar alma süreçlerinin görünür olmasıdır. Alman filozof Jürgen Habermas'ın "kamusal alan" kavramı tam da bunu anlatır: fikirlerin, iktidardan bağımsız, herkesin erişebildiği bir zeminde tartışılması. Dialog gibi ağların en rahatsız edici yanı, tam da bu zemini bypass etmeleri -tartışmayı kamusal alandan çekip, davetiye ile girilen bir otel salonuna taşımaları.
Sızan belgelerde beni en çok düşündüren şey "Üçüncü Dünya Savaşı" başlıklı oturum değildi. Yapay zekâ da değildi. Hatta "Bir Tarikat Kur" (Build-a-Cult) başlığı bile değildi -ne kadar tuhaf görünse de.
Asıl dikkat çekici olan, katılımcıların kendi aralarında puanlandığı iddiasıydı: kimin kiminle oturacağına algoritmaların karar vermesi, insanlar hakkında ayrıntılı kişisel dosyaların tutulması. Bir zamanlar "kim kiminle tanışır" sorusu tesadüfe, sosyal beceriye, bazen de doğrudan hiyerarşiye bırakılırdı. Şimdi bu sorunun cevabını bir skor belirliyor.
Bugün sosyal medya bizi puanlıyor. Bankalar kredi notu veriyor. Şirketler performans skoru çıkarıyor. İşe alım süreçleri bizi otomatik filtrelerden geçiriyor. Bunların hepsi artık sıradanlaştı, neredeyse kanıksadık. Ama şimdi görüyoruz ki seçkinler de birbirini puanlıyor -üstelik bunu, tam olarak "sıradan insanları" değerlendirmek için kullandıkları aynı mantıkla yapıyorlar. Belki de içinde yaşadığımız çağın en belirgin özelliği tam olarak bu: insanların fikirlerinden, birikiminden, karakterinden önce verileri dolaşıyor. Önce dosyamız konuşuluyor, biz konuşmadan önce.
Bunda ironik bir simetri var. Teknoloji sektörünün, toplumu "veri" ve "skor" mantığıyla yeniden inşa eden isimleri, kendi aralarında bir araya geldiklerinde de aynı mantığa başvuruyorlar. Sanki eşitlik fikrinden değil, optimizasyon fikrinden başka bir dil bilmiyorlar.
Fransız düşünür Michel Foucault, modern iktidarın yalnızca yasak koymadığını söyler. İktidar, bir şeyi engellemekle, bir kapıyı kapatmakla sınırlı değildir; aynı zamanda bilgi üretir. Kimin önemli olduğuna, kimin dinleneceğine, kimin masaya oturacağına, kimin dışarıda kalacağına karar verir. Foucault'ya göre iktidar, üzerimize bir gölge gibi düşen dışsal bir güç değil; bilgiyi, normalliği, "kimin konuşmaya değer olduğunu" tanımlayarak içimizde de işleyen bir mekanizmadır.
Bu mekanizma artık yalnızca devletlerde işlemiyor. Büyük teknoloji şirketlerinde de işliyor, yatırım fonlarında da, kapalı ağlarda da. Belki de iktidarın yeni adresi tam olarak burasıdır: ne bir başkanlık sarayı, ne bir parlamento kürsüsü, ne bir genelkurmay binası. Havalimanına yakın bir otelin konferans salonu, imzalanmış bir gizlilik sözleşmesi, kişisel e-posta adresiyle yapılan bir kayıt.
Hannah Arendt, iktidarın aslında güçten farklı olduğunu söylerdi: güç bireyseldir, iktidarsa ancak insanlar bir arada eylediğinde ortaya çıkar. Bu tanımı bugüne taşırsak, Dialog gibi ağların asıl tehlikesi belki de kişilerin zenginliği ya da etkisi değil, bir araya gelerek ortak bir "gerçeklik tanımı" üretmeleridir -kamunun hiç haberi olmadan.
Elbette her gizli toplantı bir komplo değildir. İnsanlar özel toplantılar yapabilir, şirketler strateji geliştirebilir, akademisyenler kapalı çalıştaylar düzenleyebilir. Bunların hiçbiri tek başına sorun değil; mahremiyet ve özel alan, sağlıklı bir toplumun da ihtiyaç duyduğu bir şeydir.
Sorun, milyonlarca insanın hayatını etkileme potansiyeline sahip fikirlerin, yalnızca küçük ve seçilmiş bir grubun dolaşımında kalması. Bir yapay zekâ düzenlemesi, bir savaş stratejisi, bir teknoloji yatırımı -bunlar hakkında konuşulan ilk cümleler, genellikle kamuoyunun asla duymayacağı bir odada söyleniyor. Kamusal tartışma, çoğu zaman zaten alınmış bir kararın meşrulaştırılması aşamasına indirgeniyor.
Çünkü bilgi güçtür; bilgiye erişim ise iktidarın en görünmez biçimidir. Bir toplantıya kimin davet edildiğini bilmemek, aslında o toplantıda neyin konuşulduğunu bilmemekten çok daha derin bir dışlanmadır -çünkü gündemin kendisi bile bizim bilgimiz dışında oluşuyor demektir.
Belki de artık asıl soruyu değiştirmemiz gerekiyor. "Bu toplantılarda ne konuşuldu?" sorusu kadar önemli bir başka soru daha var: Neden dünyanın geleceğine dair en kritik tartışmaları izleyemiyoruz? Neden bu tartışmalara katılmak, bir davetiyeye, bir tanışıklığa, hatta bir algoritmanın onayına bağlı?
Demokrasi yalnızca oy kullanma hakkı değildir. Demokrasi, kimin konuştuğunu bilme hakkıdır; hangi fikrin nerede, kimler tarafından şekillendiğini takip edebilme hakkıdır. Ve bazen kapalı kapılar ardında yapılan en önemli şey, alınan kararlar değil, kimin o kapının dışında bırakıldığıdır. Çünkü bir toplantının gündemini belirleyen, çoğu zaman o toplantıda söylenenlerden daha fazla iktidar taşır -ve o gündem, biz fark etmeden, bizim de yaşamımızı biçimlendirmeye başlar.

