Donald Trump’ın ikinci defa yönetime gelişi ile birlikte ABD’nin Ortadoğu politikalarında önemli değişikliklerin işaretleri ortaya çıktı. Ancak bu işaretlerin bundan çok daha uzun bir geçmişinin, köklerinin olduğu kesin.
Zannedersem bu dönüşümün işaretleri İran savaşı ile birlikte Ortadoğu’da ABD üslerinin herhangi bir şekilde işe yaramadığı, hatta tam tersine bir kırılganlık yarattığının anlaşılmasından çok daha öncelere, Büyük Ortadoğu Projesi’ne uzanıyor.
Ancak en önemli işaretler Suriye’de yönetimin Türkiye’nin HTŞ’ye verdiği destekle değişmesinden sonra ortaya çıktı. Bu gelişme yeni güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceği ve bunda Türkiye’nin nasıl bir rol alacağının en önemli işaretiydi. Bugün de sıklıkla bölgede “Türkiye’nin önüne çıkan fırsatlar”dan söz edilirken bu yeni güvenlik mimarisine işaret ediliyor olmalı.
Türkiye’ye biçilen bu yeni –ya da eski, yakın bir geçmişi olan- rol ne olabilir?
Tom Barrack’ın bu yeni dönemde Türkiye Büyükelçiliği yanında Suriye ve Irak “Başkanlık Özel Temsilciliği” görevini üstlenmesi ve ülkelerle yürütülen temaslarda ABD’nin bölgedeki en üst düzey yetkiye sahip olması bu açıdan bir fikir veriyor: “Soğuk Savaş” döneminin Türkiye’yi de etkileyen –dayatılan- demokratik kriterleri yerine öncesine dönmek, yeniden bir tür “İmparatorluk Sonrası Coğrafyası”nın küresel bir aktörü olmak!
Bu “neo-oryantalist” proje ile Türkiye’nin bir ulus-devlet olarak kendisini yeniden algılamasının, ya da yeniden keşfetmesinin ideolojik ve politik zemini hazırlanıyor. Bu açıdan bakıldığında bu “neo-oryantalist” projenin -ya da bugün yeniden tanımlanan “İmparatorluk Sonrası Coğrafyası” tanımının- hiç şüphesiz 2. Dünya Savaşı sonrasında gene ABD önderliğinde inşa edilmeye çalışılan -ve bugün Trump yönetimi tarafından açıkça sona erdiği ilan edilen- demokratikleştirilmiş rejimler ile bir biçim benzerliği yok.
Türkiye siyasetindeki son gelişmelerin de bu neo-politik kamusal alanda tasarlanmaya çalışıldıkları düşünülebilir. Nedir bu “neo-politik” kamusal alanın özellikleri?
Kestirmeden cevap, “neo-klasik bir dünya” içinde politik rejimlerin inşa edilmeye çalışılması. Osmanlı İmparatorluğu'nun modernleşme projesi de aslında milletlerin seküler olmayan kamusal alanlarda inşa edilmesiydi. Hamiyetperver sultanların himayesinde kendi kamusal alanlarını inşa eden milletlerin kendi seçkinleri aracılığıyla denetleyeceği ve istikrarlı bir ortam içinde yöneteceği varsayılıyordu. Bu modernleşme biçimi içinde imparatorluğun içinde her millet dini kurumları, yönetimleri aracılığıyla eğitimini, kültürünü, sanatını yeniden icat etti.
İşte bu ortak, seküler bir kamusal alanı olmayan ve bugün Türkiye Cumhuriyeti’ne yakıştırılan yeniden yapılandırma projesi de bu. Dışlayıcı olmayan, ötekinin dışarıda olduğunu ya da kaldığını unutmayan, yani“hamiyetperver” bir devlet otoritesi projesi. Günümüzde Trump ile görüşmede listenin başında olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması ya da “KürtlerleBarış Projesi” bu yeni dönemin ilk işaretleri olarak görülebilir. Bunların her biri eski ulus-devletin politik formatını değiştiren girişimler.
Tıpkı Ortodoks modernleşmesinde siyasal elitin Bizans’ı keşfetmeleri (19. yüzyılın başında keşfedilen Bizans elbette ki doğuştan Neo-Bizans’tı), ya da sonrasında Neo-Osmanlı adını alan İmparatorluğu ayakta tutma projesi (ki bu "self-oryantalist" , yani kendisini oryantalize eden proje sonradan “1. Milli” olarak adlandırıldı) ya da arınmacı, Türkçü, İstanbul merkezli “1. Milli” projesini tasfiye etmeye çalışan “2. Milli”projesi… Bunların hepsi farklı soylulaştırma katmanları olarak ulus-devletin hafızasındaki izleriyle yaşıyormuş gibi yapmaya devam ettiler. Ancak başlarına “Neo”, yani “Yeni” etiketi konduğu için gerçekte yalnızca ve yalnızca kopyaydılar.
Şimdi kendi kendimize bir soralım: Bu alanın -elbette ki içeriden değil ama dışarıdan bir bakışla ya da farkındalıkla- görülen ideolojik, yani politik maddi pratiklerin kalıcı özelliği nedir? Kültürel kamusal alanlarının sekülerleşmeye dirençli olmaları. Yani iktidarların düşünce, fikir üretimi alanını kontrol altında tutmaları. Ondan önceki siyasal oluşumlar da, Ak Parti'de adım adım iktidara yürüyebilmek için sivil alana doğru bir genişleme stratejisi izlediler. Yerel yönetimlerden muazzam bir kaynak transferi sağladılar. Medyayı, hukuku, üniversiteyi, sivil toplum kuruluşlarını bağımlı hale getirmeye çalıştılar. Yandaşlarıyla küresel sermayenin imtiyazlı ilişkiler kurmasına, yakın çevrelerinin enerji, silah sanayii, sağlık, turizm, lojistik, madencilik gibi kamu gücüyle elde edilen ayrıcalıklarla güçlenmesini amaçladılar.
Bu yakın tarihte yaşananlar acaba bize neyi hatırlatıyor?
Bu modelin aslında daha önceki milli burjuvaziyi kurma girişimlerinden, ya da Türkiye’de devletin sivil alanı düzenlenmesi için kullanılmasından hiç bir farkı yoktu.
Peki bunun işaretleri nasıl ortaya çıktı? Sondan başlarsak, 28 Şubat Süreci bu durumun önemli bir göstergesiydi. Bugün de zannedersem bugün siyasette yaşanan krizle ve küresel bir proje olarak sunulan “yeni -oryantalist” formatla bu krizin önemli işaretlerinden birini yaşamaktayız. Sivil alana bu kadar sızan, imtiyazlarla güçlenen, muazzam bir rantı kontrol eden bir iktidarın demokratik seçimler ile değişebileceğini hayal ediyoruz. Ancak farkına varmamız gereken şey, ya da bu yaşanan krizlerin bize gösterdikleri yalnızca sistemsel bir siyasal sorunun semptomları.
Bu konuya zannedersem “maskeli balo” yakıştırması yaparak, Eser Karakaş değindi.
Neo-klasik siyaset dünyasında demokratik seçimlerden, hukukun üstünlüğünden söz etmek çok zor. Çünkü her biri ayrı bir millet gibi inşa edilen sekülerleşmemiş kamu sistemlerinde seçimlerle kriz yaşanmayan bir demokrasiden, hukukun üstünlüğünden söz etmek mümkün değil.
Neo-klasik kamusal alan içinde ayrışmış topluluklar adeta ilan edilmemiş bir iç savaş ortamı yaşıyor. Doğal kaynakları, şehirsel değerleri, devlet imkanlarını, ayrıcalıklarını kullanarak yağmalıyor.
Türkiye’de 1980’ler sonrası, darbe koşulları içinde ilk defa çevre ve şehir hareketleri ortaya çıkarken “Yeşil Dayanışma” adlı Cihangir Bilsak’ta toplanan sivil girişime katılan Hrant Dink’in de işaret ettiği mesele de zannedersem buydu: “Topluluklar birbirleriyle savaş yaşarlarken, birbirlerini ezmeye çalışırlarken çevreyi korumak, şehrin mimari mirasına sahip çıkmak diye bir öncelik olmaz. Böyle bir şiddet ortamında herşey araçsallaşır.”
Sistemi değiştirmek için bir mücadele vermeden seçimlerle ve siyasal sembolik alandaki tercihlerle bu politik sorununun çözüleceğini hayal etmek mümkün değil. Böyle bir mücadele içinde olmak, hatta haklı olmak şimdi bu yaşanan kriz ile karşımıza çıkmış gibi duran bu temel politik meseleyi örtbas etmeye yaramamalı.
Türkçede bu durumu açıklayan çok güzel deyişler var. Bunlardan biri de “takke düştü, kel göründü”.
Hadi bakalım, eğer bu ülkede gerçekten demokrasi istiyorsak, şiddetsiz ve yağmalanmayan bir yaşam çevresi hayal ediyorsak, acaba önce biz kendi imtiyazlarımızdan vaz geçebilecek miyiz?
Unutmayalım: Türkiye’de şiddetle inşa edilmiş olan bu “neo-klasik” kamusal alanı elde ettiği mücadele deneyimleri ile -deyim yerindeyse yapı-söküme uğratan- bağımsız girişimler, entelektüel bir miras var. Önümüzdeki dönemin ve ülkenin geleceğinin bu deneyimin maddi pratiklerini geliştirecek siyasal oluşumlara, yapılara bağlı olduğunu düşünüyorum.
Bu yaşanan krizin yakın tarihin de bize gösterdiği gibi bize sunulan formatla, neo-klasik siyasetle, karşı çıkmakla aşılması mümkün değil. Bu meselenin çözümü yalnızca kopyaların, bir stil paradigmasına dönüşen siyasal akımların, “neo”ların sundukları kamusal alanda değil. Yaşanan siyasal kriz ancak temsil, sınıf perspektifi farkındalığına sahip olanların yarattıkları, paylaştıkları evrensel ilişkiler, deneyimler içinde kalıcı bir fırsata dönüşebilir.
