Ortadoğu’da BOP adıyla yeniden tasarlanan, siyasal sınırlar uzun yıllar sonra bir kez daha gündemde.  Türkiye’yi Bölgede yeniden konumlandırma çalışmalarının, hızlandığı anlaşılıyor. Kamuoyunda ve özellikle siyasetin gündeminde, gereken karşılığı bulamayan son gelişmeleri, Bölgeden sorumlu ABD B.Elçisinin demeçlerindeki vurgulardan izlemek mümkün.

Bölgede 2.Dünya Savaşının ardından, siyasal ve askeri dengeler değişiyor. Gelişmelerin odağında, Türkiye’nin de yer alması kaçınılmaz hale geliyor. Aslında Ortadoğu’da  günümüzden binlerce yıl öncesine uzanan, ticari ve askeri ilişkilerin, 21.YY boyutlarında bir kez daha yinelendiği söylenebilir. Sayısal teknolojide erişilen akıl almaz gelişme, sessizce günlük yaşamımıza giren, yapay zeka destekli algı yönetimi teknikleri, tarihçilerin “Eski Dünyasını” bir kez daha uluslararası diplomasinin odağına yerleştirdi.

ABD gizli servisinin devşirdiği, radikal İslamcı bir militanın Suriye’de devlet başkanlığına getirilmesinin ardından, Ortadoğu’da   Türkiye için tasarlanmaya çalışılan, yapılanma modelini anımsayalım.

Etnik kökenleri; “Türk, Kürt ve Araplardan” oluşacak, bir milletten söz edildi. Oysa İktidar açısından – belki- kısa bir süre için Bölgede üstünlük sağlandığı izlenimi doğuracak, bu yaklaşımın benzerleri bu topraklarda yıllar önce  yaşandı. Osmanlı İmparatorluğun tasfiyesi ile sonuçlanan, gelişmelere kısa bir bakış, günümüzde düşünülen demografik tasarımın, ileride yaratacağı sonuçlara ilişkin ipucu verebilir.

II. Abdülhamit  93 Harbi olarak adlandırılan, Osmanlı-Rus Savaşı boyunca Kırım ve Tuna’nın kuzeyindeki toprakların  elden çıktığını, Balkanlardaki üstünlüğün yitirildiğini, tahta çıkmadan çok önce  fark etmiş olmalıydı. Özellikle Osmanlı tarihinde ilk kez devlet başkanı kimliğiyle, Fransa başta Avrupa’yı ziyaret eden amcası Abdülaziz ile katıldığı gezide,  bu ülkelerdeki gelişmelerden hayli etkilenmişti.

Abdülaziz ve V. Murat’ın kısa süren saltanatının ardından, uzun süren iktidarı boyunca, merkezi İstanbul’da, ağırlığı  Balkanlar ile Orta Avrupa’da konumlanan, Osmanlı devletinin yörüngesini  Ortadoğu’ya çevirmeye çalıştı. Fransız İhtilali (1789) ile  tasfiye edilmeye başlayan, Avrupalı  hanedanların kaderlerini paylaşmak istemeyen, 3.Selim ve ardından 2.Mahmut’un radikal tutumlarının sonucu değiştiremediğini görmüştü.

Abdülhamit’in başlattığı süreçte; çoğunluğu Sünni İslam ve Araplardan oluşacak yeni tebaasında , imparatorluğun Hristiyan tebası ( Rumlar  ve Ermeniler) etkilerini kaçınılmaz olarak yitireceklerdi. Padişah Sünni Müslümanların halifesi olduğunu da hatırlamıştı.

Ancak mali konularda; aralarında Yunan ayaklanmasının ardından Osmanlı vatandaşlığından çıkan, Zarifi başta yabancı bankerler ile yakın ilişkilerini korudu.  Dış borçla yapılan, limanlar ve demiryollarında hisseler alarak, kişisel servetini kayda değer ölçülerde büyüttü.

Kuşkusuz gezdiği ülkelerdeki  gelişmelerden etkilenmişti. Tahta geçince eğitim ve daha önce başlatılan kamu kurumlarının yapılanmasına katkıda bulundu. Üyesi olduğu hanedanın ülkenin geleceği yerine, kendi iktidarlarını uzatmayı önceleyen, geleneksel  yaklaşımını sürdürdü. Yürütmeyi merkezde ve ellerinde tutma arzusundan geri adım atmadı.

Dünyayı  saran  paylaşım savaşını, merkezde topladığı yetkilerle  kaybetmeyeceğine inanmış olmalıydı. Başlatılan meşruti yönetimden rakiplerini tasfiye ederek, kısa sürede vaz geçti. Mithat Paşayı kurdurduğu, ünlü  “Yıldız Mahkemesinde”  idama mahkum ettirdi. Ancak infaz yerine baskılar karşısında sürgüne gönderdiği, Taif’ te boğdurduğu söylenir. 31 Mart ayaklanmasından sonra tahttan indirilirken, direnmedi. Sürgün edildiği Selanik’teki Alatini Köşküne giderken, yanına annesinin hediye ettiği, gümüş zarf içindeki kahve fincanları dışında Saraydan hiç eşya almadığı bilinir.

Ortadoğu’da yaşadıklarımız; yüzyılı aşkın bir sürenin sonunda, İbn-i Haldun’un  “coğrafya kaderdir” tezinin doğruluğunu, farklı boyutlarda bir kez daha gösteriyor.

Ekonomideki çöküşü, ABD Başkanı ile kurulan özel ilişkilerle önleyeceğini sanan iktidarın, eski müttefikimiz ile dayanışarak, siyasal geleceğini güvenceye alacağına ilişkin varsayımlar ise  tartışılamıyor. Ortadoğu; Cumhuriyetin kurucu kadrosunda yer alan, Osmanlı subaylarının 1.Dünya Savaşında yakından tanıdıkları, siyasal coğrafyadır. Kuşkusuz günümüze kadar gelen, Bölgeye ilişkin anılarından çıkarılacak dersler vardır.

Özellikle Kılıçdaroğlu’nun kişisel hırsını sergileyen, tutumu yüzünden Bölgedeki son gelişmelerin Türkiye’ye olası etkileri gündemde yeterince yer  bulamadı. iktidar ile halkın gündemleri farklılaştı. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in tavrı ve gittiği yerlerde halktan gördüğü olağanüstü ilgi, Kılıçdaroğlu’nun dolaylı desteğinin  Türkiye’nin BOP eksenine yönelmesine yetmeyeceğini gösteriyor.