Bugün geçenlerde izlediğim 2026 yapımı bir filmden bahsedeceğim. Good Luck, Have Fun, Don’t Die.

Hayatımda izlediğim en özgün zaman yolculuğu yapımlarından biri olan filmin starı Sam Rockwell. Ve efsane oyunculuğunun da hakkını veriyor. Yan rollerde oynayan hiç kimse de ondan geri kalmıyor.

Rockwell’in karakteri isimsiz bir adam. Gelecekten gelen biri. Gecenin bir vakti tıpkı Hopper’ın Night Owl resminden fırlama bir gece kafesine aniden girerek “bu bir soygun değildir” diye bağırıyor.

Üzerinde radyasyondan korunmak için kullandığı tuhaf muşamba giysinin altında paltosu, bir hermit gibi giyindiği başlığı, birbiriyle uyumsuz ayakkabıları ve elinde bomba düzeneğine benzeyen bir düzenek ile herkesi korkutuyor. Kimse ona inanmıyor tabii.

Ve İsimsiz Adam hakikati onlara bağırıyor. Gelecekte herkes, ellerinde bulundurduğu cep telefonuyla, insanların bir dönem bilgi alışverişi için kullanmaktan başka artık 10 saniyelik endorfin ve dopamin depolarıyla doldurduğu mobil internet olayının gelecekte bir tanrı figüründeki yapay zekayı yaratarak onları köle edeceğini söylüyor ve bu köleliğe karşı bir ayaklanma için kafede bulunan bir grup kişiyi seçiyor.

Bu yapay zekâ tanrısını yaratan ise bir çocuk; bu çocuğun aslında önceden seçilmediğini filmin süreci içerisinde öğreniyoruz. Yalnız bir sorun var; İsimsiz Adam bu kalkışmayı aynı kafeden topladığı çeşitli insanların kombinasyonlarıyla daha önce defalarca denemiş ancak tam çocuğun evine geldiğinde başarısız olmuş; çünkü çocuğu engellemek için yapılan her kalkışmada farklı düşmanlar karşılarına getiriliyor; Yapay zekâ sanal gerçeklik kullanarak zamanda yolculuk yapmak suretiyle devrimcilerin karşısına her devrim teşebbüsünde farklı düşmanlar getiriyor.

Bu filmdeki kurguda ise bu ellerinden cep telefonlarını düşüremeyen zombi gençlerden oluşan bir ordu ve yavru kedilerden oluşan vücuduyla dev bir kedi. Yan karakterlerin film boyunca izlediğimiz hikayelerinde de işin bu noktaya gideceğini fark ediyoruz. Örneğin İsimsiz Adam’ın bu yapay zekaya karşı seçtiği ekipten biri olan öğretmen karakterimiz, ilk defa çalışmaya başladığı okula geldiğinde dersteki tüm öğrencilerin esrarengiz bir şekilde telefona kilitlenmesine yol açan bir uygulamaya baktıklarını görüyor.

İsimsiz Adam kafeye geldiğinde şunları söylüyor; “gelecekte hepiniz elinizdeki telefonlar sayesinde aptallara dönüşeceksiniz ve bu aptallığınız bir yapay zekâ doğuracak!”

Platon’un Mağara Alegorisi’nden, Descartes’ın Cin’ine kadar uzun tarihi olan bir felsefi konsept; bir uyarıcının ya da bir fikri uyanışın insanların zihni esaretinden kurtarması. Ancak burada felsefi bir tema olmakla birlikte çok açık bir psikolojik sürecin geliştiğini görüyorsunuz. İnsanların teknoloji sayesinde giderek aptallaşmasının getirdiği ağır bir apati ve duyarsızlaşma hali.

Kitap okumuyoruz, her şey görsel ve hiçbir şey kalıcı olmuyor. Şifahi kültürün ateş başında dinlenen karakteri bir zamanlar kahvehanelerde soba başında dinlenen yaşlı adamla temsil edilmekteyken, şimdi çok az kişi onu dinliyor.

Burada endişe verici olan şey kavramların kalıcı bir öneminin kalmaması. Herkesin dilindeki her şey uçup gitmeye pek meyyal oluyor; eskiden bir söz vardı, verba volan scripta manent. Söz uçar yazı kalır. Şimdi yazı bile uçuyor. Yazının eski ehemmiyetinin kalmaması ise insanların önünde izlediği o telefonların onlara verdiği dikkat suresiyle doğru orantılı oluyor.

Ben karakter olarak verilen randevuya bir beş ya da on dakika da olsa sürekli geciken bir insanım. Eskiden bu büyük bir meseleydi. Şimdi insanlar randevu süresince oyalanacak ve sıkılmayacak bir şey buldukları için kimsenin beni uyardığını görmemek benim için bir avantaj olsa da bana tuhaf geliyor.

Daha da ilginci, bir akıllı telefon sahibi olmama karşılık bu telefonu müzik dinlemek hariç hiçbir amaç için kullanmadığım ve hiçbir sosyal medya uygulamasına üye olmadığım için çok yabancı hissediyorum. Ne Instagram ne X ne de başka herhangi bir uygulamam yok ve insanların “ben film izlerken sıkıldığımda telefona bakıyorum, kitap okurken sıkıldığımda telefona bakıyorum” demesi benim için son derece yabancı bir olay.

Sohbet esnasında telefona bakmak bana inanılmaz itici ve kaba geliyor. O insanla konuşmak istemiyorum. Eğer bir telefon nispetinde dikkati hak etmediğimi düşünüyorsam o kişiyle sosyal bir ilişki kurmanın da anlamı yok gibi geliyor.

Sıkıcı olma niteliğimizi kaybettik. Ve sıkıcı olamamak demek hiçbir şey üretememek demek. Bu kadar eğlenceli olmanın ise benim anladığım lügatte tek bir karşılığı var: Aptal olmak. İçeride tamamen özgüvensiz, kendi öz benliğini yitirmiş insanlara dönüşürken dışarıda eğlenceli görünerek bu aptallığımızı tamamen pekiştiriyoruz.

Good Luck, Have Fun, Don’t Die tam da günümüz dünyasının bu durumuna yönelik bir satiri içeriyor. Tepkisiz hale gelme, sahte bir dolu eğlencenin bizi doyuracağını sanma, dünyanın gerçek problemlerine karşı apati geliştirme bizi bomboş ve iğrenç varlıklar yapıyor.

Gözünüzün önünde iktidarlar şirketler aracılığıyla dikta rejimlerini genişletiyorlar. Farkında mısınız bilmiyorum ama elimizde kuvvetli bilgisayarlar olmasın, her şey üyelik ve bulut sistemler üzerinden olsun istiyorlar. Belki de büyük firmaların son kullanıcıya satılan cihazların işlem kapasitesini “bellek krizi” gibi çeşitli bahanelerle düşürmesinin de ardında bu sebep yatıyor. Bunlar gelecekte tasarladıkları, her şeyi bilen panoptik bir sisteme doğru bizi götürmeye çalışan bir dijital iktidar sisteminin öncüleri.

Artık savaşlar birebir süngüyle kazanılmıyor; o izlediğiniz, yankı odalarında saplanıp kaldığınız her şey size bir Foucault Sarkacı gibi geri geliyor. Onlar sizin için biçilmiş, size özel yapılmış olduğundan farklı bir şey görmeniz neredeyse imkânsız.

Bir zamanlar inanılmaz çeşitliliğin olduğu internet yavaş yavaş monoton bir bilgi aktarımı sürecinin mecrası haline gelmeye başlıyor. Belki o hâle çoktan geldi. Yapay zekâ ile ilgili korkulan tahminlerin hiçbirisinin gerçekleşmeyeceğini söylüyordum; en korkulan tahmin insanların yapaylaşmasıydı ve asıl bence gerçekleştirilmesi gereken hedef buydu. Bence insanlık hızlı bir şekilde buna doğru gidiyor.

Bu bağlamda filmde Rockwell’in oynadığı karakterin kinik tavrı çok önemli. O diğer insanlar gibi değil, pejmürde kılığı, gelecekten gelmiş olsa da gördüğü bugüne karşı hissettiği tiksinme tavrı ve tamamen odaklanmış ve adanmış varlığı onu herkesten farklı yapıyor.

Bizim böyle bir tavrı geliştirmeye ihtiyacımız var ve bu konuda gecikiyoruz. Bizim insanları sözde onaylamamıza ihtiyacımız yok; onların varlığını yapay bir hümanizm ekseninde tartışmamıza da. İhtiyacımız olan şey insanlık ülküsünün giderek bu yapının içinde eridiğini kabul etmek.

Sapkın, olmaması gereken ve aptalca bir vahdet-i vücut ile karşı karşıyayız. Benlikler, zihinsel ajanlar olarak giderek var olan bir yapının içinde fena ile malul olma durumuna eriyorlar. Bu herhangi bir şekilde bir tanrısal sükûnet, Samsara’dan kurtulmak için varılan bir Nirvana noktası değil. Bu insan zihninin biricikliğinin modern dönemden başlayan en pik noktada olabilecek en monoton, üretim bandının tek tornasından çıkacak şekilde tekrar biçimlenmesi anlamına geliyor.

Dünyada önemli siyasi değişiklikler çok kolay kabul edilirken tam aksine filanca dizinin karakteri ya da önemsiz herhangi bir konuda çok fazla vaveyla koparılıyor. Modern internet düzeninin paterni insanların onları birinci dereceden ilgilendiren konularda konuşmaması üzerine kurulu gibi adeta.

Ve bu düzenin bir sloganı var; İyi şanlar, keyfini çıkar ve sakın ölme.