Ayrılık diye bir şey yok. Bu bizim yalanımız. Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var. Çok hoşuma giden bir sözdü. Beni düşündüren, zihnimi zorlayan şeyleri severim; ta ki işin içinden çıkamayacak hale gelip nefretle dolup taşana kadar. Ondan sonra bir sonraki zorluğu bekler, yaşadıklarımı unutup bu engeli de kucaklarım. İnsanoğlu ne kadar da aciz kendi belleğine karşı bile!
İnsan olmak ne zor şey! Bağlanmak çevrendekilere, dostluğa muhtaç olmak... Sevmek insanları, ne acı verici şey! Ve her şeyden de öte onlardan “ayrılmaya” mecbur kalmak.
Bir yanım inanmıyor buna, ayrılığa inanmıyor. Kalmak isteyen kalır fikrinden gelmiyor bu inancım, ayrılığın tanım belirsizliğinden geliyor.
Geçen sene bir hocam faşizmi tanımlarken bu kavramın oldukça ince bir ideoloji olduğunu, bir başka kalın ideolojiye tutunmadan tek başına ayakta duramayacağını söylemişti. Faşizm siyasetteki anlamıyla tanımlanması zor, ince, belirsiz bir biçime sahip bir ideolojidir. İşte ben de ayrılık hakkında böyle düşünüyorum sanırım. Ne olduğunu tam olarak asla anlamadığımız bir sis bulutu. Ayrılık, anlamları itibariyle şu şekillerde açıklanabilir: Ayrı olma durumu; birinden uzak düşme; firak, firkat; düşünce, görüş veya duygu arasındaki uymazlık; mübayenet; evlilik birliğinin yargıç kararı ile geçici bir süre için kaldırılması.
Bizim aklımıza nedense hep birinden ayrılmak geliyor bu ifadeyi duyunca. Ki ilişkisel ayrılıkların da bin bir çeşidi yok mu? Ölüm mesela? Ölüm de bir çeşit ayrılık değil mi? Ya da hala beraberken de ayrılmıyor muyuz bazılarından? Ya da bazen ayrıldıklarımızla yine de beraber olmaya devam etmiyor muyuz kalben? Tamamen hayatımızdan kaybolup giden insanlar bile hafızamızda en ufacık bir iz bırakmadan mı yok oluyor? Ya o kalan hatıralar, onlar ayrılığın bir parçası değil mi? İnsanlar hep aşkın tanımsızlığından bahsediyor da niye kimse ayrılığın belirsiz kalıbından bahsetmiyor? Aşk konuşmak heyecanlı da ayrılık konuşmak acı mı? Biri öbüründen daha mı gerçek? Ayrılık sahi ne demek?
Şimdi karşıma geçip bana sorsalar diyorum ayrılığı, anlatabilir miyim acaba? Kontrol edemediğim her şey zihnimi de bedenimi de acıyla kıvrandırır. Ayrılığı ne kadarıyla kontrol edebilirim diye düşünüyorum sonra. Yalnızca getirdikleriyle mi yoksa henüz getirmedikleriyle de mi? Ya da mekanlardan ayrılmak, insanlardan ayrılmaktan daha kolay mı gerçekten? Benim hep uzun süre parçası olduğum mekanlara karşı duygusal bir bağım olmuştur; öyle ki her tanıdık çevreden ayrıldığımda içime bir hüzün dolar, sanki kalbim bu kadar hissetmeye dayanamayıp her an paramparça olacakmış gibi hissederim. Ağırlaşan yüreğim beni ayaklarıma doğru, toprağa doğru çeker de doğrulamam.
Görmeye dayanamadığımız insanlar olduğu gibi mekanlar da yok mudur? Ya da gördüğümüzde bize bir şeyler hissettiren insanların karşılığı, aynı hisleri vücudumuzun her bir hücresinde hissettiren mekanlar değilse nedir?
Liseden mezun olduğunda içine dolan melankolinin, dostlarından ayrılıp dünyanın öbür ucuna giderken tek mal varlığın olan elinde kalan anılara sıkı sıkı sarılışın, anneni kaybettiğinde bir çocuk gibi ağlayışın, ilk defa kalbinin kırılmasının, sen olduğun yerde dururken karşındakinin gidişini izleyişinin, kendi topraklarından zorla koparılmanın, ailenin gözlerinin önünde parçalandığını izlemenin adı ayrılık değilse nedir? Eğer öyleyse de bu kavramın kapsama alanı tam olarak nedir? İncele incele yok olmaya yüz tutan ve şeffaflaşan geniş bir alana yayılmış bir fikir mi yoksa daha kalın bir hissin küçük bir alanın üstünde durması mı?
Peki, tüm bunları bir kenara bırakalım. Tarif ettiğimiz hiçbir duygunun adının ayrılık olmadığını düşünelim. Ayrılık diye bir şey hiç olmamış, tüm bu yaşadıklarımız başka hislerle ilişkiliymiş ya da bambaşka isimlere sahipmiş diye düşünelim. Ayrılık kavramı, inanılacak bir şey değilmiş çünkü zaten hiç var olmamış gibi. O zaman, şimdi, mayıs ayının ortasında, bu ne idüğü belirsiz havalarda içime düşen cehennem gibi ağır ateşin sebebi ayrılık değilse ne peki?
İngiltere’de mayıs ayında havalar, ikizler burcudur. Aynı gün içinde hem deli gibi yağmur, hem rüzgar, hem güneş, hem sis… Ne ararsanız bulursunuz. Hatta bazen bunların hepsini aynı anda bulursunuz. Her gün bir sürpriz yapar gökyüzü size, neye uyanacağınızı asla bilemezsiniz. Yalnız, bilinmezlik denizi uyanınca da bitmez. Dışarı çıkarsınız, çünkü sapsarı güneşi görmüşsünüzdür bir kere. Ancak yarım saate kalmadan bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlar.
Sonra bu kadar değişkenlik ve belirsizliğin arasında, bir anda gidecek biri girer hayatınıza. Gideceğini bildiğiniz biri. Sonra beklediğiniz üzere gider. Ama üzülürsünüz. Hiç beklemediğiniz kadar hem de. Bu kişi, hayatınıza yalnızca gitmek üzere giren kişi, gittiği için ona kızgın olamazsınız da. Kendinize kızmaksa kolaydır, orda bir köşede öylece bekler sizi. Bu eylem acımasızdır ama bundan da öte anlamsızdır. Kendinize kızmamalısınız çünkü gidecek olan insanlar gider. Ne yaparsanız yapın onları tutamazsınız. Beklediğiniz şeyler kadar hiç beklemediklerinizin de sizi üzdüğünü fark edersiniz. Mayıs’ın İngiltere’de tutarsız olmasının, beklediğiniz “ayrılıklar”ın gerçekleşmesi kadar canınızı yaktığını fark edersiniz.
