Geleceğe Dönüş filmleri serisi genellikle eğlenceli ve aksiyon içeren anlarıyla bilinir. Sadece eğlenceli olmakla kalmaz, nöronlarımızı zaman yolculuğunun akıl almaz paradokslarıyla yakar ve izlerken bir yandan bu nasıl mümkün olur diye kendimize sorarız.
Sadece hikayesinin bu özellikleriyle değil aynı zamanda da film yapım tekniği anlamında da eşsiz filmlerdendir bu serinin filmleri. Müzik, kurgu, oyunculuk, filmin içerisine akıllıca yerleştirilmiş tekrarlar; bir filmin özellikleri konusunda ne söylerseniz söyleyin, bu filmlerin hepsinden olumlu not aldığını fark edeceksiniz.
Ancak benim aklımda filmden bir şaka kaldı. 1985 yılından 1955 yılına giden Marty, 1985’te bir şeyin yoğun ve stresli olması anlamına gelen sokak ağzındaki heavy (ağır) deyimini birden fazla yerde kullanınca, tüm “zamanlardaki” dostu Emmett “Doc” Brown, “Bak yine bu terim; ağır terimini kullandın. Gelecekte her şey neden ağır? Dünyanın kütleçekimi ile ilgili bir sorun mu var?” diye karşılık verir. Doc, Marty’nin burada kastettiğini sadece hem analitik hem literal düşündüğü için değil çok daha eski bir dönemde yaşadığı için de anlamaz.
Bu soru yani “her şey neden bu kadar ağır?” sorusu aslında filmin içerisinde bir şaka olsa da çocukluğu 80’lerde geçmiş çoğumuz için kimi zaman rasyonel düşününce bir anlamı olmadığına kani olduğumuz, kimi zaman da acaba bir hakikati var mı diye kendi içimizde sorup durduğumuz bir sorudur; Her şey neden bu kadar ağır?
Bazı zamanlar durup düşünürüz; bu bir nostaljik hissin sonucu mu? Elbette bir nostaljinin etkisi vardır kaçınılmaz olarak. Çünkü hafızamız hiçbir zaman bir bilgisayar hard diski gibi blok bir veri işleme birimi olmadı. Çoğu zaman arasındaki boşlukları dolduruyoruz. O doldurduklarımızı da çapraz sorgulamayla, başka tanıklıklarla sorguluyoruz ve buna rağmen yanılabiliyoruz. Nostalji bu yüzden bir duygunun parçası olarak kimi zaman ideolojik çerçevede kurulmuş müesseseleriyle, yapılarıyla toplumsal bir “altın çağ” anlatısını da besliyor.
Bu açıdan Nietzsche diğer pek çok konuda olduğu gibi bunda da meseleyi iki konumdan iyi yakalamıştır; nostalji Nietzsche’nin Tarihin Kullanımı ve Suistimali eserinde belirttiği gibi kişiyi oradan oraya gezdiren amaçsız bir hayalettir. Yine aynı eserde Nietzsche nostaljinin kültürleri mummification “mumyalaştırma” kavramına götüreceğini söyler. Kültürler, eski kavramları nostaljiye hapsetmekle onu mumyalaştırırlar ve bu da dekadanın ve çöküşün işaretlerinden birisidir.
Ancak yine de kendime şu soruları sormadan duramıyorum; teknolojinin bu kadar ilerlemiş olması neden hiçbir şeyi kolaylaştırıyor gibi gelmiyor? Bir şeylere ulaşmanın günümüze nazaran çok daha zor olduğu dönemlerde neden daha “hafiftik”?
Çocukken Almanca öğrenirken okuduğum Baron Münchausen şarkısı aklıma geliyor; “gençliğimde fakir ama mutluydum, şimdi her şeyim var ama mutlu değilim.”
Robot süpürgem belki işi benim için kolaylaştırıyor ama ona bakınca ne anlamı var diye soruyorum. Belki de zilyedimdeki mülkiyetin geçmişime nazaran bu kadar çok olması aslında sorunun kendisi. Marx’tan beri adı konulmuş bir hakikatin Fight Club’ta çok güzel belirtildiği gibi; “Sahip oldukların zamanla sana sahip olmaya başlıyor.”
Belki meselenin başka bir ontolojik yönü vardır; bilincin seçimlerle dolup taşması. Modernin özgür iradeli bireyinin önündeki metafizik, teolojik safralar atıldıktan sonra karşısına çıkan sonsuz olasılıklar dünyası…Ve bu dünyanın -belki de tamamen illüzyon olan özgür irade katmanına- bir astar daha atan, özgür seçimlere, sözleşmede serbestlik ilkesine, homo economicus yalanına dayanan sermaye piyasası.
Hiçbir şeyin size artık doğrudan anlatılmaması da eklenebilir; bir şeye üye olmak demek artık onun premium mu deluxe sürümüne mi üye olmak demektir? Size hiçbir şey açık şekilde söylenmez; artık bir hizmeti aldıktan sonra onun münderecatına vakıf olur ve ona göre üye olursunuz.
Size hiçbir şey anlatılma zahmetine de girilmez; müşteri hizmetleriniz, canlı destekleriniz, hepsi YZ’dir. Ulaşılacak pek bir şey de kalmamıştır esasında.
Tüm bunlar kültür ve sanat üretimlerine de yansımıştır. Bugün baktığımızda aslında “ağırlık” olarak hiçbir iddiası olmasa bile en basit Netflix yapımlarının bile başarısız bir “arthouse” takıntısı olduğunu görüyoruz. Müzikler, teknik anlamda müzik özelliğini giderek kaybetse bile daha karanlıklaşıyor. Distopik yapımlar giderek daha da artıyor. Görünürde belirli bir içerik eksikliği belli olsa bile sanki her şey daha gotik bir üsluba ve karanlık bir noktaya evriliyor.
Bu belki de -yine belki diyorum çünkü retroaktif olarak geldiğimiz nokta bu- dönüşümün işaretlerinden birisi. İnsanlık çoğu dönemde olduğu gibi kültürel ve toplumsal bir dönüşüm geçiriyor ve bu dönüşümün bedeli belki de bu ağırlaşma.
Teknoloji de üstelik bu ağırlaşmanın yükünü hafifletmiyor. Tıpta, endüstride, bilimdeki gelişmeler için demiyorum. Bunu günlük hayatımız için söylemek daha kolay. Sanki tüm teknoloji insanın aslında yapması gerekeni yapmasına, kendine vakit ayırmasına, angarya işlerden uzaklaşmasına değil de tam tersine daha da fazla zaman harcamasına sebep oluyor. Kısacası teknolojinin aracı McLuhan’ın deyiminden ödünç alırsak amacın kendisi oluyor.
Daha enteresan bir durum dikkatimi çekiyor; belki de Varoufakis’in dediği tekno feodalizm burada devreye giren bir şey. Varoufakis’in fikrine çok katılmasam da burada ondan daha çok esinlendiğim şey teknolojinin toplumda yarattığı şeyin aslında insanlığın kendi amacını gerçekleştirmesi için itici bir güç olmasından daha çok onu “hımbıllaştıran ve hantallaştıran” bir güce dönüşmesi. Bu da teknoloji “derebeylerinin” köşeleri tutmasını kolaylaştırıyor.
Ağırlığın olmasının nedeni esasında sadece çok şey olması değil; algının maruz kaldığı bilginin inanılmaz derecede artması. Bunu hep söylüyorum; teknolojimiz korkunç şekilde ilerliyor olabilir, bundan 10 sene sonra ne olacağını göremeyeceğimiz şekilde de ilerleyecek gibi duruyor. Ancak insan beyni buna adapte olacak kadar hızlı gelişmeye müsait değil. Yazıp çizmeden öğrenemediğimiz pandemi boyunca çevrimiçi eğitimin sonuçlarından anlaşıldı. Kısa videoların bir şeyi öğretmediği tam tersine aptallaştırdığı da. Okulda kullanılan tahtaların bilgisayarlı olmasının pratikte bazı kolaylıklara yol açtığı doğru olsa bile bir anlamı olmadığı kesin. İnsanlar yazıp çizmeden pratik yapmadan öğrenebilecek varlıklar değiller ve sanki bu teknolojiyle bize dayatılan illüzyon, kafamıza takılacak basit bir kabloyla Matrix’teki Neo’nun kung-fu öğrenmesi gibi bir şeyleri öğrenebileceğimiz illüzyonu.
Ancak beynimiz bu kadar görsel ve işitsel datayı işleyecek kapasitede değil; insan beyni bu bağlamda aşırı derecede faydacı çalışıyor. Siz de bu faydacılığı besleyecek şekilde “en kolayından” gideyim derseniz beyninizle birlikte tembelleşiyorsunuz. Çünkü insan beynini ham haliyle bıraktığınızda sizin için basit bir devre kartından bile daha faydalı olmayacaktır. Onu işletecek, onu çalıştıracak ve ona mücadele sunacak -ister fiziksel ister zihinsel- ortamları yaratmak gerekiyor.
Ama bu sanki ağırlaşmanın sonuçlarından biri olarak çok mümkün görünmüyor; beyin de ağırlaşıyor ve şeyler, nesneler ve onlarla kurduğumuz ilişki de giderek “gerçeğin dışı” ile ilişkilenmeye başlıyor. Bu sebeple benim yapay zekâ tartışmalarında vurguladığım şey yapay zekânın getirdiği dönüşümün tözsel niteliği değil; bunun insanı ne kadar dönüştürdüğü.
Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ını yapay zekâ ile özetlemenin size getirdiği hiçbir anlamın olmamasının sebebi de bundan; esasında mesela o kurgusal anlatının ne gibi bir meseli içerdiğinden çok sizin onunla kurduğunuz ilişki çünkü.
İşte sorunun ekseni de bu ilişki tanımından geçiyor; insanlarla, edebiyatla, sanatla, doğayla kısacası her şeyle kurduğunuz ilişki teknolojinin aracılığıyla oluyorsa ortaya çıkan makas insan beyninin teknolojinin hızına göre geri kalmış yapısıyla kapanacak gibi görünmüyor. Çünkü beyinlerimizin donanımı ve “işletim sistemi” hâlâ “anam-babam” yüz yüze görüşme, dokunma, retorik ve felsefe yapma, sevişme, iletişime geçme, kendimize dost edinme, fiziksel olarak alışveriş yapma ve bununla ilişkilendirebileceğiniz pek çok ilişkiyi bilfiil ve dolaysız tecrübe etme üzerine tesis edilmiş durumda. Ve evet, bu dediğim ilişki kurma biçimleri ve daha benzeri pek çoğunu artık teknoloji bir şekilde yerine getiriyor.
Bunlar elbette yaşlı birinin nostaljik hislerle anlamadığı yeni bir teknolojiyi yermesi anlamında anlaşılmamalı. Belki de daktilo, trenler, telgraf, çamaşır makinesi ilk defa toplumsal hayatta kullanıldığında da benzer yakınmalarda bulunan olmuştu. Ancak burada anlaşılmayan şey, bazı teknoloji gurularının, kanaat liderlerinin de etkisiyle bizim beyinlerimizin de ona göre değiştiği yanılgısında ısrar etmemiz.
Ağırlaştıran şey de bu. Değilse elbette yeni bir MR teknolojisinin YZ algoritmasıyla olası bir kanseri daha da erken teşhis edip hayat kurtarmasına itirazımız yok; ama bunun ehemmiyetini Spotify’ın daha gelişmiş bir algoritmasının bana dinlediğim müzikten daha fazlasını bulmasıyla kıyaslayarak ona bel bağlamak arasında fark var.
Her şey neden ağır? Çünkü bu ilişkileri hafifleten doğrudan insani varlığın mevcudiyetini giderek yitiriyoruz. Ve bu da kendi ağırlıklarımızı kaldırmamız gerektiği anlamına geliyor. Bu kadar atomizasyonun iyi bir sonuca yol açacağını düşünmek zor görünüyor.
