Türkiye Cumhuriyeti 28 Ekim 1923 akşamı “Efendiler yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” sözü ile doğdu. Değil halk Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşları bile o güne kadar olacaklardan habersizdi.Cumhuriyet süreci Atatürk zamanında bile inişli çıkışlı seyretti; çok partili hayata geçiş denemeleri, 1929 Büyük Buhranı, İkinci Dünya Savaşı, çok partili hayat, 27 Mayıs ile başlayan darbeler dizisi, Kıbrıs hadisesi, Avrupa Birliği, Kürt Meselesi ve kimlik tartışmaları, ekonomik krizler, yönetim krizleri, vesayet tartışmaları birbirini izleyip durdu. Bu kadar çalkantı içinde birçok nedenle Cumhuriyet’in tanımına uygun biçimde gerçekten “Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, devleti yöneteceklerin halk tarafından belli bir süre için ve seçimle iş başına getirildiği demokratik bir yönetim şekli” ne bir türlü sahip olamadık. Belki de bunun en önemli sebebi halkın şimdiye kadar başat aktör olarak iktidarı için kendini ortaya koymamasıydı. Mutlak Butlan kararı ve sonrasında yaşananlar halkımızın kendi iktidarını, yani Cumhuriyeti önlenemez biçimde arzu ettiğini ve bu yolda lider olarak Özgür Özel’i gördüğünü net biçimde gösterdi.

Çok yetkili Başkanlık Sistemi Türk sağının her zaman arzu ettiği bir yönetim biçimi olmuştur. Menderes, Demirel ve Özal’ın Sayıştay, Danıştay gibi Osmanlı’dan beri var olan veya yenice geliştirilmiş denge denetleme mekanizmalarından duydukları rahatsızlıkları dün gibi hatırlıyoruz. 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı ağır kriz durumuna iktidarın iki türlü yanıtı olabilirdi; ya denge mekanizmaları daha da derinleştirilip ileri demokrasiye geçilecekti ya da aşırı merkeziyetçi otokratik bir sistem tesis edilecekti. Halktan korkuldu, ikinci yol tercih edildi ve Türkiye tasarımı iyi yapılmamış, toplumda yeterince tartışılmamış bir oldubittiyle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi referandumuna sürüklendi.

Referandumda ben aktif biçimde “Hayır” kampanyasına katıldım. O vakit, CHP ve Kılıçdaroğlu başta dönemin siyasi partilerinin Hayır kampanyasına yeterince katkı vermediğini düşünüyorum; yaptıkları mitingler ve çalışmalar incelendiğinde bu rahatlıkla tespit edilecektir. Sol partiler ve her renkten sivil toplum örgütleri ve parti tabanları ise canla başla çalıştı. Halkımız her türlü baskıya rağmen ferasetini gösterdi ve mühürsüz oylar olmasa referandumdan yine de Hayır çıkacaktı ama ana muhalefet partisi lideri, şimdi daha iyi anladığımız üzere bu oyları kabul etti.

Vatandaş için kabus bundan sonra başladı. Artık iyi kötü kendisini temsil ettiğini düşündüğü, başı çok sıkıştığında müracaat ettiği milletvekilleri işlevsiz kalmıştı. TBMM Cumhurbaşkanın kararlarını onaylama merciine dönüştü, kabine bakanlar değil başkanın sekreterlerinden oluştu. Bütün bunlar keyfi yönetimin önünü açtı ve ekonomik göstergelerin işaret ettiği gibi enflasyon, yüksek faiz, işsizlik, yoksulluk, barınma problemi, aile kuramama, çocuk sahibi olamama gibi pek çok ekonomik ve toplumsal ağır sonucu doğurdu.

Bir öfke birikiyor, halkın değişim çabası hissediliyor ama siyasi sistem bir türlü bunun önünü açmıyor; özellikle ümit olması gereken ana muhalefet partisi tam tersine siyaset esnafı olduğu her halinden belli aktörlerle hem yerel yönetim, hem milletvekili adaylıklarındaki yanlış seçimleriyle devamlı hayal kırıklığı yaratıyordu. İşte bu sırada Beylikdüzü Belediye Başkanı olarak başarılı işlere imza atmış Ekrem İmamoğlu isimli bir genç politikacı, şimdi anlıyoruz ki başarısız olması hedeflenerek, İstanbul Belediye Başkanlığına aday gösterildi. İmamoğlu ilk seçimi kazandı, iktidarın fahiş hatasıyla ikinci defa ve çok büyük oy farkıyla seçildi ve lider adayı olarak kendini gösterdi.

İmamoğlu ile hiç yüz yüze tanışmadım ama kendisi şeytan tüylü, içten, halkla doğrudan diyalog kurabiliyor. Bir kısım insanlar tarafından eleştirilse de bence yönetici olarak en büyük artısı uzun yıllar AKP tarafından yönetilmiş bir kurumu alıp, pek kimseyi kırmadan dökmeden, hiçbir hizmeti aksatmadan, üstüne çok çok koyarak yönetmeye devam etmesidir. Onun bu vasfı Cumhurbaşkanı olduğu zaman kendisinin ve ülkenin çok yararına olacak; çünkü iktidar kadrolarında da birçok vatanperver, liyakatli, işini iyi yapan insanımız var. Önümüzdeki dünyanın zorlu döneminde değerli insanlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacağız.

Kılıçdaroğlu Altılı Masayı kurarken sonunda başkan adaylığını dayatacağı çok belliydi. Dört parti başkanı bunu görmezden geldi, Akşener çoook gecikmiş bir tepki gösterdi. Halk ise tercihini Mansur Yavaş veya İmamoğlu’dan yana yapacağını adeta haykırıyordu. Yine talebi dikkate alınmadı ve sonrası herkesin malumu. Kılıçdaroğlu 13 seçim kaybeden kendisi değilmiş gibi devam etmek istedi ama Özgür Özel ve İmamoğlu değişim talebiyle yola çıktı. Bu talep sadece CHP tabanında değil toplumda büyük bir destek gördü. O nedenledir ki tüm delege ağası oyunlarına, baskıya rağmen Özel CHP Genel Başkanı olarak seçildi.

Halkın bu sonuçtan çok memnun olduğunun en önemli göstergesi 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Cumhur İttifakını sandığa gömerek umulmadık yerlerde bile CHP ve muhalefetin belediye başkanlıklarını kazanmasıdır. İmamoğlu’nun önlenemez yükselişi ile beraber bu sonuçlarla iktidar iyice telaşa kapıldı. Bir taraftan da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin krizi belirginleşiyor, yönetememe hali pahalılık ve yoksulluk olarak insanlara geri dönüyordu. 19 Mart 2025 darbesi sistemin krizine çare olmadı, tüm medya gücüne rağmen halk bir türlü ikna olmuyordu. Cumhur İttifakının kaleleri bile çok geniş çaplı mitinglere, protesto gösterilerine sahne oldu. İktidar her geçen gün bir miktar daha meşruiyet kaybına uğradı.

Bütün bu yaşananlar bardağı dolduran damlalardı, taşıran ise mutlak butlan kararı oldu. İster krizine bir nebze ilaç olsun, ister otoriterliği pekiştirmek amacıyla olsun sonuçta halkın Cumhuriyetini elinden alma gayreti tamamen ters tepti. Son Karadeniz ve İç Anadolu seyahatinde Özgür Özel’in gördüğü muazzam ilginin ve sevginin sebebi insanlarımızın bizzat Halkın Cumhuriyet Hareketi’ni başlatmış olması ve Özel’i de bu hareketin doğal lideri olarak görmesidir. Karadeniz ve İç Anadolu bu haldeyken Ege; Akdeniz, Trakya gibi nüfus ve üretim merkezlerinin durumunu tahmin etmek hiç de zor değil. Doğu ve Güneydoğu’yu iyi bilen, bu yıl çeşitli vesilelerle de ziyaret etmiş bir kişi olarak bu bölgelerin Demokratik Cumhuriyet konusunda batıdaki büyükşehirlerden bile daha arzulu olduklarını söyleyebilirim. 29 Ekim 1923’te halka sorulmadan ilan edilen Cumhuriyet’in sahibi şimdiden sonra halkın bizzat kendisidir.

Hiç şüphesiz değişim bir günde olmaz, kolay da olmaz; bu süreçte bir sürü zorluk, engelleme elbette yaşanacaktır. Bir taraftan Filistin için miting yapan, bir taraftan da Trump’ta meşruiyet arayan Siyasal İslamın iki yüzlülüğü ayrı bir sorundur. Muhafazakar mütedeyyin makul insanlar için politik tercihlerini değiştirmek kolay değildir ama halk Cumhuriyet’ten başka bir yönetim şekline rızası olmadığını net biçimde gösteriyor. Otokratik ve aşırı merkeziyetçi bir yönetimin böyle bir coğrafyada tamamen demokratik yollarla, bizzat ülkenin insanları tarafından tasfiye edilmesi tüm dünyaya da örnek olacaktır.

Geçen yazımızda insanlık tarihindeki en büyük dönüşümlerden birini yaşadığımızdan ve VUCA çağından kısaca bahsetmiştik. Değişim, eskiden alışageldiğimizin aksine bu çağda Moore kuralına göre oluşuyor, yani eksponansiyel (üssel) bir hızlanma gösteriyor. Önce yavaş başlıyor. Rakamlarla ifade edecek olursak 1 önce 2 oluyor. Sonra 2 kere 2, 4 oluyor, sonra 4 kere 4, 16, sonra 16 kere 16, 256, 256 kere 256, 65536 oluyor. İşte siz değişimi bu sırada bir tsunami şeklinde hissediyorsunuz ve tedbir alana kadar iş işten geçmiş oluyor; değişimi çok önceden fark etmeli ve tedbirlerinizi almalıydınız. Artık tsunami önüne kattığı her şeyi yıktı geçti. Şu anda Türkiye’de Halkın Cumhuriyet Hareketi de bir tsunami oldu geliyor; eski siyaset esnafını, anlayışını süpürüp götürüyor. 20. Yüzyılın içeriksiz siyasi ayak oyunlarıyla bu değişim tsunamisine, Halkın Cumhuriyet Hareketi’ne karşı koyamazsınız.

Halktaki siyasi bilinç sıçramasının butlancı sırtlanlar başta olmak üzere hala hafife alındığını görüyorum, halbuki yukarıda da işaret ettiğim gibi bunun emareleri yıllardır kendini gösteriyordu. Artık bu saatten sonra kimse bu insanları boş vaatlerle, popülist söylemlerle, ucuz politikacılar ve politikalarla uyutamaz, herkes ayağını denk almalı. Halkın sesine kulak vermeyerek siyaset dışı yöntemlerle rakiplerini ekarte etmeye çalışanların gelecekte hiçbir şansı yok. Toplumun değişim talebini bastırmak, boğmak bugünkü sistemin krizini daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Son günlerdeki bütün itibarsızlaştırma ve yıpratma gayretlerine karşın milletin Özgür Özel’in arkasında daha da sağlam durması bunun göstergesidir.

Dünya ağır krizlerle seyreden bir dönüşüm sürecindeyken biz yönetemeyen, ülkeyi geleceğe hazırlamayı bırakın basit sorunları dahi çözemeyen; tam tersine kriz üzerine kriz üretip bunlar sayesinde ayakta kalmaya çalışan bir siyasi sisteme sahibiz. Artık Türkiye’yi 25 yıldır yöneten insanların aklını başına toplama zamanı. Onlara buradan seslenerek diyorum ki 2000’lerin başında yeni bir yola çıktığınız zamanları hatırlayın. O günlerdeki gibi halkın değişim arzusunu görün ve arkasında durun. Yapacağınız iş gayet kolay, hukuku siyasi bir araç olarak kullanmayı bırakın ve derhal ülkeyi seçime götürün. Bunları gerçekleştirmediğiniz her gün ülkeye artan oranda zarar verecek, itibarınız aşınacak, şimdiye kadar yaptığınız güzel işler de maalesef gelecekte hatırlanmayacaktır.

Odak Noktası 77 yazı Mutlak Butlan Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 21 Mayıs 2026 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel'in seçildiği 38. Olağan Kurultay'ı "mutlak butlan" (kesin hükümsüzlük) gerekçesiyle iptal etti ve Özgür Özel ve yönetimini tedbiren görevden uzaklaştırarak, kurultay öncesindeki eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibini karar kesinleşene kadar tedbiren göreve iade etti. Kararın öncesi ve sonrasında gelişmeleri yazarlarımız analiz ediyor. Tüm Yazılar