Bir kafede oturuyoruz. Masada kahve var, bilgisayar var, fonda belki hafif bir müzik. Tam o sırada biri telefonunu kaldırıyor. Kahvenin buharı ayarlanıyor, masanın açısı ölçülüyor, ekranın parlaklığı düzenleniyor. Fotoğraf çekiliyor; sonra bir tane daha. Çünkü artık kahveyi içmek yetmiyor, o kahveyi yaşadığımızın görünmesi gerekiyor.
Çağımızın en büyük baskısı mutsuz olmamak değil artık. Görünmez olmamak.
Yaşadığımız şeyi gerçekten yaşamaktan çok, onu dolaşıma sokmaya çalışıyoruz. Yediğimiz yemek, gittiğimiz konser, okuduğumuz kitap, sevgilimizle geçirdiğimiz akşam, hatta bazen acımız bile, her şey görünür olmak zorunda. Görünmeyen bir hayat, bu çağda neredeyse yaşanmamış sayılıyor. Ama bu durum yeni değil yalnızca biçim değiştirdi.
George Orwell, 1984'te insanların sürekli izlendiği bir dünya kurmuştu. "Büyük Birader seni izliyor" cümlesi salt siyasi bir baskıyı değil, görünür olmanın insanda yarattığı derin psikolojik dönüşümü de tarif ediyordu: Bir süre sonra insan yalnızca davranışlarını değil, düşüncelerini bile denetlemeye başlar. Bugün elimizde tele-ekran yok; ama cebimizde taşıdığımız telefonlar aracılığıyla kendi hayatlarımızı gönüllü olarak sergiliyoruz. Üstelik bizi izleyen artık yalnızca devlet değil, birbirimiziz. Burada tehlikeli olan, bu gözetimin gönüllü olması.
Peter Weir'ın The Truman Show'u bu dönüşümün en erken kehanetlerinden biriydi. Truman, farkında olmadan tüm hayatını başkalarının seyri için yaşayan bir karakterdi. Bugün sosyal medyada kurduğumuz hayatlara baktığımızda, Truman'dan çok da uzak değiliz. Her anımız potansiyel bir içerik, her duygumuz paylaşılabilir bir hammadde hâline geldi. Yemek yerken, seyahat ederken, âşık olurken bile bir yanımız sanki görünmez bir kameraya oynuyor. Üstelik mesele yalnızca görünmek de değil, sürekli iyi görünmek.
Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu'nda modern insanın artık dış baskıyla değil, kendi kendini performansa zorlayarak tükendiğini söyler. Gerçekten de bugün kimse bize doğrudan "paylaş, üret, aktif ol" demiyor. Ama sistem bunu görünmez bir baskı olarak işletiyor. Birkaç gün sessiz kaldığımızda insanlar "iyi misin?" diye soruyor. Story atmamak bile artık bir açıklama gerektiriyor. Çünkü bu çağda görünmez olmak, başarısızlık gibi hissettiriliyor.
Gündelik hayat tam da bu yüzden büyük bir sahneye dönüşüyor. Hepimiz kendi hayatlarımızın hem oyuncusu hem yönetmeni hem de reklam yüzüyüz. Hangi fotoğrafın paylaşılacağına, hangi duygunun gizleneceğine, hangi kırılmanın filtreleneceğine bizzat biz karar veriyoruz. Bir anı yaşamaktan çok, onun nasıl görüneceğini düşünüyoruz artık. Ve insan kendisini sürekli dışarıdan seyretmeye başladığında, hayatın içinden yavaş yavaş çıkıyor.
Black Mirror'ın "Nosedive" bölümü bu sürecin en karanlık tarifini yapıyor. İnsanların birbirini puanladığı o dünyada gülüşler bile stratejik, her jest hesaplı, herkes sürekli "beğenilebilir" olmaya çalışıyor. Abartılı görünür ama bugün algoritmalarla kurduğumuz ilişkinin aslında çok da uzağında değil. İnsan artık kendisini bir birey gibi değil, dolaşıma sokulması gereken bir profil gibi yönetiyor. Ve belki de tam buradan çağımızın en derin yalnızlığı doğuyor: Herkes birbirini görüyor, ama kimse gerçekten temas etmiyor.
Turgut Uyar bir şiirinde "İnsan yaşadığı yere benzer" der. Bugün yaşadığımız yer büyük ölçüde dijital dünya olduğu için, biz de ona benzemeye başlıyoruz: hızlı, parçalı, dikkat süresi kısa, sürekli vitrinde duran insanlar. Bir arkadaşımızın ayrıldığını şarkılı bir instagram hikâyesinden öğreniyoruz. Yas bile estetik bir forma büründürülerek dolaşıma giriyor. Oysa bazı duyguların seyircisi olmamalı.
Cemal Süreya'nın şiirleri tam da bu yüzden bugün hâlâ güçlü geliyor; çünkü orada gösteri değil, sahici bir kırılganlık var. Bugünün dili ise kırılganlığı bile performansa çevirmeye meyilli. İnsan üzülürken bile nasıl göründüğünü düşünüyor artık ve bir duygu gösterilmek için yaşanmaya başlandığında bir şeyler, en özsel bir şeyler, ondan ayrılıp gidiyor. Belki de şunu hatırlamak gerekiyor: Her an paylaşılmak zorunda değil. Her duygu görünür olmak zorunda değil. Bazı şeyler yalnızca yaşandığında gerçektir.
Gerçek özgürlük, hayatı yeniden seyirlik olmaktan çıkarabildiğimiz yerde başlayacak. Kapatılan bir ekranın ardındaki sessizlikte, paylaşılmayan bir anın derinliğinde, gözlemlenmeksizin sadece hissedildiğinde.
