Türkiye’de Filistin meselesi hiçbir zaman yalnızca bir dış politika başlığı olmadı. Siyonist yerleşimci sömürgeciliğin devletleşmiş biçimi İsrail’in işgali, aparheid uygulaması, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki etnik temizlik ve Gazze’deki soykırım devam ettiği sürece de Türkiye’de Filistin’i sadece bir dış politika başlığı olarak konuşmamız mümkün olmayacak. Filistin, geniş toplum kesimleri için adalet duygusunun, mazlumdan yana durma iradesinin ve istisnalar dışında iktidarların ikiyüzlülüğüne karşı geliştirilen bir itirazın adı oldu. Gazze’de Ekim 2023’ten bu yana yaşanan yıkım, bu duyarlılığı daha da ağırlaştırdı.
On binlerce insanın öldürüldüğü, şehirlerin harabeye çevrildiği, açlığın ve zorla yerinden etmenin savaş yöntemine dönüştüğü bir dönemde, Filistin adına konuşmak artık yalnızca politik bir tutum olarak görülmüyor. Filistin adına kurulan her cümle aynı zamanda derin bir ahlâkî muhteva ve iddia taşıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da yıllardır Filistin konusunu en yüksek perdeden dile getiren ve kendisini “Filistin’in Hamisi” olarak sunan bir siyasî temsilci olmayı tercih ediyor. İsrail’i soykırımla suçlayan, Batı’yı çifte standartla itham eden, Türkiye’yi Filistin’in en kararlı savunucusu olarak gösteren bir dil kuruyor.
Bu söylem, özellikle kendi siyasi tabanı nezdinde güçlü bir karşılık buluyor. Ancak siyasetin değeri yalnızca kurulan cümlelerle ölçülmez. Sözlerin, somut tercihlerle sınandığı anlar vardır. Baykar’ın önce İtalyan savunma şirketi Leonardo, ardından Fransız savunma ve havacılık devi Safran ile kurduğu ortaklıklar, tam da böyle bir sınama anına işaret ediyor.
1. Baykar Neden Sıradan Bir Şirket Değildir?
Baykar, Türkiye’de yalnızca başarılı bir savunma sanayii firması olarak algılanmaz. Şirket, Türkiye’nin kritik teknoloji alanlarında dışa bağımlılığını azaltmayı, Ar-Ge ve inovasyon kapasitesini artırarak kendi teknolojisini üretebilen tam bağımsız bir sanayi ve teknoloji ekosistemi yaratmayı amaçlayan vizyoner bir devlet politikası olarak sunulan “Millî Teknoloji Hamlesi”nin en güçlü sembollerinden biri olarak sunulur. Ürettiği İHA ve SİHA’lar, iktidarın teknoloji, bağımsızlık ve askerî güç anlatısının merkezine yerleştirilmiş hâldedir. Üstelik şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadıdır. Bu nedenle Baykar’ın uluslararası ortaklıkları, Türkiye’de doğal olarak siyasal anlamlar üretir.
Bu noktada mesele, Baykar’ın özel bir şirket olup olmadığının ötesine gider. Hukuken elbette özel bir şirkettir. Ancak kamuoyunda kazandığı sembolik konum, devlet söylemiyle kurduğu yakınlık ve iktidar çevresiyle organik bağı, onu sıradan bir ticari aktör olmaktan çıkarır. Dolayısıyla Baykar’ın hangi yabancı şirketlerle hangi alanlarda stratejik iş birliği yaptığı, yalnızca ekonomi sayfalarının konusu olarak kalamaz. Kaçınılmaz olarak siyasal ahlak tartışmalarının da konusudur.
Bu çerçevede Baykar’ın Leonardo ve Safran ile anlaşmalarını, teknik birer sanayi iş birliği hadisesi olmanın ötesinde değerlendirilmek zorundayız. Çünkü her iki şirket de İsrail’in askerî ve teknolojik kapasitesiyle çeşitli düzeylerde ilişkili yapılardır. Bu nedenle asıl soru şudur: Filistin’in en güçlü savunucusu olduğunu iddia eden bir siyasi iklimde, iktidarla böylesine özdeşleşmiş bir şirketin İsrail savaş ekosistemiyle bağlantılı aktörlerle kurduğu ortaklıklar nasıl açıklanacaktır?
2. Leonardo: İsrail’in Askerî Ekosistemine Yerleşmiş Bir Şirket
Baykar’ın 2025’te ortak girişim kurduğu Leonardo’nun İsrail’le olan ilişkisi tekil ve sınırlı bir ilişki olmanın çok ötesindedir. Şirketin İsrail’le bağı; hava kuvvetleri eğitim altyapısından helikopter tedarikine, F-35 programından radar teknolojilerine kadar geniş bir alana yayılır. İsrail Hava Kuvvetleri’nin pilot eğitiminde kullanılan M-346 jetleri Leonardo üretimidir. Şirket ayrıca İsrail’e AW119Kx eğitim helikopterleri sağlamıştır. Bunlar doğrudan saldırı platformları olmamakla beraber bir hava kuvvetinin uzun vadeli operasyonel kapasitesini güçlendiren unsurlardır.
Daha önemlisi, Leonardo’nun ABD merkezli iştiraki Leonardo DRS, 2022’de İsrailli radar üreticisi RADA ile birleşmiştir. Bu birleşme sonucunda Leonardo, İsrail savunma sanayii içinde kalıcı bir kurumsal mevcudiyet elde etmiştir. RADA, taktik radarlar, aktif koruma sistemleri, sınır gözetimi ve anti-drone teknolojileri gibi alanlarda uzmanlaşmış bir şirkettir. Bu nedenle söz konusu birleşme bir finansal bir hamle olmaktan ziyade İsrail’in askerî teknoloji altyapısıyla derin bir bütünleşme anlamına gelir.
BM Özel Raportörü Francesca Albanese’nin “İşgal Ekonomisinden Soykırım Ekonomisine” adlı raporunda Leonardo’nun adı bu nedenle geçmektedir. Albanese’nin yaklaşımı, meseleyi yalnızca “hangi şirket hangi bombayı sattı?” sorusuna indirgemez. Asıl soru, hangi şirketlerin hangi teknoloji, finansman ve kurumsal ağlar üzerinden İsrail’in savaş kapasitesini desteklediğidir. Bu çerçevede Leonardo, Gazze’deki yıkımı mümkün kılan küresel savunma ağının unsurlarından biri olarak değerlendirilir.
Üstelik Leonardo’nun İsrail’le ilişkileri – Leonardo şirketinin ve Türkiye’de anlaşmayı meşru göstermeye çalışan AKP çevrelerinin iddia ettikleri gibi - 7 Ekim 2023 sonrasında bütünüyle sona ermedi. Şirket, İsrail’in M-346 eğitim uçaklarına ilişkin bakım sözleşmelerinin sürdüğünü kabul etti. Leonardo DRS, 2024’te ABD’nin İsrail’e yönelik ağır tank taşıyıcı römork satışında ana yüklenici olarak belirlendi. İsrail’deki RADA operasyonları da devam etmekte. Bu tablo, “Leonardo’nun İsrail’le ilişkileri geçmişte kalmıştır” savunmasını kesinlikle geçersiz kılar.
3. Baykar–Leonardo Ortaklığı: Teknik Başarı mı, Siyasi Çelişki mi?
Baykar ile Leonardo, 2025’te insansız sistemler alanında LBA Systems adlı ortak girişimi kurdu. Bu yapı, İHA tasarımı, üretimi, bakım süreçleri ve ileri görev sistemleri üzerinde çalışacak bir ortaklık olarak duyuruldu. Bu birliktelikten Baykar’ın insansız hava platformlarındaki birikimi ile Leonardo’nun sensör, elektronik harp, aviyonik ve yapay zekâ alanlarındaki kabiliyetlerinin birleştirilmesi hedefleniyor.
Savunma sanayii açısından bakıldığında bu ortaklığın önemli ve iddialı bir hamle olduğundan şüphemiz yok. Avrupa’nın insansız hava araçları pazarında yeni bir güç merkezi oluşturma potansiyeli taşıdığı açık. Ancak meseleye yalnızca sanayi politikası açısından baktığımızda gözden kaçan mühim hususlar var. Leonardo’nun İsrail’le kurduğu çok katmanlı ilişkiler dikkate alındığında, Baykar’ın bu şirketle stratejik ortaklık kurması doğal olarak tartışmalı bir durum arzediyor.
Eleştirilerin özü şu soru bulunuyor: Türkiye’de Filistin davası adına en yüksek perdeden konuşan bir iktidarın, kendisiyle birçok yönden özdeş v sembolik savunma şirketi, İsrail’in askerî kapasitesiyle ilişkili bir şirketle neden böylesine yakın bir ortaklık kurmaktadır? Bu soruyu sormak için Baykar’ın doğrudan İsrail’e silah sattığını iddia etmeye gerek yoktur. Çok daha temelde olan bir meseleyle karşı karşıyayız. Ortak olunan şirketin, Gazze’deki yıkım bağlamında adı uluslararası raporlara giren bir savunma aktörü olması, bu iş birliğine siyasal ve ahlaki bir ağırlık kazandırmaktadır.
Baykar’ın bu eleştirilere verdiği yanıtlar, ortaklığın Türkiye’nin çıkarları açısından değerlendirilmesi gerektiği yönündedir. Fakat “millî çıkar” cümlesi, her ahlaki tartışmayı ortadan kaldırmaz. Hele ki Filistin, yalnızca dış politika değil, iktidarın ahlaki meşruiyet üretiminde merkezi bir başlık olarak kullanılıyorsa, bu tür ortaklıkların kamuoyu önünde daha ciddi biçimde tartışılması gerekir.
4. Safran: “Sivil Havacılık” Görünümünün Ardındaki Savaş Teknolojisi
2026’da Baykar’ın Safran ile imzaladığı anlaşma, tartışmayı daha da belirgin hale getirdi.[1]
Safran çoğu zaman sivil havacılık ve uzay teknolojileriyle anılmakla birlikte aynı zamanda modern savaşın en kritik altyapılarını üreten bir savunma şirketi. Elektro-optik hedefleme sistemleri, keşif ve gözetleme cihazları, ataletsel seyrüsefer teknolojileri, motor bileşenleri ve akıllı silah entegrasyonları şirketin faaliyet alanları arasında.
Baykar ile Safran arasındaki anlaşmada da Bayraktar TB2’lere Euroflir elektro-optik sistemlerinin entegrasyonu, seyrüsefer teknolojilerinde iş birliği ve güdümlü silah çözümleri geliştirilmesi öngörüyor. Başka bir ifadeyle, bu ortaklık doğrudan bir İHA’nın görme, seçme, takip etme ve vurma kapasitesini artıran alanlara odaklanmakta.
Temel sorunumuz şu: Safran İsrail savunma sanayisiyle oldukça derin ilişkilere sahip. Şirket, 2021’de İsrailli Rafael ile Fire Weaver sistemi kapsamında iş birliğine gitmiş; kendi MOSKITO TI hedef tespit cihazını bu ağ merkezli savaş altyapısına entegre etmeyi hedeflemişti. Fire Weaver, sahadaki sensörlerden alınan veriyi en uygun vurucu unsura hızla aktaran bir sistem. Bu yönüyle Safran’ın katkısı, İsrail’in hedef tespit ve etkisiz hale getirme süreçlerine doğrudan temas eder.
Bunun yanında Safran’ın adı, 2026’da yayımlanan ve Fransa’dan İsrail’e yapılan askerî sevkiyatları inceleyen araştırma raporlarında da geçmekte. Elbit Systems gibi İsrail ordusunun ana tedarikçileriyle ilişkili sevkiyatların gündeme gelmesi, “yalnızca parça satıyoruz” savunmasını zayıflatmakta. Çünkü çağdaş savaşta bir sensör, bir jiroskop, bir motor bileşeni ya da bir hedefleme modülü, nihai yıkım kapasitesinden ayrı düşünülemez.
5. “Sadece Ticaret” Savunmasının Sınırları
Baykar’ın Leonardo ve Safran ortaklıklarına yönelik eleştiriler karşısında üç temel savunma öne sürmek mümkün. Birincisi, bu anlaşmaların İsrail’le değil, İtalya ve Fransa merkezli şirketlerle yapıldığı söylenebilir. Bu biçimsel olarak doğrudur da. Ancak ortak olunan şirketlerin İsrail savunma sanayiiyle bilinen ilişkileri varsa, bu durum siyasî ve ahlâkî bakımdan bir sorgulamayı beraberinde getirir.
İkincisi, “bu şirketler silah değil, teknoloji sağlıyor” denebilir. Ancak modern savaşta teknoloji ile silah arasındaki ayrım yapmanın giderek anlamsızlaştığını belirtmek zorundayız. Hedefleme sistemi, motor parçası, elektronik yönlendirme altyapısı ya da seyrüsefer teknolojisi olmadan hiçbir modern platform etkili biçimde çalışmaz. Bir savaş makinesinin yalnızca tetiğini değil, gözünü ve sinir sistemini de hesaba katmak gerekir.
Üçüncüsü, “Türkiye’nin çıkarı bunu gerektiriyor” denebilir. Bu da anlaşılabilir bir argüman. Fakat Türkiye’de mevcut iktidarın söyleminde Filistin meselesini çıkar siyaseti çerçevesinde ele almamakta. Aksine yüksek ahlaki bir dille ona sahip çıkar gibi görünerek muarızlarını bu bakımdan yargılayan bir tutum içine de girmekte. Batı ülkeleri İsrail’le ticari ya da askerî ilişkilerini sürdürdüğünde onları ikiyüzlülükle suçlayan bir söylem, benzer türden ilişkiler kendi çevresinde ortaya çıktığında sessiz kalamaz. Aksi halde eleştirdiği çifte standardın bir benzerini kendisi üretmiş olur.
6. Sonuç: Filistin Davası Söylem Değil, Tutarlılık Sınavıdır
Baykar’ın Leonardo ve Safran ile kurduğu ortaklıklar, Türkiye’de Filistin meselesinin nasıl ele alındığını yeniden düşünmek için önemli bir örnek sunuyor. Bu ortaklıklar, sadece savunma sanayiinin teknik gelişmeleri olarak görülemez ve değerlendirilemez. Aynı zamanda söz ile eylem arasındaki mesafenin ölçüldüğü siyasi göstergelerdir bunlar.
Erdoğan bir yandan Filistin’in en güçlü savunucusu olduğunu söylerken, diğer yandan iktidarla bu kadar yakın ilişkilendirilen Baykar’ın İsrail’in askerî ekosistemiyle bağlantılı şirketlerle stratejik iş birliklerine girmesinin ağır bir çelişki yarattığı apaçık ortada. Bu çelişkiyi görmek için Baykar’ın İsrail’e doğrudan silah sattığını iddia etmeye gerek yok. Asıl mesele, Filistin konusunda ahlaki üstünlük iddiasında bulunan bir siyasi yapının, aynı ahlaki hassasiyeti ekonomik ve teknolojik ilişkilerinde göstermemesidir.
Filistin davası, meydanlarda söylenen sözlerle şirket masalarında imzalanan sözleşmeler arasında iki ayrı ölçüyle ele alınamaz. Gazze’de yaşananlar gerçekten bir insanlık sınavıysa, bu sınav yalnızca Batılı devletler için geçerli değildir. Türkiye’de Filistin adına konuşanlar için de geçerlidir. Ve bu sınavda en önemli ölçüt, başkalarının çelişkilerini teşhir etmekten önce, kendi çelişkileriyle yüzleşebilmektir.
Baykar–Leonardo ve Baykar–Safran ortaklıkları, tam da bu yüzleşmeyi zorunlu kılıyor. Çünkü Filistin’in adı, yalnızca kalabalıklara seslenirken dile getirilir olmaktan çıkarılmalı; çıkar, teknoloji ve güç hesaplarının yapıldığı masalarda da aynı ciddiyetle savunulmalıdır. Aksi halde geriye, yüksek sesli ama eksik, hatta çürük bir vicdan siyaseti kalır.
[1] Baykar’ın Safran ile ortaklığının daha geniş bir analizi için bkz: Levent Baştürk, “Baykar–Safran anlaşmasının anlattıkları: Filistin söylemi, savunma ortaklığı ve çifte standart“ https://medyascope.tv/2026/05/17/baykar-safran-anlasmasinin-anlattiklari-levent-basturk-yazdi/

