Üretken yapay zekâ ile ilgili tartışmaların önemli bir kısmı hâlâ ortaya çıkan ürünü kimin ürettiği, bu ürünün sanatsal bir değeri olup olmadığı ve üreticinin sanatçı sayılıp sayılamayacağı gibi sorular etrafında dolanıyor. Yapay zekâ araçlarıyla görsel, video, müzik ve benzeri eserler üreten kişilerin sanatçı sayılıp sayılamayacağı, bu işlerin sanat olup olmadığı meselesi; meseleye yalnızca üretimin kime ait olduğu üzerinden bakıldığında eksik kalıyor. Çünkü bugün değişen şey yalnızca üretimin otomasyonu değil; sanat tarihinin başlangıcından beri var olan, kurulan, yıkılan, yeniden inşa edilen ve her dönem değişen, görüntünün nasıl kurulduğu meselesi ve algoritmaların bundaki etkisi.
Bakış her zaman belirli biçimlerde eserin içerisinde konumlanır. Bazen sanatçının gözü, kulağı ya da elidir. Bazen karakterin gözünden gördüğümüz bir bakışa rastlarız. Bazen ise sanatçıyı da aşan bir bakış inşası ile karşılaşabiliriz. Bu bakış meselesi, sanatçının eseri üretirken karar verdiği unsurlardan biridir. Özellikle sinemada bakışın nasıl oluştuğu ve oluşturulduğu, kamerayla yakından ilişkilidir. Kamera bizi belli bir konuma yerleştirir. Dolayısıyla bakış rejimi dediğimiz şey, her zaman ideolojik bir boyut da taşır. Bakan, bakılan, gören ve görülen ilişkisi, bunların eserlerde nasıl ve ne amaçla kurulduğu gibi tartışmalar geçmişten günümüze süregelmektedir.
Sanatçının kullandığı araçlar her zaman önemli olmuştur. Bir ressam nasıl kullanacağı boyayı, fırçayı ya da tuvali seçebiliyorsa; bir fotoğrafçı lens tercihleriyle ya da bir yönetmen kamera ve film tercihiyle görüntünün estetiğini etkileyebiliyorsa, estetik tercihler kadar üretime dair tercihler de esere ideolojik bir bağlam kazandırır. Teknolojik gelişmeler ile birlikte sanatçının kullandığı araçlar değişse bile, üretimde kullanılan araçlar çoğunlukla daha pasif bir görev üstlenmiş ve sanatçının yönettiği bir konumda kalmıştır. Bugün üretken yapay zekâ araçlarıyla üretim yapan kişilerdeki temel farklılık ise, bu araçların yalnızca uygulayan ya da söyleneni yapan değil aynı zamanda yönlendiren bir yapıya da sahip olmasıdır. Çünkü üretken yapay zekâ araçları yalnızca farklı teknik altyapılar sunmakla kalmaz aynı zamanda farklı estetik eğilimler, görsel öncelikler ve kendilerine özgü bakış rejimleri de üretir. Örneğin birebir aynı girdi/prompt verildiğinde ve temel diğer ayarlar korunduğunda bile platformlar arasında birbirinden çok farklı sonuçlar ile karşılaşırız. Bazı sistemler daha parlak, daha estetik olarak okunabilir, daha simetrik ve izleyiciye dönük figürler üretirken; bazıları daha atmosferik, daha sinematik ve izleyiciyi sahnenin içine yerleştiren kadrajlar kurar. İşte burada üreten kişi aynı bir sanatçının araç tercihi benzeri bir seçim yapar. Kendine özgü üretim biçimleri olan platformlar içinden bir seçim.
Burada girdi/promptt yazmanın da sanıldığı kadar belirleyici olmadığını görüp görmediğimizi sormak gerekir. Çünkü çoğu zaman belirlenen prompt verildiğinde ve defalarca denendiğinde bile tam olarak istenilen görüntüyü elde edilemez. O halde burada yalnızca insanın yönettiği bir üretim sürecinden değil, insan makine etkileşimi ve hatta insan-makine ortak üretiminden söz edebilir miyiz? Son dönemde kuramcılar tarafından da tam olarak bu mesele tartışılıyor. Ortaya çıkan ürün makineye mi ait, insana mı ait, yoksa ikisinin ortak üretimi mi? Çünkü kullanıcı promptu yazıyor, belirli yönlendirmelerde bulunuyor; ancak sistem de bu komutları kendi öğrenilmiş estetik/ekonomik/ideolojik eğilimleri doğrultusunda yeniden organize ediyor. Dolayısıyla ortaya çıkan görüntü, yalnızca insanın niyetinin doğrudan bir yansıması olmuyor.
Burada elbette yapay zekâ ile oluşturulan üretimlerdeki etik tartışmaları, telif meselelerini, yapay zekânın beslendiği veri setlerini, mevcut önyargıları yeniden üretmesi gibi ideolojik sorunları başka bir tartışmanın konusu olarak parantez içine almak gerekiyor. Çünkü bunların her biri başlı başına uzun tartışma alanları açıyor. Benim bu yazıda asıl bakmak istediğim şey platformların kendilerine özgü bir estetik/üretim anlayışı olup olmadığı. Belki de artık yalnızca görüntü üretmiyoruz; aynı zamanda hangi algoritmik estetik içerisinde üretim yapacağımızı da seçiyoruz denebilir.
Bu noktada sinema kuramındaki bakış tartışmaları, özellikle üretken yapay zekâ araçlarındaki bakışın nasıl konumlandığı üzerinden bir tartışma açacaksak daha da önem kazanıyor. Çünkü sinemada bakış yalnızca karakterin nereye baktığıyla ilgili değil aynı zamanda izleyicinin görüntüyle nasıl ilişki kurduğunu da belirleyen bir unsur. Kamera bizi yalnızca bir sahneyi izlemeye davet etmiyor, aynı zamanda bizi belirli bir konuma yerleştiriyor. Bazen dışarıdan bakan bir gözlemci, bazen karakterin bakış hattına yerleşen biri oluyoruz. Sinema teorisyeni Metz’in de söylediği gibi seyirci çoğu zaman karakterle değil, kameranın bakış açısıyla özdeşleşiyor. Yani aslında kameranın gördüğü yerden, kameranın gösterdiği kadarını görmeye başlıyoruz. Sinemada bakışla ilgili Laura Mulvey’in teorisi ise özellikle bakışın nasıl bir iktidar aracı olarak kurulduğuna ve cinsiyetçi yapısına dikkat çeker. Bakan ve bakılan arasındaki ilişkiyi tartışırken, bakışın nötr olmadığını, belirli ideolojik yapılar tarafından organize edildiğini gösterir. Sobchack ise seyircinin yalnızca pasif bir izleyici olmadığını, deneyimleyen ve anlamın kurulmasına aktif biçimde katılan bir özne olduğunu belirtir ve bakma eylemini deneyimin bir parçası olarak aktifleştirir. Elsaesser ve Hagener ise bakışı yalnızca ideolojik bir temsil sistemi olarak değerlendirmekten çıkararak sinematik deneyimi beden, algı ve duyusal konumlanma üzerinden düşünür. Onlara göre sinema yalnızca neyi gördüğümüzü değil, nasıl gördüğümüzü de şekillendirir.
Aslında bakış dediğimiz şey tam da burada önem kazanıyor. Çünkü bakış yalnızca teknik bir mesele değil; görme biçimlerimizi şekillendiren bir yapı. Hatta yalnızca nasıl baktığımızı değil, nasıl göreceğimizi de bize öğreten bir sistem. Bunu hem gerçek hem de mecazi anlamda düşünebiliriz. Dolayısıyla belirli kalıpları oluşturan, sinema dilini kuran o alışıldık bakış biçimleri şimdi üretken yapay zekâ araçlarıyla birlikte farklı bir dönüşüm geçiriyor olabilir. Tam da bu nedenle şu soruyu sormak gerekiyor belki. Algoritmik estetik dediğimiz yeni bir estetik alan mı oluşuyor? Yoksa üretken yapay zekâ sistemleri aslında klasik anlatının ve alışıldık görsel rejimlerin devamı mı?
Bazı platformlar izleyici odaklı çalışarak karakterleri kameraya baktırıyor. Bu durum aslında algoritmik estetikle, yani algoritmik kültürün getirdiği o estetik anlayışıyla ilişkili görünüyor: hemen okunabilirlik, dikkat çekmek, yüz merkezli olmak ve izleyiciyle ilişki kuran daha interaktif bir yapı üretmek gibi. Bazıları ise izleyiciyi karakterin bakış hattına yerleştirebiliyor. Ya da bazı platformlar daha atmosfer odaklı üretimler yaparken, bazıları daha figür odaklı üretimler sunuyor. Bazı araçlar önyargıları tekrar eden kalıplar üretebiliyorken bazıları daha tarafsız kalıyor. Dolayısıyla bu sistemlerin nötr olmadığını görüyoruz. Görüntüyü yalnızca kullanıcı komutlarına göre üretmiyorlar; kendi öğrendikleri doğrultusunda organize ediyorlar. Tabii ki bu araçların nereden beslendiği çok önemli. Gerek onları eğiten veri setleri, gerek üreticileri gerek kullanıcıların dolaylı olarak sistemi eğitmesi yoluyla farklı eğilimlerinin kendilerine özgü bir estetik anlayışları ve üretim mantıkları oluştuğunu görüyoruz.
Günümüzde prompt mühendisliği üzerine çok fazla çalışma yapılıyor ve üretken yapay zekâ araçlarıyla çalışan kişilere, sistemlere nasıl doğru talimat vermeleri gerektiği konusunda eğitimler veriliyor. Ancak üretim sürecinde “tesadüfen” ortaya çıkan ve sanatçının kullanmaya karar verdiği üretimler de oldukça fazla. Yani süreç, yalnızca doğrudan üretmekten çok sunulanlar arasından bir seçim yapma mantığı üzerinden ilerliyor diyebiliriz. Araştırmalar da modellerin kullanıcı yönlendirmelerini her zaman birebir takip etmekten ziyade, bazı estetik görüntüleri ve görsel örüntüleri tekrar etme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Son dönemde bu alanda yazılan pek çok makalede buna benzer vurgular var. Yani mesele yalnızca çok iyi prompt yazmak değil. Çünkü platformun kendisi de bu üretime bir şey ekliyor: belirli bir estetik anlayış, belirli bir görsel öncelik, hatta bir bakış rejimi. Nasıl ki Hollywood ile alternatif ya da deneysel sinemanın bakış ilişkileri ve görüntüyü kurma biçimleri arasında farklılıklar varsa, bugün de üretken yapay zekâ araçlarını farklı sinema akımları gibi düşünebiliriz. Hollywood belirli kadraj düzenleri, yıldız yüzleri ve izleyici merkezli bir görme biçimi üretiyordu. Benzer şekilde bazı yapay zekâ platformları da daha ana akım, daha “okunabilir” görsel diller üretirken; bazıları daha alternatif, daha deneysel ya da daha atmosfer odaklı estetikler kurabiliyor diyebiliriz.
Bu nedenle artık yalnızca ne üretmek istediğimiz değil, hangi araçla üretmek istediğimiz de hem estetik hem de ideolojik bir karara dönüşmüş durumda. Tabii ki burada yapay zekâyı kullanmak kadar kullanmamak da başlı başına bir tercih. Kullanan kişiler için ise, hangi aracı seçtiği aslında hangi görsel dünyayı seçtiğine dair de belirleyici konumda. Belki de üretken yapay zekâ çağındaki en büyük dönüşüm sanatçı kimliğinin artık yalnızca üreten değil aynı zamanda araçların eğilimlerini tanıyan, kullandığı araca halim olan, bu sistemlerle birlikte çalışan ve seçim yapan bir küratöre dönüşüyor olması. Çünkü bugün görüntü yalnızca insanın baktığı bir yerden değil, insan makine etkileşimi içerisinden kurulan hibrit bir alandan ortaya çıkıyor. Belki de tam bu nedenle, yeni bir estetik algının oluşup oluşmadığını tartışmak giderek daha önemli hale geliyor.

